Yazarın anlatımıyla...
Her ülkenin yetkilileri herkese kulaklıkları dağıtmaya çalışıyordu. 24 saatin dolmasına 2 saat kalmıştı ve kulaklık herkese ulaşmış sayılmazdı. Haberlerde ' kulaklık ulaşmayanlar kulaklarına bez parçası sıkıştırıp üzerine de kulak üstü kulaklıklardan takınız ve kulaklıkların size de ulaşmasını bekleyiniz.' Uyarısı yapılmıştı.
İnsanlar dehşet içindeydiler. Kimisi çocuklarını korumaya çalışıyor kimileri ise kaçıyordu, sanki kurtulabilecekmiş gibi ama öyle bir imkan yoktu.
Sokaklar yağmalanmaya başlamıştı. Herkes marketleri talan ediyor. Erzak depolamaya çalışıyordu. Bundan 22 saat önce herkes normalindeyken şimdi hayatta kalma çabası veriyorlardı.
Salgın başlamadan ölümler başlamıştı. Yemek depolamak için kavga edip birbirini öldürenler, kulaklıklar için olan ölümler ve daha bir sürü neden.
İnsan kendinden başka kimsenin canını değerli görmezdi. Kendi yaşasın diğerleri olmada da olurdu.
Hayat en fazla bir haftaya duracaktı. Ne elektirik kalacaktı ne de yeterince su, kıtlık başlayacaktı.
Bir de bu olanlara inanmayanlar, devletin bir oyunu olduğunu düşünenler vardı, buna başka insanları da inandırmaya çabalıyorladı ve birkaç kesimi kendi taraflarına çekmişlerdi.
Belki de duyma engelli olan birinin dileğiydi bu, belki masum bir dilekti ama kötü gerçekleşmişti. O herkesin onun gibi olmasını, onu anlamalarını istemişti. Masum bir istekti.
Kim bilir kaç dileğimiz kötü bir şekilde gerçekleşti ama biz onu iyi sandık?
Arel Sheldon'ın anlatımıyla...
Bazen kendi eviniz sizin mezarınız olurdu. Evler mezarlıklardır. Duygular ölür, hisler yaşayamaz intihar eder, sevgi öldürülür. İyi hiçbir şey yaşanmaz o evde ama sen yaşarsın, nefes alırsın bunu yaşamak sanar herkes ama aldığın her nefes acı verir sana. Her nefeste biraz daha ölürsün. Aile sevgisi nedir bilmezsin, hatalarında cezalandırılırsın, küçük bir çocuk baba demekten korkar mı? Korkarsın. Belki beni sever dersin sevdiremezsin, hiçbir şey yapmamışsındır oysa ki. Sadece sevgi istersin. Bir yerde okumuştum 'sevgi büyütür insanı, sevgisiz büyüyen her çocuk kaç yaşına gelirse gelsin aslında hep çocuktur. Büyüyemez. Sevginin nasıl olduğunu bilmez, sevgisizliği sevgi sanar.' Diyordu. Ben hep çocuk kalacaktım. Sevgisizlik sevgiye gebeydi ama o sevgi asla doğmadı. Doğmayacaktı, bu umutsuzluk değildi bu kabullenmeydi. Ben kabullenmiştim, insanlar çıkar olmadan sevemezdi.
Profesör tam üç gündür gelmiyordu. Gelmemesi beni mutlu ediyordu, üç gündür acı yoktu ama artık susuzluk beni bitkin düşürüyordu. Ellerim, kollarım bir sandalyeye bağlıydı. Hareketsizlikten uyuşmaya başlamıştım. Üç gündür tuvalete bile çıkamamıştım, hoş cezam açlık ve susuzluk olduğu için ihtiyacım da olmamıştı.
Ancak kötü bir şeyler oluyordu, biliyordum. O beni bir gün bile tek bırakmazdı, kontrol eder benden uzak kalamazdı. Onun zaafı bendim.
Dışardan birkaç ses duyuldu. Tıkırtı gibi, gözlerim oraya dönmedi. Gelmişti biliyordum.
Kapı yavaşça açıldı, oda karanlık sayılırdı ama bembeyaz oda loş bir şekilde hafif aydınlıktı.
Odanın içerisinde onun ayak seslerini beklerken bir kişinin değil yaklaşık beş kişinin ayak sesleri duyuldu. Bazı çocuklar artık ayak seslerinden kimin geldiklerini tanırlardı. Ben onun ayak seslerini yıllardır ezbere biliyordum, bu o an acı verdi.
Başımı kaldırıp gelenlere baktım. O an kaşlarım çatıktı, o değildi.
Karşımda uzun boylu simsiyah asker giyisilerine benzeyen kıyafetler giyen tam beş kişi vardı. Ağızları bir bezle kapalıydı, kulaklarında kulak üstü kulaklıklardan vardı, ben bu kulaklıkları tanıyordum. Acılardan bir diğeriydi.
"Siz buraya nasıl girdiniz, sizi nasıl ald-" birinin eli ağzıma kapandı. Neler oluyordu? Hiçbir şey anlamıyordum ama bir şeyler ters gidiyordu biliyordum.
Biri kulaklığı başıma yerleştirdi. O an gözlerim kocaman açıldı, tekrar olmazdı tekrar takamazdım. Başımı iki yana sallamak istedim ama başımı öyle sıkı tutuyordu ki bunu başaramadım. Bakışlarıma yavaşça nefret bulaştı. Kulaklığı başıma sabitlediler, verdiği acıyla inledim ama ağzımda kapalı olan el yüzünden ses duyulmadı. Artık dünya sessizdi. Hiçbir ses yoktu.
Elini ağzımdan çekti, nefes nefese onlara baktım. Aralarından biri elindeki kağıda bir şeyler yazdı ve bana çevirdi. 'Artık konuşmak yasak.'
Artık konuşmak yasak, bu kelime beynimde yankılandı.
Biri akıl edip ellerimi ve ayaklarımdaki ipleri kesti. Diğeri bir kitapçığı bana uzattı, üzerinde işaret dilini öğrenmek için çizimler vardı. Kitapçığa uzanıp aldım, yavaşça ayağa kalktım. Kitapçığı, bana kulaklığı takanın yüzüne fırlattım. Ama son anda yakaladı. Hepsi birbirine benziyordu belki de bu başka bir tanesiydi bilmiyordum, ama ağzımı kapatan tam karşımda duruyordu. Önce köşedeki şişeden su içtim. Daha sonra ona doğru yavaşça yaklaştım, açık kahve gözleri vardı. Gözlerine odaklandım, aynı sekilde oda bana bakıyordu.
O anda yüzüne yumruğumu sertçe geçirdim. Bunu beklemediği belliydi ama sarsılmadı, diğerleri iki kolumdan beni tuttu.
Kahve gözlerinde hem sakinliği gördüm hem de sinirlendiğini. Beni tutanlara başıyla bir hareket yaptı, ikisi de beni o emirle bıraktı.
Ellerimi kaldırdım ve işaret diliyle "bir daha sakın izinsiz dokunayım deme." Hepsinin yüzüne baktım. "Hiçbiriniz dokunmayın." Kapıya doğru ilerledim, ancak yüzüne yumruk attığım kapının önüne geçip durdu.
Ellerini kaldırdığında irkildim, gözlerim kapandı. Nefes verip birkaç saniye sonra gözlerimi tekrar araladım. Kaşları çatılmıştı. Ellerini kullanarak, "nereye gidiyorsun?" Cevap vermediğimde devam etti. "Artık bizlesin, bir şeyler biliyor olmalısın bize yardım edeceksin." Kaşları çatma sırası bendeydi.
Şaşırmıştım, benim onlara nasıl bir yardımım olabilirdi? "Sizin benle ne işiniz olur?" Ellerim kulaklıkları yokladı, zorlasam da çıkaramadım. Biliyordum çıkmazdı, zamanında çok denemiştim. "Bunu bana neden taktınız?"
Arkadaşlarına döndü, esmer olduğunu düşündüğüm ellerini kaldırıp, "bu evde yaşayıp nasıl hiçbir şeyden haberi olmayabilir? Bir piyon olduğunu düşünüyorum." Elleri çok hızlı hareket etti
Diğerleri de onu onayladı. "Neler olduğunu söyleyin." İşaret dilini çocukken çok kötü şekillerde öğrenmiştim.
Masmavi gözleri olan ellerini kaldırıp konuşmaya başladı. "Dünyaya bir salgın yayıldı. Duyduğun sesler seni dönüştürüyor, vahşileşiyorsun ve tek amacın öldürmek oluyor. Profesör Utanium'un deneylerinden biri ters gitti, kendisi de bu vahşilik salgınına yakalandı." Adını duyduğumda tüylerim diken diken olmuştu. "Onun evine araştırmaya geldik, gidecekken bu odanın kapısında yanıp sönen bir ışık gördük, burası duvar gibi gözüküyordu sonra devreler iptal oldu ve açıldı."
Kaşlarım çatıktı. "Vahşilik salgını mı."
Açık kahve gözleri olan bana döndü. "Sen kimsin? Burda neden bağlıydın?" Sadece gözlerine baktım. Bir yanıt vermedim.
Mavi gözlü olana döndüm. "Benimle işiniz ne peki? Ben ne yapabilirim ki?" İdrak edemiyordum.
Esmer olan şüpheyle sorularını sıraladı. "Kulaklığın olmadan nasıl üç gündür hayattasın, sesler nasıl öldürmedi, nesin sen? Kimsin?"
Odada göz gezdirdim, diğerleri de benimle birlikte baktılar. "Sizce bu oda normal bir oda gibi mi?" Penceresi bile olmayan bembeyaz bir odaydı her şey sadece beyazdı.
Odada tek renkli olan şey odanın güvenli olduğunu belirten yeşil küçük bir ışıktı. Işığa gözlerim takıldı.
Işık kırmızıya döndü. Onlara durun işareti yaptım. Hepsi kaşları çatılmış beni izliyordu. Başımı hafifçe uzattığımda koridordaki vahşileri gördüm. Akerlere döndüm. Ellerimle hızla anlatmaya başladım. "Sessizce yan odaya geçmek zorundayız. Orada bir havalandırma var eğer pervanesini durdurabilirsek biraz sıkışarak da olsa onun odasına gidebiliriz tek çıkış orada. Burası sandığınız gibi bir malikâne değil." Pür dikkat benim ellerimi izlediler. Güvenmiyorlardı anlaşılıyordu. "Siz yem olun o halde ben gidiyorum."
Bir anda odadan sessizce çıktım. Duvara yaslanarak yavaş adımlarla yürümeye başladım, çıktığım odaya baktığımda ise hepsini arkamda gördüm. Demek yem olmak istemiyorlardı.
Sessizce ilerliyorduk. Hiçbir sıkıntı yoktuz ta ki elim duvardaki tabloya çarptığında ve tablo yere düştüğünde hepimiz o an göz göze geldik.
Daha sonra vahşilere baktığımızda, çoğaldıklarını ve bize doğru koştuklarını gördük. Hepsi insan gibiydi ancak üzerleri parçalanmış, gözleri bembeyaz olmuştu.
Odaya doğru koşup kendimi içeri attım. Diğerleri de benim gibi koştuğunda vahşiler bize yetişmişlerdi. Esmer olan onları oyalamaya çalışıyordu ama içeri giremiyordu, içeri girerse vahşiler de onunla beraber gireceklerdi.
Diğerlerine döndüm, arkadaşlarını korumak için silahlarını çıkarmış nişan almışlardı, kahve gözlü olan ise pervaneyi durdurmaya çalışıyordu. Aralarında tek zeki oydu sanırım. Silahların önüne geçip başımı iki yana salladım. Sonra ellerimi kaldırdım. "Pervaneyi durdurun. Silah çok ses çıkarır. Zaman kazandıracağım." Kararsız kaldılar. "Size diyorum yoksa arkadaşınız ölecek! Nasıl asker olabildiniz anlamıyorum, sese duyarlı olan tehlikeye en büyük sesi çıkarmaya çalışıyorsunuz. Beyninizi nerede kaybettiniz? Ölmek mi istiyorsunuz siz."
Arkamı döndüm, dediğimi yapıyorlar mıydı bilmiyordum.
Odada göz gezdirdim, boş bir odaydı, sadece tesisat boruları bulunuyordu. Onlar da kırılmaya başlamışlardı. Duvrada yarısı kırık olan borunun diğer tarafını da kırdım. Hayatımda sadece sayılı insan görmüştüm ve şu an yaşadıklarım adrenalin salgılanmasına sebep olmuştu.
Esmer olanın yanına gidip boruyla vahşileri zor da olsa iteklemeye çalıştım. Gücüm yettiğince başardım. Başımla içeri gir hareketi yaptım, hiç düşünmeden içeri girdi, canımın onun için önemi yoktu. Kendisi kurtulmuştu sonuçta, ancak bilmediği bir şey vardı. Ben olmadan hayatta kalamazlardı.
Sayıları artıyordu ve fazla güçlülerdi, benim gücüm onlara yetmezdi. Bir anlık kararla yere eğildim, elimdeki boruyu da aynı anda olabildiğince uzağa fırlattım, işe yarayacak mı bilmiyordum. Derin nefesler, hızlı kalp atışları. Geçen birkaç saniye ve uzaklaşıp boruya koşmaya başladılar.
Derin bir nefes verip odaya girdim. Kapıyı sessizce kapatıp arkasına yaslandım. O an kahve gözlüyle dip dibe geldik, bana yardım için geliyordu. Bana birkaç saniye baktıktan sonra çekildi.
Diğerlerine tek tek baktım. Hiçbiri yardıma gelmemişti. Esmer olana ise daha uzun bir süre baktım. Sonra elimi yavaşça boğazıma getirip boğazımı kesiyormuş gibi yaptım, bu sen öldün demekti.
Pervaneye döndüm. Durdurmuşlardı. "Bir daha asla size yardım etmeyeceğim." Sinirlenmiştim. Hepsinden önce havalandırmaya girdim. Ama o pervaneye ilk önce girmek bile yardımlardan biriydi, bu havalandırmalar labirent gibiydi. Ben olmasam kaybolacaklardı.
Emekleyerek ilerlemeye başladım. Üzerimdeki bembeyaz uzun elbise ayaklarıma dolanıyordu, ayağımda beyaz spor ayakkabılar vardı.
Elbiseyi hafifçe topladım ve ilerlemeye devam ettim. İnce elbise yüzünden dizlerim acıyordu ama bu acı tatlı bir acıydı, kurtuluyordum. O odaya gelmiştik. Ama kapağı açmak için ince uçlu bir şey gerekiyordu. Tam arkamda olan açık kahve gözleri olana döndüm. Elimle bıçak işareti yaptım.
Çıkarıp bana verdi. Dört vidayı da yerinden birkaç dakika içerinde söktüm. Son vidayı söküp kapağı ittirdim, açıldığında sessizce odaya girdim. Diğerleri de benden sonra çıktılar.
Bu oda aydınlıktı. Onları inceledim, hepsinin boyları fazlasıyla uzundu. Simsiyah giyinmişlerdi. Sadece gözlerini görebiliyordum.
Ellerimi kaldırdım. "Burası güvenli." Nefes verip etrafa bakındım anılar gözlerimin önündeydi, acı anılar. Tekrar onlara döndüm. "Bana isimlerinizi söyleyin."
Hiçbiri benim iyi mi yoksa kötü mü olduğumu anlayamamışlardı. Onlara kimseye güvenmemek öğretilmişti, ama bilmiyorlardı ki yıllarca ben kötülük görmüştüm.
Bakışlarımda ne gördüler bilmiyorum ama hepsi yüzlerini açtı. Gözlerim tek tek yüzlerinde gezindi.
Mavi gözlü olan bileğindeki küçük tablete bir şey yazdı, kollarındaki tabletler şimdi dikkatimi çekmişti. Yazdığı yazıyı bana çevirdi. 'Alvin.' Yazıyordu. İlk adını söyleyen o olmuştu. Aralarında en iri yarı olanı oydu. Kemikli yüz hatlarına sahipti, hafif kemerli bir burnu kalın dudakları ve kumral saçları vardı.Ona hafif bir gülümseme gönderdim. Parmağımı ona doğru uzattım, gülümseyip bana ayak uydurdu, parmağını parmak ucuma dokundurdu. İkimiz de gülümseyerek çektiğimizde diğerlerine döndüm.
İkizler vardı. Birbirlerinin aynısı, klon gibiydiler. Biri kolundaki tablete ismini yazıp bana çevirdi, diğeri de onu taklit edip aynı şekilde yazdı. 'Martin.' Ve 'Marvin.' İkisinin de simsiyah gözleri ve sarıya yakın saçları vardı, alt dudakları üst dudaklarına göre daha kalındı. Martini baştan aşağı inceledim. Sol gözünün üzerinde kaşının hemen altında bir leke vardı. Onları buradan ayırt edebilirdim. İkisine de gülümsedim. Parmağımı onlara da uzattım, bana ayak uydurup karşılık verdiler.
Esmer olana döndüm. Esmer değildi, siyahiydi. Kahve gibi bir teni, kocaman dudakları, kemiksiz küçücük geniş bir burnu simsiyah kıvırcık saçları ve koyu kahve gözleri vardı. Tablete ismini yazıp bana çevirdi. 'Luis.' Ona kötü kötü baktım.
Ellerimi kaldırdım. "Kötü Luis."
Açık kahve gözlüye döndüm ama gözleri sandığım gibi açık kahve değildi, açık kahve ve kehribarın karışımıydı. Kemikli bir çenesi, kavisli güzel bir burnu ve çekik gözleri vardı, dudakları şekilliydi. Saçları koyu bir kahveydi. Tableti bana çevirdi, o ismini zaten yazmıştı. 'Araf.' Arada kalmışlık. Benim kendimi tanımlama şeklim onun ismiydi.
Ona yaklaştım, dokunmamaya özen göstererek kolundaki tabletten onun ismini sildim. Kokusunu burnumda hissettim. Önceden duyduğum bir kokuydu ama aklıma gelmiyordu. Nefes verdim. Tablete parmağımla kendi ismimi yazdım.
'Arel.' Hepsine ismimi gösterdim gülümseyerek. Ellerimi kaldırdım "Güzel mi?" Diye sordum çocuksu bir heyecanla. İlk defa birileriyle ismimi paylaşıyordum, bu benim için çok heyecanlı bir andı. Onları uzun uzun incelememin sebebi ise farklı insanlar görmüş olmaktı. Gördüğüm tüm insanlar beyaz önlüklülerdi. Onları görmek beni heyecanlandırmıştı, kötü birileri bile olsalar benimle tanışmışlardı. Bu benim için çok farklı bir duyguydu. "Annem koymuş adımı."
Onlara nasıl baktım bilmiyorum ama hepsinin gözünden aynı duygu geçti. Sorgulama ve yanında bir duygu daha vardı ancak anlayamadım.
Martin ellerini kaldırdı. "Ben ismini çok beğendim, anlamı ne?"
Heyecanla ona baktım. "Temiz ve masum demekmiş."
Bu sefer Marvin kaldırdı ellerini. "Tam sana göre bir isimmiş." Gülümsedim. Bir süre sessizlik oldu.
Araf ilgiyi üzerine topladı. "Artık gitmemiz gerek. Nereden çıkacağız?" Yere, dizlerimin üzerine eğildim. Ellerimi yerde gezdirerek o çıkıntıyı aradım.
Hepsi beni izliyordu. Yaklaşık beş dakikanın ardından çıkıntıyı buldum. Parkeyi hafifçe ittirdiğimde bir anahtar ortaya çıktı.
Anahtarı alıp ayağa kalktım. Sarı saçlarım yüzüme dökülmüştü. Onları geriye atıp onlara döndüm. Sonra kitaplığa gittim. Onları da yanıma çağırdığımda ikiletmeden geldiler.
"Kitapların hepsini aşağı indirmemiz gerekiyor çünkü yerini hatırlamıyorum." Dedim. On beş dakikanın ardından tüm kitaplar yerdeydi. Kitaplıkta uzaklaşıp baktım. Anahtar girişini göremiyordum. Kaşlarım çatıldı. Duvarın en üstündeydi. Hepsine tek tek baktım. Ellerimi tekrar kaldırdım. "Alvin, gelir misin." Gel işareti yaptım. "Beni omuzlarına alman gerek anahtar girişini yukarda."
Alvin başını sallayıp yere eğildi. Omuzlarına çıktım ve oda ayağa kalktı. Ayakkabılarımı çıkarıp yere attim. Omuzlarına ayağımı basıp daha yükseğe ulaştım ama boyum bir türlü yetemiyordu. Nefes verip parmak uçlarıma kalktım. Alvin bacaklarımı sıkı sıkı kavradı, anahtarı deliğe yerleştirdim ancak çeviremedim.
Anlık kararla nefes verdim. Bir anda zıplayıp anahtarı çevirdim. Korkuyla gözlerimi kapattım, ancak yere düşmedim. Kollarım ve bacaklarımdan birileri yakaladı.
Yavaşça gözlerimi araladım. Araf kollarımdan yakalamıştı Alvin de bacaklarımdan tutmuştu. Beni yere bıraktılar. Kitaplık yavaşça iki yana açıldı. Çıkış kapımız. Kaçış kapım. Kurtuluş kapım. Özgürlük kapım.
Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, hem korkuyla hem heyecanla. Yıllardır dışarı çıkmamıştım. Bugün çıkacaktım. Karanlıktan aydınlığa mı çıkıyordum yoksa daha büyük bir karanlığa mı saplanacaktım bunu bilmiyordum. Tek bildiğim artık zorla bir şeyler yapmayacak olmamdı. Acı çekmeyecek olmaktı. Belki acı çekecektim ama bu kendi isteğimle olacaktı, kimse beni alıkoyamayacaktı. İzin vermeyecektim. Aklı dengemin yerinde olmadığını fark etmiştim. Belki de deldirmiştim bunlar benim kafamdaki düşüncelerdi, hayal görüyordum. Gerçek ve hayali karıştırıyordum. Belki yine bir deneydi. Bilmiyordum. Korkuyordum, çok korkuyordum. Yaşamaktan ve yaşayamamaktan. Nefes almaktan ve alamamaktan. İyilikten ve kötülükten.
Ben araftaydım. Adada kalmışlıktaydım.
---------------------------------------
İlk bölümü yayınladım, inanamıyorum. FAZLA HEYECANLIYIM VE KORKUYORUM. lütfen yorum yapıp oy kull
anmayı unutmayın. Neler düşündüğünüz benim için çok önemli.
En sevdiğiniz karakter hangisi oldu?
Sizce Arel'in geçmişinde neler var?
Sizleri seviyorum. ♪