6 Ekim 2003
Gökyüzü yavaş yavaş griye boyanırken ağaçların dibinde biriken yaprakları dağıtan rüzgar; hastanenin döner kapısından çıkan genç kadının yüzüne çarpmış, saçlarının geriye doğru savrulmasına neden olmuştu. Genç kadın hastanenin önünde durdu bir müddet; dolu gözlerini kapatıp başını gökyüzüne doğru kaldırdı ve temiz havayı içine çekti. Gözlerini tekrar açtığında gözyaşlarının yanaklarından süzülmesine izin vermiş, titreyen elini karnına, henüz doğmamış bebeğine, götürmüştü. Çantasından telefonunu çıkarıp kocasını aradı.
“Cevdet…”
“Sevgilim… Çıktın mı hastaneden? Nasılmış kızımız?” Elinin tersiyle gözyaşlarını silerken bir yandan evine giden kestirme yola girdi. Aslında bu yolu kullanmayı pek tercih etmezdi, özellikle akşamları. Çünkü her zamankinden sessiz ve tenha oluşundan korkardı. Ama havanın kararmaya başlamasına rağmen yine de kendini bu sokağa saparken buldu. Bir şey onu itmişti sanki. Ve bu sefer korkmuyordu.
“Çıktım her şey yolundaymış, kızımız çok iyiymiş.” Ağladığını belli etmek istememişti fakat sesinin çatlamasına engel olamadı. Kocasının onca işi arasında bir de kendisi için endişelenmesini istemiyordu.
“Güzelim benim, sen neden ağlıyorsun peki? Bana söyleyemediğin bir şey mi var?” Derin bir nefes aldı ve boğazındaki düğümü çözmek için yutkundu. Bir eli hala karnında dururken akmaya devam eden gözyaşlarını temizledi.
“Bilmiyorum… İçimde bir huzursuzluk var. Ya da hormonlar artık.”
“Alya’m benim, biraz daha sık dişini. Hem kızımız doğduğunda ben de daha çok yanınızda olacağım.”
“Kaçta bitecek işin?” Bu soru, aşina oldukları tartışmanın habercisiydi. Cevdet’in eve gelme saati belli olmazdı, hatta ertesi gün geldiği bile oluyordu. Alya ise tüm gününü kocasını özleyerek evde geçirirdi ya da dışarı çıkıp yürüyüş yapardı. İş konusunu açtığında sonu kavgayla biter, kocasını özlediğiyle kalırdı.
Telefonun diğer ucundan Cevdet’in bıkkınlıkla verdiği sesi duyuldu.
“Bilmiyorum Alya, tartışmak istemiyorum. İşim başımdan aşkın zaten.”
“Sen beni hiç özlemiyor musun? Teşkilattan ayrılırken her şey çok güz-“ Genç kadının sesini ara sokaktan fırlayıp önünü kesen siyah minibüsün lastiklerinin sesi bastırdı.
“Ne oluyor ya?” Minibüsün sürgülü kapısı büyük bir gürültüyle açılırken Alya, kendisiyle ilgili olmadığını düşünerek öne doğru birkaç adım attı ama arkasında iki adamıyla birlikte arabadan inen kişinin tanıdık siması anında durmasına sebep oldu.
Önünü iliklediği siyah kabanı yaşına rağmen heybetini gizlememiş; arkasında bağladığı elleriyle ve Cevdet’inkilerle aynı olan fakat onun aksine duygudan yoksun buz mavisi gözleri karşısındaki kadına odaklanmıştı Ökkeş Karahan’ın.
“Alya ne oluyor?”
“Alya Soykan,” Bu ses Ökkeş Karahan’a aitti. “Zaman tükendi.”
“Baba? Alya babam mı orada?” Alya, ne karşısındaki adamdan gözlerini ayırabiliyor ne de kocasına cevap vermek için ağzını açabiliyordu. Bu kadar erken olacağını düşünmemişti.
“Alya konuş benimle!”
“Hayır,” dedi fısıldayarak. Sesini zar zor bulabilmişti. “Hayır hayır hayır hayır. Şimdi olmaz,” Başını iki yana sallarken geriye doğru birkaç adım attı.
“Alya cevap ver bana!”
“Kızım varken olmaz!” diye bağırdı geriye attığı adımlarını hızlandırarak. Güç almak istercesine karnındaki elini sıkılaştırarak koşmaya başladı geldiği yöne doğru.
“Allah kahretsin!” Cevdet’in çaresiz yakarışları Alya’nın boğuk çığlığına karıştığında telefon kadının tirteyen parmaklarının arasından kayıp sertçe kaldırıma düştü.
“Zamanı geldiğinde kaçışın olmaz, aykırı.” Zehirli. İçindeki ses son kez fısıldadı.

