Skip to content

AİLE

Chapter 14 · 25 min read

AİLE

Chapter 14

13. Kanlı Gece

Bazen öyle anlar olur ki, hiçbir şekilde mutlu bir sona ulaşmaz. Hatta bu ulaşacağınız sona gideceğiniz yolu seçme imkânı verilir fakat bu yolların da her biri acı doludur. O zaman dersiniz ki, Ben olduğum yerde kalmayı tercih ediyorum, ancak sonrasında kendiniz bir şekilde o yollardan birinde bulacaksınızdır.

Tam olarak böyle bir durum yaşıyordum. Ateş’i dediklerine uyacak mıydım, bilemiyordum. Muhtemelen uymayacaktım, çünkü bunu yapamazdım. Ancak bunu yaptığım takdirde, aslında, karşıma ne çıkacağını bilmiyordum ve bunu hiçbir şekilde kestiremiyordum, bu yüzden her defasında devamlı bir endişe ve korkuyla baş başa kalacaktım.

Her iki seçenek de birbirinden beterdi. Ayrıca ikisinin sonuçları da farklıydı.

İlk seçenekte ne yaşayacağımı pek kestiremiyordum ancak ikincisinde ne olacağını biliyordum. Acı çekecektim, hem de çok fazla.

Gözümden akan bir damla yaşı sildiğimde elimdeki fondötenin kapağını kapattım ve çantamın içine attım. Geçen gün gözümde oluşan morluğu bu şekilde gizleyebiliyordum.

Babam sağ olsun.

Bugün artık okula gidecektim ve karnemi alacaktım. Belki de bugün mutlu devam edip mutlu biterdi. Saçlarımı topladığımda derin bir nefes aldım ve oturduğu masadan kalkıp çantamı aldım ardından aşağıya indim.

Çantamı bırakıp mutfağa gittiğimde perdeyi açtım. Hava kapalıydı, yağmur yağacak gibiydi. Oflayarak nefesimi verdiğimde buzdolabından birkaç şey alıp masaya yerleştirdim. Tabakları, çatalları da sofraya koyduktan sonra mutfaktan çıktım ve salona geçtim.

Televizyonu açtığımda sesini kıstım ve haberleri izlemeye başladım. Elim gözüme gittiğinde hemen geri çektim. Arada sırada elim oraya gidiyordu fakat dokunmamaya özen gösteriyordum.

Spiker hava durumundan bahsetmeye başladığında dikkatle orayı dinledim.

“Saat dört sularında sağanak yağış bekleniyor.” Gözlerim kocaman açıldığında oflayarak kafamı arkaya verdim. Okuldan çıktığım saatte başlayacaktı muhtemelen bu yağmur.

“Kahretsin.”

Televizyonu kapattığımda annemin aşağıya indiğini gördüm. Bakışlarımı ondan kaçırdığımda gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Beni es geçip direkt mutfağa gitti. Bana hala öfkeli miydi? Ben ona yalan söylememiştim, doğruyu söylemiştim ama muhtemelen o yalan söylediğimi düşünüyordu.

Ona söylediklerimin doğru olduğunu yalvaracak değildim ancak bana inanması gerekiyordu.

Midemin bulandığını hissettiğimde kollarımı karnıma doladım ve direkt yukarı çıktım. Banyoya girdiğimde kapıyı sessize kapattım ve birkaç defa yüzümü yıkadım. Derin nefesler alarak kendime gelmeye çalıştım ve şimdi hiç de uygun bir zaman olmadığını kendime hatırlatmaya çalıştım.

Kafamı kaldırıp aynadan kendime baktığımda yüzüme sürmüş olduğum boyanın akmış olduğunu gördüm. Neyse ki tamamen akmamıştı, sağlam bir şeydi ve suya dayanıklılığı vardı. Yüzümü bir peçete yardımıyla kuruladığımda banyodan çıktım ve doğruca odama geçtim.

Odada işim bittiğinde aşağı indim ve koltukta oturan Bora’yı gördüm. “Günaydın,” dedim alçak bir sesle. Midemin bulantısı hala geçmemişti. “Abi, senin aldığın bu ilaçlar nerede?” dedim kollarımı mideme götürerek. Derin bir nefes alarak bakışlarımı tavan çevirdim ardından tekrar abime döndüm.

“Televizyon ünitesinin altında,” dedi eliyle orayı işaret ederken. Başımı salladığımda oraya doğru gittim ve ilaç poşetini elime aldım. “Nasılsın? Miden mi bulanıyor?” Halsizce başımı salladığımda Bora ayağa kalktı ve mutfağa doğru ilerledi. “Gel önce iki lokma bir şey ye. Aç karına ilaç içme, miden daha çok bulanır.” Cevap vermeden arkasından gittiğimde mutfakta duran annemi gördüm.

Geçen gün aradığım çikolatalardan yiyordu.

“Günaydın,” dedi Bora sakin bir sesle ardından eline bir dilim ekmek aldı ve üzerine peynir koyup bana uzattı. Uzanıp onu aldığımda bir şey yemeyi o kadar istemiyordum ki, fakat bunu yemek zorundaydım.

Ufak ısırıklar alarak ekmeği yediğimde elimle başka bir şey yemeyeceğimi gösterdim. Bora son bir kez masaya göz attı ardından, “Peki,” dedi. “Nasıl istersen.” Dolaptan bardak alıp içini su doldurdu ve bana verdi. Ben de elime duran poşetten bir tanesini çıkarıp ağzıma attım ve suyla beraber hapın boğazımdan geçmesini sağladım.

“Sen hala iyileşmedin mi, kızım?”

Öksürmeye başladığımda bardağı masaya koydum ve hapı zorlukla yuttum. Anneme döndüğümde kızarık gözlerinin yorgun ve acı içinde benden bir cevap beklediğini gördüm. Yutkunduğumda, “Yok, hala halsizim,” diye onu yanıtladım. Başını salladığında elinde tuttuğu çikolatasından bir parça daha koparıp ağzına attı ve bakışlarını cama yönlendirdi.

Bora bir bana bir anneme bakarken en sonunda bana döndü ve kısık bir sesle, annemin duyamayacağı bir şekilde, “İyi misin?” diye sordu. Hafifçe başımı salladığımda oturduğum yerden kalktım ve poşeti elime alarak, “Ben bugün bir şey yemeyeceğim, size afiyet olsun,” dedim ve salona geçip koltuğa oturdum.

Poşeti elimde sıkıca tutarken gözlerimi kapattım ve bacaklarımı kendime doğru çektim. Umarım bu lanet şey bir an önce biterdi.

“Kalk kalk, sabah oldu,” Ateş’in neşeli sesiyle gözlerimi açtığımda ona göz devirdim ve yeniden gözlerimi kapattım. Ateş yanıma oturup beni kolunun alına aldığında kaskatı kesilmiştim.

“Akşam geç mi yattın, ne bu haller?” dedi saçımla oynarken. “Abi,” dedim güçlükle. “Çok midem bulanıyor, yapma.” Kaşları çatıldığında, “Allah Allah,” dedi ilk defa duymuş gibi. Bakışlarımı ona çevirdiğimde, “Abi sence biz neden hastaneye gittik?” dedim dişlerimin arkasından.

Sonradan hatırlamış gibi, “Hee, şimdi hatırladım. Tamam tamam,” dedi ve saçlarımı karıştırarak oturduğu yerden kalktı. “Geçmiş olsun madem,” dedi ve mutfağa geçti. Öfkeyle bakışlarımı ondan ayırdığımda saate baktım ve sekiz olduğunu gördüm.

Babam da aşağı inmişti.

Onu görmemiş gibi davranarak oturduğum yerde kaldım ve gözlerimi kapattım. O da beni es geçip mutfağa gittiğinde yüzümde oluşan tebessümü engellemeye çalıştım.

Merdiven hızla birisi indiğinde dönüp ona baktım ve Rüzgâr olduğunu gördüm. Hızlıca mutfağa gittiğinde özür dileyip içeri girdi.

Mutfaktan çatal-bıçak sesleri gelmeye başladığında ağır bir şekilde oturduğum yerden kalktım ve elimdeki ilaç poşetini çantama attım. Ardından Bora yanıma geldiğinde, “Biz çıktık,” diye haber verdi ve kapıdan ilk o çıktı. Onun arkasından ben çıktığımda kapıyı yavaşça kapattım ve yürümeye başladım.

Babam çok durgundu, çok sakindi ve bu benim dikkatimi çekmişti. Ayrıca Bora da hemen masadan kalkıp yanıma gelmişti ve beraber çıkmıştık. Annemi düşünmüyordum bile.

Merakla abime döndüğümde, “Abi,” dedim, “Babama bir şey mi oldu?” Şaşkınlıkla bakışlarını bana çevirdiğinde anlamamış gibi bana bakıyordu. “Nasıl?”

“Yani çok sakin görünüyordu, ayrıca masada olmama da bir şey demedi.” Bakışlarını benden ayırdığında, “Ben ona durumunu açıkladım ama diğer türlü ne oldu bir fikrim yok,” dedi düşünceli bir sesle.

“Peki sen?” dedim, “Sen niye hemen kalktın sofradan?” Omuz silkerek bana döndü. “Ne yani?” dedi, “Seni yalnız mı bırakacaktım?” Gülümseyerek ona baktığımda düşünceli bir şekilde, “Asıl sen söyle bakayım,” dedi. “Geçen gün Ateş’le ne konuştun?”

Kaslarımın kasıldığını hissettiğimde bakışlarımı Bora’dan ayırdım ve yola odaklandım. “Y-yok bir şey,” dedim kekeleyerek. “Yine dalga geçti öyle işte.”

“Afet,” dedi bana dönerek. Şu an ikimiz de kaldırımın ortasında durmuş birbirimize bakıyorduk. “Bana yalan söyleme,” dedi. “Ne oldu?”

Derin bir nefes aldığımda, “Gerçekten,” dedim. “Bir şey yok. Sadece… Bu aralar çok alınıyorum,” dedim. “Ondan bir yanlış anlaşılma oldu.” Bora bir süre daha gözlerimin içine baktığında başımı hızlıca aşağı yukarı salladım.

Bana inandığını sanmıyordum.

“Bak, abiciğim,” dedi yürümeye devam ederken. “Bir şey olduğunda her zaman bana söyle. Benden hiçbir şeyi saklama.” Yutkunduğumda başımı salladım.

Bunu nasıl paylaşabilirdim ki!

Önüne döndüğünde ben de önüme döndüm. Elim boynuma gittiğinde hafiften yakamı çekiştirdim. Nihayet okul göründüğünde abimle vedalaştık ardından doğruca okula ilerledim.

Sınıfa girdiğimde Eda’nın geldiğini gördüm. Hızlıca yanına gittiğimde şaşkınlıkla bana baktı. “Kızım,” dedi mutlulukla, “Neredesin kaç gündür? Bir şey oldu sandık.”

“Yok yok, bir şeyim yok. Üşütmüşüm sadece,” dedim onu rahatlatmaya çalışarak. Gülümsediğinde, “Diğerleri nerede?” dedim kaşlarımı kaldırarak. “Kızım sen saate bakmadın mı?” dedi Eda dalga geçer gibi. “Geç gelirler bugün tabii, niye erken gelsinler ki?”

“Haa,” dedim anlayarak. “Pardon.”

“Ya,” dedi Eda, kaşları çatılmıştı. “Gel oturalım şuraya sana bir şey soracağım.” Yutkunduğumda ne diyeceğini bilemiyordum. Rasgele boş bir sıraya geçip oturduğumuzda gözlerini ellerine dikmişti. Bana döndü. “O gece,” dedi ciddiyetle. “Ne oldu? Ilgaz çağırdı sonra baban geldi?”

Şok içinde ona bakarken ne diyeceğimi bilemedim. Çok ani olmuştu. “Yok bir şey aslında,” dedim yalana başvurarak. “Ilgaz konuştu orada öyle kendi kendine, sonra da… Babam geldi. Tamamen tesadüftü,” diye kekeledim. Öyle umuyordum.

“Emin misin gerçekten?” Başımı salladım. Benim yalan söyleyeceğimi düşünmüyordu ve bana inanmayı seçmişti.

Eda, senden özür dilerim, sana yalan söyledim.

“Afet.” Bakışlarımı yeniden ona çevirdim. “Baban peki?” Kasıldığımı hissettiğimde derin bir nefes aldım. “Onu boş ver şimdi,” diye geçiştirdim. “Konuşmak istemiyorum.” Gözlerim dolmuştu. Eda önüne döndüğünde hızlıca gözlerimi sildim. Eda huzursuz bir nefes aldıktan sonra bana döndü.

“E ne dedi kız Ilgaz? Söylesene,” dedi Eda merakla. Oflayarak elimi alnıma götürdüm. Bıkkın bir şekilde, “Yok ya, kendini bir şey sanıyor,” dedim. “Geçen hafta karşılaşmıştık ama ben ona ters davrandım. Ondandır.”

“Aa!” Eda şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu. Tabii, okulun popüler çocuğuna ters davranınca şaşırmıştı. “Neden öyle bir şey yaptın? Allah iyiliğini versin!”

Sırıttım. Ona döndüğümde, “Niye yüz vereyim ki ona?” dedim. “Aptalın teki.” Güldüğünde trip atar gibi başını diğer tarafa çevirdi. “Sen ayrı bir zekisin ya.”

Güldüğümde sinirlerimin bozulduğunu hissettim. Gözlerim dolduğunda hızlıca sildim. Oturduğum yerden kalkıp çantama gittim ve içinden suyu alıp içmeye başladım. Suyu geri koyduğumda Eda’ya döndüm. “Gel hadi biraz dışarı çıkalım,” dedim. “Hava alalım.” Bana dönüp başını salladığında oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi.

Anlık trip saati geçmiş olmalıydı ki yüzü gülüyordu. “Saçım nasıl olmuş?” dedi heyecanla.

Saçına hafifi bir maşa yapmış ve yarısından da kuyruk toplamıştı. Tokasının üzerine de yıldız şeklinde güzel bir toka daha takmıştı.

“Çok güzel olmuş,” dedim gülümseyerek. “Eline sağlık, marifetli arkadaşım benim.”

“Teşekkür ederim,” dedi gülerek ve mutlulukla kapıya ilerledi. Okulda tek tük insan vardı. Bahçeye çıktığımızda ağaç altında kalan bir banka oturduk ve etrafı incelemeye başladık.

“Şu kız var ya hani sarışın olan,” dedi Eda karşımızda duran kızı söyleyerek. “Eee,” dedim, “Ne olmuş ona?”

“Kız babası istediği telefonu almadı diye evi yıkmış.” Şaşkınlıkla kaşlarım kalktığında bunu yapacak özgüveni nerede bulduğunu düşünüyordum. Ah, doğru ya, muhtemelen bir tek benimki öyleydi. Diğer türlü onlarda bu kadar rahat olmazlardı.

“Yuh,” dedim şaşkınlıkla ve kızın kıyafetlerine odaklandım. Altın sarısı saçları dümdüzdü ve omuzlarından aşağı süzülüyordu. Altında beyaz bir spor ayakkabı ve mavi, düz paça bir kot pantolon vardı. Üstünde ise beyaz renkli bir askılı bulunuyordu. Bileklerinde bir sürü takı vardı, boynunda ise hafif uzun, ucunda “E” yazan altın rengi bir kolye vardı. Yuvarlak sarı küpeleri saçlarının arasında ışıldıyordu. Kaşlarım çatıldığında Eda’ya döndüm. “Sen bunu nereden biliyorsun?”

“Dedikodu varsa ben bilirim kızım,” dedi gülerek. “Sen hiç merak etme.” Güldüğümde Ilgaz’ın geldiğini gördüm. Gözlerim kocaman açıldığında hızlıca yerimden kalktım. Eda bana soran gözlerle baktığında, “İlacımı içmem lazım,” dedim ve hızlıca sınıfa doğru ilerledim.

Beni gördü mü bilmiyordum ama elimden geldiğince ondan gizli bir şekilde sınıfa girmeye çalıştım. Girdiğimde kendimi sıraya bıraktım ve çantamın aralık ağzından uzanıp poşeti aldım. Perdeyi araladığımda Ilgaz’ın Eda’nın yanına gittiğini gördüm.

Derin bir nefes aldığımda bir tane hap çıkardım ve perdeyi kapatıp hapı yutmaya çalıştım. Boğazımdan zorla geçtikten sonra tekrar perdeyi açıp dışarı baktım. Kızlar gelmişti ve Ilgaz yanlarında değildi. Sevinçle gülümsediğimde elimde tuttuğum poşeti hızlıca çantanın için koydum ve kapıya doğru ilerledim.

Tam kapıdan çıkacaktım ki karşımda duran kişi çıkmamı engelledi.

Ilgaz kapıda durmuş yüzüme bakıyordu. “Ne yapıyorsun sen?” dedim korkuyla. Ellerim titremeye başlamıştı ve onları gizleyemiyordum.

“Sana bakmaya geldim,” dedi sırıtarak. Hızlıca arkamı döndüm ve sınıfta biri var mı diye baktım ama kimse yoktu.

“Geçeceğim,” dedim bakışlarımı kaçırarak. “Müsaadenle.” Kolunu kapının kenarına dayadı ve başını kolunun üstüne yatırdı. “İzin vermiyorum.”

Öfkeyle derin bir nefes aldığımda ağlamak istedim. “Bırak artık beni,” dedim. Sesim alçak çıkıyordu. “Geçeyeyim hadi.”

“Ellerin mi titriyor senin?” Uzanıp ellerimi tuttuğunda korkuyla ellerimi ondan ayırdım ve geriye çekildim. “Ne yaptığını sanıyorsun sen?”

“Bir şey yapmadım,” dedi sakin bir sesle. “Ellerin titriyordu ben de tuttum.” Gözlerim dolmuştu. “Sal beni artık! Vicdansız!” Kaşları havalandığında aklıma Ateş geldi.

Uzak durmak istiyorsan tamam ama yanına geldiğinde artık gitme. Sıktı gerçekten.

Bu düşünceyi kafamdan atmak istiyormuş gibi başımı iki yana salladım. Ona döndüğümde hala kapıda durduğunu gördüm. “Vicdansız biraz ağır oldu ama,” dedi dudaklarını büzerek. “Ne ağırı ya? Sen o gün beni taciz ederken ağır olmamıştı ama!” Kaşlarını kaldırdı ve yanıma geldi. Kolumu tutup beni geri çektiğinde, “Sus gözünü seveyim sus Afet. Okuldayız,” dedi alçak bir sesle.

Kolumu sertçe çekip ondan kurtardığımda, “Dokunma!” dedim öfkeyle. “Çekil,” dedim ve yanından sıyrılıp kapıya doğru ilerledim. Gözlerimi sildiğimde derin soluklar aldım ve saçımı düzelttim.

Hiçbir şey olmamış gibi davranacaktım.

Dışarıya, kızların yanına gittiğimde Eslem’le Deste sevinçle bana baktılar. Gülümsediğimde, “N’aber?” dedim enerjik bir şekilde.

“Nasılsınız?”

“İyiyiz,” dedi Eslem gülümseyerek. “Geçmiş olsun,” dedi Deste bana dönerek. “Geçmiş olsun.” Teşekkür ettiğimde, “Ya hepiniz bir şık olmuşsunuz bugün,” dedim. “Ben yanınızda çok sönük kaldım.”

“Aman boş ver.” Deste’ye döndüğümde ona gülümsedim. “Ay sonunda bitiyor bu lanet yıl!” Eslem’in isyanına güldüğümüzde Eda araya girdi. “Bir an okul hiç bitmeyecek sandım.”

“Karneyi kaçta verecekler?” Deste’nin sorusuyla beraber bunu düşündüğümüzde zil çaldı. “Verirler şimdi bence.” Eda’ya dönüp başımı salladığımda okula doğru yürüdük. Eslem’le Eda önden gidiyordu. Eda ona kocaman sarılmıştı ve bırakmaya da niyeti yok gibiydi. Deste ise benimle beraber arkadan geliyordu.

Alçak bir sesle, “Ilgaz niye yanına gitti?” diye sordu. “Bir şey mi oldu?” Başımı salladım. “Yok, hayır, bir şey olmadı,” dedim titreyen bir sesle. Deste endişeli bir şekilde bana baktığında, “Okuldan sonra biraz konuşalım mı?” dedi. “Konuşalım,” dedim isteksizce.

Sınıfa girdiğimizde daha çok kişinin geldiğini gördüm. Bazıları gelmemişti, muhtemelen arkadaşları alacaktı karnelerini.

Sınıf öğretmenimiz olan Gamze Hoca sabırsızca elinde tuttuğu karneleri masaya bıraktı ve önüne düşen saçlarını geriye attı. “Karne vermek için ben saati bekleyemeyeceğim çocuklar, işim var. Bir an önce karnelerinizi alın siz. Sonra gidersiniz.”

“Çok şükür Allah’ım!” Eda’nın söylediğimizde hoca tek tek öğrencileri yanına çağırdı. Sıra bana geldiğinde karnemi verdi ve bu yılki çalışmalarım için beni tebrik etti. Teşekkür edip yerime geçtiğimde kızlar da sırayla karnelerini aldılar ve puanlarını incelemeye başladılar.

Deste şaşkınlıkla karnesini ortaya koyduğunda, “Tarihçiye bak,” dedi. “Ondan bir puan istemiştim sadece. O da takdiri almak için. Vermemiş, bir de vereceğim demişti.” Güldüğümde elinde tuttuğu teşekkür belgesini soluyarak dosyanın içine geri koydu.

“Aa, matematikçi sözlüme yüksek girmiş!” Eslem’e döndüğümde, “Helal be kızım,” dedim sevinçle. Kocaman gülümsediğinde Eda’ya döndü. Onunda yüzü asılmıştı. “Eda?”

“Bu resimci kendini ne sanıyor?” Şaşkınlıkla kaşlarım havalandığında Deste öne doğru eğildi. “Ne yapmış ki?” Eda arkasını döndü ve karnesini ortaya koydu. “Baksana!” Parmağıyla sözlü notunu göstermiş. “Sözlüye ne girmiş! Ya ben olmasam senin resim sergisinden haberin olmazdı be!” Güldüğümde ne yapacağımı bilemedim. Kız haklıydı. İki yıldır okulda düzenli resim sergisi oluyordu ve gerçekten de güzel resimlerdi. Bu fikir Eda’dan çıkmıştı ve hocanı da çok hoşuna gitmişti.

“Aman be,” dedim elimi sallayarak. “Takma, notunu neredeyse hiç etkilememiş bile. Baksana.”

“Ya orası doğru da,” dedi karneyi önüne alırken. “Yaptığı ayıp cidden.” Başımı salladım. “Ayıp, evet ama son onu boş ver artık,” dedim umursamazca. “Ama yine de ona hala sinirliyim.” Güldüğümüzde Eslem bir kolunu Eda’nın omzuna attı. “Sen sinirlen sinirlen. Karışmıyorum bu sefer.”

Eda soluyarak Eslem’i ittirdiğinde Eslem ufak bir kahkaha attı. “Tamam tamam, bir şey demedik.” Deste gülerek bana döndüğünde, “Senin karnen nasıl?” dedi elimdeki karneyi işaret ederek.

Dönüp karneye baktığımda dikkatimi çeken bir şey olmamıştı. Neyse ki takdir almıştım.

“Benim ki güzel ya,” dedim konuyu değiştirmek ister gibi. “Farklı bir şey yok.” Başını salladığında içten bir şekilde gülümsedi. Ben de ona aynı şekilde karşılık verdiğimde, “Kütüphaneye gidelim bence,” dedim. Orası hep açık oluyordu. Ayrıca serindi de. “Orası serin.” Kızlar da onayladığında kütüphaneye geçtik.

“Ne kadar var gitmemize?” Deste sıkılmıştı ve uykusu gelmişi. Bir kolunu uzatıp üstüne yatmıştı. Eda da boşta bulduğu bir kâğıdı kıvırıp kendine yelpaze yapmıştı. Eslem etraftan bulduğu bir kitabı aşağı yukarı sallayarak serinlemeye çalışıyordu. Ben ise kafamı masada duran bir kitabın üstüne koymuş duvardaki saati izliyordum. “Beş dakika var.”

“Offf!” Başını tamamen masaya yatırdığında söyleniyordu. “Böyle bir sıcak yok!” Eslem alık saçlarını toplarken, “Yağmur yağacak diyordu haberlerde. Bence de yağacak, baksana, böyle bir sıcak yok.”

“Bu lanet olası klima da bozuk yarım saattir anca kendini soğutuyor.” Eda daha fazla dayanamayıp camları açtığında içeri esen rüzgarla beraber hepimiz pencereye döndük. “Allah’ım sana şükürler olsun!” Sırıttığımda ayağa kalktım. Bakışları bana dönünce, “Çantamı alacağım,” dedim. “Bir de suyumu dolduracağım.” Deste de ayağa kalktığında, “Ben de geliyorum,” dedi. “Ben suyumu doldururum. Baksana, su mu kalır bu sıcakta?”

Şişenin kapağını açıp ter çevirdi ve birkaç kez salladı. Boş şişeden bir damla bile su akmıyordu. Güldüğümde sınıfa doğru gittim ve arkamdan Deste de geldi. Çantayı omzuma taktığımda, “Kızım niye kocaman çanta aldın?” dedi Deste.

Okul çantamla gelmemiştim aslında. Omza takılan poşet gibi çantalardan biriydi bendeki de. Ama onların çantaları daha küçüktü. Sadece telefon ve katlanmış bir karneyi koyacak kadar.

Omuz silktim. “Yok kız o kadar büyük değil. Hem ben de öyle küçük çanta yok,” dedim ona dönerek. Başını salladığında elindeki boş şişeyi sıktı.

“Şunu da taşımak istemiyorum. Yemin ederim bu sıcakta kendimi bil taşıyorum, bunu nasıl taşıyayım!” Güldüğümde, “Dayan dayan,” dedim. “Zil çalacak şimdi.” Öfkeyle nefesini verdiğinde başını salladı ve beraber sınıftan çıkıp arıtıcıya doğru gitti. İlk önce o su doldurdu. Onun ardından ben doldururken suyu yarılamıştı bile. Ama haklıydı, bu sıcakta bir şişe su yetmezdi.

Kendi şişemi de doldurduğumda kütüphaneye doğru gittim ve kapıdan kızlara seslendim. Geldiklerinde bahçeye çıktık. Herkes zaten bahçeye inmişti, müdürü bekliyorduk şimdi.

Müdür de geldiğinde uzun uzun tatil konuşması yaptıktan sonra zille beraber herkes dağıldı.

Biz de birbirimizle vedalaştığımızda Eda’yla Eslem evlerine gittiler. Deste bana döndüğünde başımla çardağı işaret ettim. Oraya gittiğimizde esen rüzgâr çok iyi geliyordu.

“Afet,” dedi Deste bana bakarak. Endişeli görünüyordu.

Yutkunduğumda devam etmesini bekledim. “O gün, doğum gününde ne oldu?” Kaşlarımı kaldırdığımda bunu demesini beklemiyordum. “Bak, bana doğruyu söyle.” Bakışlarımı ona çevirdim. “O gün çok kötü görünüyordun.”

Derin bir nefes aldığımda anlatmakta kararsız kaldım fakat Deste ısrar edince anlatmak zorunda kaldım. “Sonra babam geldi işte.” Yanaklarımda ıslaklık hissettiğimde ağladığımı fark ettim ve hemen gözlerimi sildim.

“Şerefsiz!” Elimi ona doğru uzattığımda ona yalvarır gibi baktım. “Deste, ne olur bunu kimseye söyleme.” Gözyaşlarım durmuyordu. Derin bir nefes aldığında beni yanıtsız bıraktı.

“Deste yalvarıyorum kimseye söyleme. Eğer babam bunu duyarsa beni mahveder!” Deste bana döndüğünde ne yapacağını bilemiyormuş gibi bakıyordu. Ona yalvarırcasına baktığımda pes ederek bakışlarını kaçırdı. “Söylemeyeceğim ama bir daha böyle bir şey olursa-” Sözünü yarıda kestim. “Tamam tamam. Anladım!”

“Allah kahretsin!” Elimi geri çektiğimde bakışlarını tekrar bana çevirdi. “Belliydi ama. Sapık, tam bir sapık! Geri zekalı! Allah’ım kelimeler yetmiyor!”

“Deste, alçak sesle konuş. Ne olur.” Derin bir nefes aldı ardından yüzüne gelen saçlarını düzeltirken, “O bu yüzden yanına gitti değil mi bugün?” dedi dişlerini sıkarak. Anlamayarak ona baktığımda, “Hani seni sormuş ya bugün, biz geldiğimizde senin yanındaydı.”

Kaşlarım kalktığında, “Muhtemelen,” dedim. “Ama konuşmadık, daha doğrusu konuşmadım.” Başını salladığında öfkeden ayağa kalkmış ileri geri yürüyordu. Birden aklına bir şey elmiş gibi durdu ve bana döndü. “Afet, baban ne dedi?” Bakışlarımı kaçırdım. “Sizi yukarıdayken gördü değil mi? Allah kahretsin!”

“Ne dedi peki? Çok kızdı mı?” Çok mu? Benim o gece hayatım karardı.

Derin bir nefes aldığımda kollarımı birleştirerek arkaya yaslandım. “Kızdı tabii,” dedim zorlukla. Sesim güçlükle çıkıyordu. Gözlerim yeniden dolduğunda hızlıca sildim ve başımı diğer tarafa çevirdim.

“Afet,” dedi Deste yalvarır gibi. Karşıma geçmişti. “Bak benden bir şey saklama.” Ona döndüğümde, “B-babam,” dedim fakat sesim titriyordu. “Afet,” dedi ardından endişeyle ve elini boynuma doğru uzattı. Korkuyla geriye çekildiğimde o da elini çekti. “Boynunda yanık izi var,” dedi zorlukla. Saçımı önüme alıp boynumu kapattığımda da kollarımı fark etmişti. “Kollarında da bir sürü morluk var.”

Kafam hiç yerinde değildi. Demek ki sadece gözümün altındaki morluğu gizleyebilmiştim.

“O mu yaptı?”

“Emin misin?” dedim titreyen bir sesle. Ağlıyordum ve kendimi durduramıyordum.

Başını salladı. Ve ben ona her şeyi anlattım.

Anlatmayı bitirdiğimde hıçkırmaya başlamıştım. Deste şok içinde bana bakarken hiçbir şey demeden sadece yeri izliyordu. “Ne zamandan beri baban böyle?” dedi güçlükle. Sesi kısılmıştı.

Gözlerimi sildiğimde, “Her zaman,” dedim ve çantamdan suyumu aldım. “O hep böyleydi. En ufak hatamda bile.” Kapağı zorlukla açıp suyu içtiğimde suyun yarısı ellerim titrediği için üstüme dökülmüştü. Hava bulutlanmaya başlayınca gözlerimi tekrar sildim ve ayağa kalktım.

“Benim, eve gitmem lazım,” dedim. “Çok gecikmeyeyim.” Başını salladığında o da ayağa kalktı ve beraber kapıya doğru gittik. Karşıdan gelen Bora’yı gördüğümde Deste’den ayrıldım ve ona doğru gitmeye başladım. Deste dönüp son bir kez daha bana baktığında bakışlarımı kaçırdım ve önüme döndüm.

Bora’nın yanına geldiğimde abim gülerek, “O kim?” diye sordu. “Deste,” dedim. “Sınıftan arkadaşım.” Bora durup bana döndüğünde, “Afet,” dedi endişeyle. “Ağladın mı sen?”

Bakışlarımı kaçırdığımda, “Bir şey yok ya, sinirlerim bozuldu sadece.” Başını salladığında, “Karneyi ver bakayım,” dedi alayla. Uzanıp karneyi aldım ve ona verdim. Gözlerini kısmıştı ve kaşlarını çatmıştı. Korkuyla ona döndüğümde, “Abi?” dedim. “Ne var? Ne kötü?”

Bana döndüğünde yüzündeki ifade değişti ve gülerek karneyi geri verdi. “Şaka yapıyorum, bir şey yok. Hepsi çok güzel, tebrik ederim.” Gülümsediğimde karneyi aldım ve çantama koydum. “Babam geldi mi?” diye sordum ona dönerek.

“Daha gelmedi ama nerede bilmiyorum.” Başımı salladığımda yüzüme düşen bir damlayla başımı yukarı çevirdim ve çevirmemle beraber yağmurun bastırması bir oldu.

“Allah kahretsin,” dedim öfkeyle. Yağmur iyice hızlandığında abim, "Çabuk," dedi ve daha hızlı yürümeye başladım. O önümden gidiyordu ve ben de ona yetişmeye çalışıyordum. Bu yağmurda koşamadığım için geride kalmıştım.

Yağmur birden bastırmıştı, ayrıca bana denk geleceğini düşünmemiştim. Yanıma hiç şemsiye almamıştım, Bora da almamıştı. Nihayet eve vardığımızda kapının yanına gidip saçlarımdaki suyu sıktım ardından da abim kapıyı çaldı. Anahtarımız yoktu.

Kısa bir süre bekledikten sonra kapı açıldı ve karşımızda Rüzgâr belirdi. "Sonunda," dedi fısıltıyla. "Nerede kaldılar deyip duruyordu." Ne ara gelmişti!

"Geldik geldik," dedi Bora yorgun bir sesle ve benden önce içeri girdi. Onun ardından ben de içeri girdim ve ayakkabıları içeri aldım.

"Nerede kaldınız?" dedi babam tok bir sesle.

Bora yanına gitmişti ve bir sandalyede oturuyordu. "Yağmur yağdığı için biraz geciktik, kusura bakma," dedi. Babam cevap vermeyince arkamı döndüm ve önce Bora'ya sonra da babama baktım ve bakışlarımız kesişti. Yutkunduğumda karnemi sıkıca tuttum ve babamın yanına gittim.

"Evet?" Karneyi ona uzattım ve titreyen ellerimi gizlemek için arkamda birleştirdim. Annem de babamın yanında oturuyordu ve o da karneyi incelemeye koyuldu. Yan taraftaki tekli koltukta oturan Ateş ise bana bakıyordu. Bakışlarımı kaçırdığımda Bora'ya ve yanında oturan Rüzgar'a baktım. Rüzgâr başparmağını kaldırdı ve içim rahatlatmak ister gibi göz kırptı. Ona gülümsediğimde tekrar önüme döndüm ve babamı beklemeye başladım.

Karneyi katlayıp koltuğun arasına sıkıştırdığında, "Aferin," dedi ve ekledi. "Git şu tipini düzelt, savaştan çıkmış gibisin." Hızlıca başımı salladığımda nasıl göründüğümü düşünüyordum. Babam pek sık böyle uyarmazdı. Genelde çok çok kötü olduğunda, görünüşümden iğrendiğinde bunu söylerdi.

Hızlıca merdivenleri çıktım ve banyoya girdim. Kapıyı yavaş bir şekilde kapattım ve aynanın karşısına geçtim. Saçlarım tamamen ıslanmıştı ve uçlarından hala su damlıyordu. Ama şu an için bu önemli değildi. Yüzümdeki bütün fondöten akmıştı ve gözümün altındaki morluk gün yüzün çıkmıştı ve solgun yüzümde sırıtıyordu. Ayrıca yanaklarımdan kıpkırmızıydı.

Elim ağzıma gittiğinde hızlıca yüzümü yıkadım ve sonra odama geçtim. Masama oturduğumda çekmeceden annemden aldığım aynayla fondöteni çıkardım ve yüzüme sürmeye başladım.

Gözüm o günden sonra çok kötü morarmıştı ve içi kanlanmıştı. Dokundukça acısını hissediyordum ve tekrar o ana dönüyordum. Her ne kadar çabuk sürmeye çalışsam da titreyen ellerim buna izin vermiyordu. Şişeyi masaya koydum ve elime aldığım kadarını aynaya iyice yaklaştım ve sürmeye devam ettim.

Hiç beklemediğim bir anda çok şiddetli bir gök gürültüsü olduğunda korkuyla çığlık attım ve bacağımı masaya çarptım. Elimdeki ayna yere düştüğünde parçalara ayrıldı. Bacaklarımı toplamaya çalışırken masaya bir kez daha çarptım ve fondöten şişesi yuvarlana yuvarlana yere düşüp kırılmıştı. Onu yakalayamamıştım.

Elim ağzımdayken kitlenmiştim ve hiçbir şekilde hareket edemiyordum, sadece yere, kırılan aynaya ve şişeye bakıyordum.

"Hayır." Ağzımdan sadece bu kelime çıkıyordu. Başımı iki yana salladım ve yavaşça yere eğilip kırık parçaları toplamaya başladım. Cam parçaları titreyen ellerimin arasında dans ediyordu. Büyük bir dikkatle toplamaya çalışsam da avcumun içi kesiklerle dolmuştu. Kırık parçaları atmak için ayağa kalktığımda adım seslerini duydum.

"Hayır," dedim yeniden.

Elimdeki parçaları hızlıca çekmeceye döktüm ve kanayan avcumu koluma sürdüm. Şimdi kan görebilecek halde değildim. Çekmeceyi kapattığımda kapı sertçe açıldı ve karşımda babam belirdi. Geriye doğru gittiğimde kollarımı göğsüme doğru çekmiştim.

"Ne oluyor burada?" dedi, "Neden çığlık attın?" Sesi sertti ve her an saldırmaya müsait bir öfkeye ev sahipliği yapan bir tona sahipti. Biraz daha geriye gittiğimde, "Gök gürültüsünden oldu," dedim alçak bir sesle.

"Gök gürültüsünden dolayı bir şeyin kırılacağını sanmıyorum," dedi ve devam etti. "Ne yapıyordun?" Bakışlarımı yerden kaldırmadan, "Hiçbir şey," dedim. Ona bakamıyordum, yüzündeki o ifadeyi görecek kadar cesaretim yoktu.

"Ne yapıyordun?" diye sordu tekrar. "Hiçbir şey," diye cevap verdim.

Bu sefer bağırarak, "Ne yapıyordun! Bak bana yalan söyleme!" dedi üzerime doğru yürürken. Birden, "Senin yarattığın o morlukları gizlemeye çalışıyorum!" diye bağırarak ona karşılık verdim ve korkuyla ona döndüm. "Bunu dememeliydim," dedim fısıltıyla.

"Ne dedin ne dedin?" dedi babam duymamış gibi ve yere düşen fondöten şişesini alıp üzerime fırlattı. Cam şişe göğsüme çarptığında duvara yaslandım ve elimle göğsümü tuttum. Üzerime doğru gelmeye başladığında korkuyla yatağın üzerinden geçtim ve odadan dışarı çıktım. "Sen nereye gittiğini sanıyorsun!" diye arkamdan bağırmaya devam etti babam.

Kaçmak zorundaydım. Evde nereye gidersem gideyim her türlü beni bulacaktı. Koşarak merdivenleri indiğimde abilerimle annem birden ayağa fırladı ve annem yanıma doğru koştu. "Afet, ne oldu!" Ona cevap vermeden kapıya doğru gittim ve dışarı çıktım. Arkamdan babamın seslendiğini duydum ama duymazlıktan gelerek koşmaya devam ettim.

Nereye gittiğimi bilmiyordum fakat tek istediğim bu evden bir an önce uzaklaşmaktı. Yağmur şiddetini artırmıştı ve ara ara şimşekler çakıyordu. Yağmur damlaları tenimi mermi gibi delip geçerken avcumdaki kan koluma akmıştı. Diğer kolumla yüzümü sildiğimde sürdüğüm bir parça boya da eriyip gitmişti ama bu umurumda değildi.

Korkuyla arkama baktım ama birisini göremeyince yavaşladım. Koşacak gücüm yoktu ve zorlukla nefes alıyordum. Elim göğsüme gittiğinde yanımda duran sokak lambasına yaslandım ve yere çömeldim.

Başımı yukarı çevirdiğimde yüzüme vuran yağmur damlaları canımı her ne kadar acıtsa da dışarı olduğumu hatırlattığı için huzur veriyordu fakat bu huzur uzun sürmedi.

"Afet Yıldız! Neredesin!" Babamın öfkeli sesi bu karanlık, sessiz sokağın içinde resmen yankılanıyordu. Direğe tutunup ayağa kalktığımda göğsümü bıçak gibi delip geçen bir ağrı hissettiğimde geriye doğru sendeledim.

"Çık ortaya!" Babam bir kez daha gürlediğinde burada duramayacağımı anladım ve babamın sesi kesilene kadar koşmaya devam ettim. İleride bir park gördüğümde hızlıca oraya girdim. Saklanacak yer ararken ağaçların daha sık olduğu bölüme gittim ve bir ağacın arkasına oturdum. Bacaklarımı kendime çektiğimde kollarımı bacaklarıma doladım.

Üşüyordum, babamdan iyiydi.

Canım acıyordu, babamdan iyiydi.

Köpekler vardı, babamdan iyiydi.

Dışarıda bir sürü tehlikeli kişi olduğunu biliyordum ama şu an tek düşündüğüm babamdan kurtulmaktı. Onlar bile beni korkutmuyorlardı. Bacaklarımı kendime daha çok çekip kollarımı daha sıkı dolağımda başımı ağaca yasladım. Göğsüm yine ağrıdığında elimle bastırdım ve acısını hissetmemeye çalıştım. Elimi çektiğimde ağrıyan yerde bir şey var mı diye baktım. Kesmişti, kanıyordu.

Kafamı sertçe ağaca birkaç kez vurdum ardından dizlerime yasladım. Bir süre orada bekledim ardından babamdan ses gelmeyince yavaş yavaş oturduğum yerden kalktım ve oyun aletlerinin yanına doğru ilerledim. Etrafıma bakarken çok yüksek bir sesle adımın haykırıldığını işittim ve oraya döndüğümde yüzüme bir fener tutulması bir anda olmuştu.

"Baba," dedim korkuyla ve geriye doğru gitmeye başladım. "Sen nereye gittiğini sanıyorsun Afet Yıldız?" dedi sakin kalmaya çalışan bir ses tonuyla. Hızla yürümeye başladığında geriye doğru kaçtım fakat sırtım bir ağaca çarptığında korkuyla yere çömeldim ardından kollarımı başımı korumak istermiş gibi kaldırdım ve dizlerimi karnıma doğru çektim.

"Lütfen," diyordum sadece. O ağacın arkasından hiç çıkmamalıydım. O zaman belki beni fark etmezdi. O zaman belki gerçekten de kurtulurdum.

"Geçmiş karşıma bir de cevap veriyor," diye gürledi babam öfkeyle ve yüzüme sert bir yumruk geçirdi. Elim burnuma gittiğinde kanadığını gördüm ve babama döndüm.

"Tekrar karşı gelsene bana hanımefendi, hadi, bekliyorum," dedi babam burnundan soluyarak. Korkuyla ayağa kalktım fakat babamdan kolumdan tuttu ve beni kendine doğru çekti. "Sen nereye kaçtığını sanıyorsun ufaklık?" dedi, "Benden kurtulabileceğini mi sandın?" Diğer elimle babamın kolumu tutan elini açmaya çalışıyordum ama bu imkânsız gibi görünüyordu.

Ağlamaya başladığımda tekrardan gök gürledi ve korkuyla bir çığlık daha attım fakat aynı zamanda babamın diğer yanağıma yumruğu geçirmesi bir oldu. Başım öne düştüğünde yavaşça kaldırdım ve babama baktım. "Ne bekliyorsun?" dedi kalın bir sesle. Hiçbir şey demeden sadece kolumu kurtarmaya çalışıyordum.

"Bırak, lütfen," derken artık çırpınıyordum. Kolumu ne kadar çekmeye çalışırsam benim o kadar canım yanıyordu. "Boşuna uğraşma," dedi, "Kurtulamazsın."

"Hayır," derken bir yandan babamın parmaklarını ayırmaya çalışıyordum. Kolumdan ittirerek sırtımı ağaca yasladı ve diğer koluyla boğazıma bastırdı. "Bana bak," dedi, "Sabit dur, sinirleniyorum." Boşta kalan elimle bu sefer babamın diğer kolunu boğazımdan uzaklaştırmaya çalışıyordum ama buna gücüm yetmiyordu.

En sonunda boğazımı bıraktığında kolumdan sertçe çekti ve yürümemi sağladı. Öksürmekten önümü göremiyordum fakat babam bu sefer daha çok çekmeye başladı. Gök gürlediğinde artık dayanamayıp kendimi yere attım ve çırpınmaya devam ettim. Babam tekrar kolumu çekiştirmeye başladığında ayağa kalktım ve hiç düşünmeden karnına tekme attım. Bunu benden beklemediği için bir an duraksadı.

O sırada kolumu kurtarıp yola doğru koşmaya başladım. Babam arkamdan öfkeyle bağırdığında daha hızlı koştum. Yola çıktığımda duyduğum korna sesiyle yine çığlık attım ve hiç beklemeden karşıya geçtim.

Ölümüm arabadan mı olacaktı? Olsundu. Sadece babamdan olmamalıydı.

Telaşla arkamı döndüğümde babamın bana doğru koştuğunu gördüm. Hemen başka bir yere dönüp koşmaya devam ettim ve bir ara sokağa girdim. Karşımda duran bir grup genç duraksamamı sağlamıştı. Yerde içki şişeleri ve ellerinde de çakı ya da çakıya benzer aletler vardı. Hepsinin bakışları bana döndüğünde hızlıca arkamı döndüm ve karşı tarafa doğru koşmaya başladım.

Karşımda babamı görünce yanlış yöne gittiğimi anladım. Arkama baktığımda o gençler orada duruyorlardı ve bize bakıyorlardı. Babam bir şey yapsa onların da yapacağı belliydi. Tekrar önüme döndüğümde babam bana bakıyordu. "Daha nereye gitmeyi düşünüyorsun?" dedi babam tahammül edemiyormuş gibi. Yutkunduğumda sağıma ve soluma baktım ama gençler etrafımı sarmıştı.

Önümde babam vardı, arkamda birisi, sağımda birisi ve solumda başka biri vardı. Kaçacak yerim kalmamıştı. Geriye doğru gittiğimde arkamdakinin de bana yaklaştığını hissettim. Gözlerimi babamdan ayırmadan giderken sırtım birisine çarptı ve daha fazla ilerleyemedim. Korkuyla arkamdakine döndüğümde bana gülümsedi ardından göz kırptı ve elindeki bıçağı yan tarafıma sapladı ve bir süre bekledikten sonra geri çıkardı.

O esnada babam yanıma gelmişti ve beni izliyordu. Elim yanıma gittiğinde dengem sarsıldı ve düşecek gibi oldum. Arkamda boşluk hissettiğimde yere düştüm ama sonra yavaş yavaş doğruldum. O sırada babam gençlere görüşürüz diyordu. Tekrar bana döndüğünde kolumdan tuttu ve beni kaldırarak yürütmeye başladı.

Acıyla inlediğimde dirseğini karnıma geçirdi ve susmamı sağladı. "Hele bir eve gidelim," dedi tehditkâr bir ses tonuyla.

Artık pes etmiştim. Bundan sonrasına dayanacak gücüm yoktu. Elimle yan tarafıma ne kadar bastırsam da boşunaydı. Kan kaybediyordum.

Ölecek miydim?

"Başıma iş açtın, amına koyduğumun evladı," dedi babam öfkeyle. Eve varmıştık. Bu kadar yakın mıydı? Oysaki çok fazla koşmuştum.

Kapı hiç bekletilmeden açıldığında babam beni içeri ittirdi ardından kendisi de içeri girdi. Yukarı doğru çıkarken, "Alın şunu bir hastaneye götürün, başımıza kalacak sonra," dedi ve gözden kayboldu.

"Afet!" Annem yanıma geldiğinde omuzlarımı tuttu ardından ellerini boynumda gezdirirken, "Kızım, ne oldu sana, iyi misin?" diye sordu. Ağlamamak için ya da bağırmamak için kendimi o kadar çok kasıyordum ki anneme cevap verememiştim.

Bora ile Rüzgar'da yanımıza geldiğinde annem çömeldiği yerden ayağa kalktı ve düşecek gibi oldu ardından elini ağzına götürüp arkasını döndü.

Annemi kan tutuyordu.

Bora yanıma çömelmişken Rüzgâr annemi yukarı çıkması için ikna etmeye çalışıyordu. Annem yukarı çıktığında, "Rüzgâr, git bir bez falan getir," dedi Bora. Rüzgâr hemen bez almaya gittiğinde gözlerim kapanır gibi oldu.

"Geçecek abim," dedi Bora. "Geçecek." Rüzgâr yanımıza geldiğinde Bora, "Ben arabayı çalıştırayım, sen de o sırada bastır," dedi Rüzgar'a ve ceketini alıp hemen dışarı çıktı.

Rüzgâr kollarımdan tutarak beni kaldırdı ve kucağına aldı. Bir yandan da bezi bastırmaya çalışıyordu.

Dışarı çıktığımızda hemen arabaya bindik ve Bora da sürmeye başladı. Rüzgâr bir yandan saçlarımı okşuyor, bir yandan da Bora'ya bir şeyler söylüyordu fakat onlara odaklanamıyordum.

Elim göğsüme gittiğinde oradaki acıyı hissederek diğerini unutmaya çalıştım. Rüzgâr göğsümde duran elimi gördü ardından elimi ittirip kesiğe baktı.

"Bu nasıl oldu?" dedi, acıyla.

Çenemin kitlendiğini hissediyordum. Hiçbir şekilde konuşamıyordum ve titrediğimi hissediyordum.

Elim abimin elinin üzerine gittiğinde eline daha çok bastırdım. Bora, "Tamam tamam, geldik," dedi ve arabayı hızlıca bir yere park etti.

Bora arabadan indiği gibi benim tarafımda olan kapıyı açtı ve beni kucağına aldı. "Sen git geliyorum," dedi Rüzgar'a.

En son duyduklarım ve gördüklerim bunlardı.

Gerisini hatırlamıyordum.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.