Gözlerimin içine vuran güneş ışığına söverek uyandım. Aşağıdan gelen seslere aldırış etmeden lüks pardon ultra lüks banyoma ilerledim. Diş fırçalayıp serumlarımı sürdüm ve banyodan çıkıp üstümü değiştirdim. Ellerime deri olan siyah bir eldiven geçirdim. Odanın ortasında duran tripota bir tekme attım ve o yere savrulurken kapıya doğru ilerledim. Koridorun sonundaki odaya bir bakış attım ve mermer merdivenlerden sekerek aşağıya indim.
Aşağıdaki sesler şimdi anlaşılıyordu. Evin beyi (!) yine bir şeylere sinirlenmiş olmalıydı. Yerde her yere savrulmuş olan cam kırıklarını toplayan hizmetli Nurdan ablaya,
"Günaydın"dedim. Beni fark etmemiş olacak ki sesime irkildi ve,
"Günaydın Şule hanım, kahvaltı hazır." Dedi.
Normalde benden yaşça büyük insanlara kendime hanım dedirtmezdim ama ne ben onların kızıydım ne de onlar benim ablam. Saygı çerçevesinde olmalıydı her şey. Yaz dizilerindeki gibi "hizmetlimiz Fatma hanım ama ona Fatma Sultan deriz biz çok yakınız." klişelerinden hoşlanmazdım. Hayır efendim, biz yakın falan değiliz olmayacağızda.
Ona hiçbir şey demeyip yemek odasında doğru yöneldim. Yemek masasının tam baş köşesinde oturan adamı hiç umursamayıp bir yere oturdum. Kuş sütünün dahi eksik olmadığı masada uzaktan bakan birisi için çok şanslı sayılırdım. Yemek odası oldukça güzel bir ahşaptan masaya sahipti. Aynı ahşaptan duvarıdaki tablolar içeriye giren insanlara "ben pahalıyım" diye bağırıyordu.
"Ooo Şule hanımlar sonunda teşrif ettiler." diyen adama en baygın bakışlarımı yolladım. Hiçbir şey demeyip tabağıma bir dilim peynir ve krep aldım. Cevap vermememe sinirlenmiş olacak ki aniden yüksek bir sesle,
"Ben konuştuğum zaman cevap vereceksin lan!" diyen sesini işittim. Bu ani çıkışmayı beklemediğim için anlık sıçradım ama yine umursamadım. Sandalyenin geri itiliş sesini ve başıma gelecek şeyleri bildiğim için sadece bekledim ve olan oldu.
Kolumdan tuttuğu gibi beni ayağı kaldırdı ve duvara yapıştırdı. İğrenç nefesini yüzümden hissettiğimde yine bir tepki vermemeye çalıştım. Beni kaldırmasıyla elimden düşen çatalın sesine gelen hizmetçiler, bulunduğumuz durumu görünce hiçbir şey demeden geri gittiler. Sırtımın sertçe duvara yapıştığını hissettim. Canım yanmıştı ama belli edemezdim.
"Ne istiyorsun yine benden sabah sabah?" Diye sordum. Ses tonuma dahi katlanamazken elini yukarı kaldırdı ve tam indirecekken içeri onun sağ kolu diyebileceğimiz bir adam girip,
"Abi açılışı hatırlatmamı söylemiştin." Dedi. Yüzümde, eli havada olduğu ve geri indiği için hafif bir sırıtma meydana geldi.
"Hadi vursana. Ne bekliyorsun?" Dedim. Sırtımı yasladığı duvardan çekip bir daha vurunca sırıtmam silindi. Canım yanmıştı! Sert sesiyle konuştu,
"Sabrımı taşırma, siktir git hazırlan!" Dedi ve yemek odasının çıkışına ittirdi.
Enver Doğan. Hayatımı cehenneme çeviren pisliğin adı buydu.
Bugünde yediğim yemek zehir olurken odama doğru çıktım. Kapının önüne geldiğimde tekrardan koridorun sonundaki odaya öfkeyle baktım. Kendime hakim olamayıp
"Senin yüzünden bu haldeyim." diye mırıldandım ve kapıyı açıp odaya girdim.
Siyah kumaş pantolon beyaz askılı bir crop ve vatkalı bir ceket seçip yatağın üzerine attım. Tişörtümü ve eşofmanımı çıkartıp sadece iç çamaşırıyla kalınca kendime boy aynasından baktım. Yüzüm, boynum, kollarımın bir kısmı, bacaklarımın bir kısmı ve karnım hariç diğer yerlerimde olan morluklara bakıp iç çektim. Ters dönüp kafamı sırtıma doğru çevirince yeni oluşacak olan morluğa parmağımı değdirdim ve inledim. Piç kurusu! Ondan nefret ediyordum.
Kendime bakmayı kesip çıkardığım kıyafetleri giydim ve makyaj masasına oturdum. Makyaj yapmadan önce sürdüğüm serumların cildim tarafindan emilmesini beklerken aynadan solgun yüzüme baktım. Kızıl-turuncu saçlarım, biri yeşil ve biri mavi olan gözlerim vardı. Güneşte belli olan çillerim ve dolgun dudaklarım vardı. Güzeldim. Bunu kabul ediyordum çünkü annem güzeldi hemde çok güzel bir kadındı.
Solgun görünüyordum, oldukça solgun ve bitkin. Siyah buğulu bir göz makyajı yapıp kırmızı bir ruj sürdüm. Kapatıcı ve fondöten süremezdim çünkü cildim çok kuruydu ve onları sürünce pul pul oluyordu. O yüzden onları es geçtim. Allık ve aydınlatıcı sürünce de işim bitmişti. Lilyum parfümümden de iki fıs sıktım ve başka daha iyi görünen bir deri eldiveni ellerime geçirdim. Mardin kendini kışa hazırlıyordu. Pencereme vuran ağacın dalları bugün çok rüzgarlı geçeceğinin habercisiydi.
Odadaya baktığımda henüz toplanmamış bir yatak, yerde duran bir tripot ve açık pencere yüzünden havalanan bir perde vardı. Dağınık değildim. Ama bazı şeyler için üşenirdim. Mesela bir yara olduğu zaman o kabuk bağlar ya, işte o kabuğu soyup günlerce aynı şeyi tekrarlardım. İyileşmesine izin vermezdim ve sonunda çok sinir bozucu bir yanma meydana gelirdi.
Dolabıma doğru ilerleyip siyah kombinime uyan bir çanta aldım ve halka küpelerimi taktım. Saçlarıma hiçbir şey yapmadım. Dediğim gibi üşendim. Odadan çıktım ve kapıyı kapatıp derin bir nefes çektim içime. Koridorun sonundaki o odaya tekrar bakıp odaya girmeden önce dediklerim için vicdan azabı çektim.
Hüzünlü bakışlarımı odadan ayırdım ve duygusuz yüzümü takınıp merdivenden aşağıya indim. Bahçede telefonla konuşan aptala bakarken eliyle bana dur yaptı ve beklemeye başladım. Kapıda duran korumalara bakıp göz devirirken yanıma Cengiz yaklaştı. Sabah olan olayda açılışla ilgili konuşan ve onun sağ kolu dediğim adamdı bu.
"Ne güzel olmuşsun"dedi yavşakça sırıtarak.
Cevap vermeyip bahçeye bakmaya devam ettim. Cidden uzaktan birisi baksa beni dilsiz sanardı. Ama bilen bilir tahammül edemediğin kişilerle konuşmak ızdırap gibi gelir insana.
Telefonla konuşan Enver gelip koluna girmem için kolunu uzattı. Dik dik bakışlarımı sürdürürken bir tatsızlık çıkmasın diye koluna girdim ve bizim için gelen-biz derken ben ve o- arabaya bindik. Ve tabii Cengiz.
Pencereden sessizce dışarıyı izlerken Enver tabletiyle açılışta yapacağı konuşmaya göz atıyordu. Kırmızı ışıkta durduğumuz sırada yanımızda duran askeri araca heyecanlı bir şekilde baktım. Çocukluktan beri askerleri çok severdim. Hala da severim. Askeri aracın arkasında oturan askerlerden birisiye göz göze gelince istemsiz elimi cama koydum.
Bunu fark eden Enver bana baktı ve Cengiz'e,
"Bas lan geçelim şu sikik arabayı!" Dedi. Dayanamayıp,
"Onlarla yan yana gelince şerefsizliğin belli olur diye mi korkuyorsun?!" dedim. Askerlere laf ettirmezdim. Ve şuan da bana bir şey yapamazdı çünkü açılış vardı. Cengiz sürmeye devam ederken Enver ateş saçan bakışlarını bana yönlendirdi,
"Bekle sen. Eve gidene kadar bekle." dedi. Göz devirip tekrar pencereden bakmaya devam ettim.
****
"Yani anlayacağınız üzere bu şubemizi açmak için boş durmadık ve çok çalıştık. Sizin sayenizde yurt dışında da artık bir fabrikamız var. Hepinize çok teşekkür ederim!" diyen ve kalabalıktan gelen yüksek alışları tatmin olmuş bir şekilde Envere bakıp göz devirdim. Önünde bir sürü mikrofon ve kamera vardı. Canlı yayındaydık. Enver bir gazoz şirketine sahipti ama yersen. Gazoz şirketinin birden çok fabrikası vardı ve bu sayede çok başarılı bir iş adamıydı medya gözünde. Bir adam gelip Enver'e altından oluşan bir makas verdi.
Enver göğsünü kabartarak makası aldı ve kırmızı kurdaleye doğru gitti. Kesmeye çalışırken,
"Aaa makas kesmiyor." espirisini yapıp beni kahkaha şelalesinden bir yudum su içmeye davet etti.
Espiriye ciddi ciddi gülen kalabalığa karşı sövmemek için tuttum kendimi. Bu adamın aslında ne bok olduğunu bilseler nolurdu acaba? Birisi de çıkıp demiyordu ki neden bu işi batı tarafında yapmıyor, sınırda yapıyor. Komikti ama güldürmüyordu.
Kurdaleyi kestikten sonra bir kaç alkışla daha kendini tatmin ettikten sonra içecek servisi başladı. Yüksek sesle çalınan müzik migrenimi tekiklerken eldiven yüzünden terleyen avuç içlerime ağzımla hava üfledim.
Vişne suyumdan bir yudum aldım ve Enver'e doğru ilerleyip tuvalete gideceğimi söyledim. Evet, dışarıdayken sıçmaya giderken bile haber vermek zorundaydım çünkü... Neyse zorundaydım.
Enver, "gözümün önünde ol uzaklaşma hayatım" dedi. Komik. Karşısında başka bir insan olduğu için adam rolünü oynamak zorundaydı.
Kendi kendime söverek tuvalete doğru ilerledim. Vişne suyu her zaman çok çişimi getirirdi. İşimi hallettikten sonra ellerimi yıkadım ve aynada kendime baktım. İyi görünüyordum. Başımın ağrısı geçse daha iyi olacaktım. Gözlerimin rengi solmuştu. Sağ gözüm yeşil sol gözüm ise maviydi. Annemin anneannesinden gelen bu genlere teşekkür ettim.
Tuvaletten çıkıp biraz etrafa bakmak istedim. Envere baktım ve bana bakmadığını görünce rahatlayıp biraz yürüdüm. Kırmızı ışıkta dururken yanımızda duran askeri araç duruyordu ve içindeki askerler konuşuyordu. Biri kadın diğerleri erkekti arabada kaç kişi olduğunu bilmediğim için sayı belirtmiyorum. Askerlerle ilgili şeyleri hep merak ederdim. Çok severdim. Amcam ve babam askerdi. İkiside şehit düşünce kansızlara olan nefretim her geçen gün artmış askerlere olan sevgimde her geçen gün yine artmıştı.
Ben onlara bakmaya devam ederken biriyle göz göze gelince afalladım ve hızlıca açılışın olduğu yere doğru ilerledim.
Yarım saat kadar daha durup ayrıldık. Ayrılırken Enver kolumdan yine sertçe tutup arabaya ittirirken kimsenin görmediğini sanıyordu ama arabaya binerken son gördüğüm askeri üniforma içinde bulunduğum durumu anlamaya çalışan, yüzüne maske olan bir çift gözdü. Sonra kapı kapandı ve eve doğru yola çıktık.
Arabanın park etmesiyle Enver'in inip beni sürüklemesi bir oldu.
Karanlık bir odaya getirip beni fırlattığında dengemi sağlayamadığım için yere düştüm. Bodrumdu burası ve iyi anılarım yoktu burada. Ağzımdan bir inleme çıkarken saçlarımdan tutup ayağı kaldırdı ve hiddetle,
"Arabada söylediklerini bir daha söylesene orospu!" Diye bağırıp kafamı duvara vurdu. Acı içinde inlerken "yapma!" dedim. Kolumu büküp kırma noktasına getirip,
"Kimden cesaret alıyorsun lan sen?! O sikik askerlerden mi?! diyerek kükredi ve biraz daha koluma bastırıp bıraktı. Gözlerimden istemsiz yaşlar akmış kolumu tutuyordum. Aşırı canım yanmıştı ve kırılmış olabilirdi. Dediklerine karşı hiçbir şey demeyip kolumu tuttum sadece. Ağlamaktan başka bir şey yapmıyordum. Son kez yüzüme bakıp odadan çıktı.
Canım çok yanıyordu aşırı fazla. Zorla da olsa odaya çıktım ve üstümdekileri acı içinde çıkardım. Yüzüme vurmazdı çünkü o bir iş adamıydı ve açılışlara beni de götürürdü. İnsanlar şüphelenebilirlerdi. İsmi çıkardı.
Çekmeceden bir masaj kremi aldım ve ufak dokunuşlarla kremi sürdüm. Çok fazla ağrıyordu ve yine yaşadığım için lanet ettim kendime. Kremi sürüp biraz bekledim. Krem antibiyotik içeriyordu. Acısı geçince korktuğum şey olmadığını anladım yani kırık değildi ama hala ağrıyordu.
Zorda olsa pijamalarımı giydim ve odadan çıktım. Koridorun sonundaki odaya doğru yöneldim. Kapıyı açtım ve içeri girdim. Ağır ilaçlar aldığı gerekçesiyle hastane yatağında yatan bedene baktım. Kafasında sayılabilecek kadar turuncu saç teli vardı. Yüzü çökmüş ve bitmişti.
Yaşarken ölüyordum ve bunun sebebi bu kadındı.
Annem.
Ben Şule Anka Ateş.
Her gün hayatına lanet ederek uyanan, bu hayata annesi tarafından sürüklenen bir an önce ölmek isteyen Şehit kızı Şule Anka Ateş.