Skip to content

Ahit

Chapter 1 · 13 min read

Ahit

Chapter 1

MUSALLAT

Adım Mustafa, yaşım 8 Haziran itibarıyla 16 olacak. Anlatacağım olay, 9-10 yaşımdan itibaren yaşamış olduğum bir süreç.

Yıl 2019, Haziran ayı. Küçük bir çocuğum; henüz hayatın gerçekleriyle tanışmamış, arkadaşlarıyla sürekli oyun oynamak isteyen sıradan bir çocuktum. Ama hayatım ve ailem hiç sıradan değildi. Babam alkolik bir baba idi, annem ise onun kahrını çeken çok güçlü bir kadındı. Bunu söylemeden geçemeyeceğim: Babam alkollü değilken çok iyi, çok merhametli ve eli açıktır. Ancak alkol aldığında ne yaptığını bilmeyen, aşırı geveze ve saldırgan bir kişiye dönüşürdü ve genelde eve gelmezdi. Eve geldiği zaman ise annemle çok büyük kavga ederlerdi.

Bir gün yine içmiş, eve gelmemişti. Ben de babam gelmeden uyuyamadım; nedenini bilmiyorum, gerekirse uykusuz okula giderdim. Yine öyle uykusuz bir gece, saat tam 03.46... Kapı çok büyük bir şiddetle açıldı, çok korktum. Annem hemen kapıya koştu, ben de korkarak salonun kapısından bakıyordum. Babam gelmişti; her yeri kan içinde, üstü başı çamur olmuş haldeydi ve gözünün tam pınar kısmında bir delik vardı. Çok korkunçtu, o an hala gözümün önünde. Annem bağırdı: "Ne oldu sana böyle?" diye. Kolunda da pamuk vardı; hastaneden geliyordu, serum takmışlardı. Babam hiçbir şey demedi, gitti uyudu. Sabah oldu, okula gittim geldim ve annemin anneanneme anlatırken olayı duydum: Babam sarhoş haldeyken bir duvara işiniyormuş. Bir anda 70-80 cm boyunda, çok çirkin, keçi sakallı, takım elbiseli, boynuzlu bir cin belirmiş. Çok kızmış babama; onu ayağından tutup, en az 5 bin o cine benzeyen topluluğun içine götürmüş. Orada altın içinde pırıl pırıl parlayan bir cin varmış; onun huzurunda babamı dövmüşler. Bilenler için söyleyeyim: İnsan idrarı cinleri yakar, bu yüzden her yere işenmez. Düşünün ki bir anda yüzünüze kızgın yağ atılıyor; o misal. Allah'tan babam ucuz kurtulmuş.

Babam gözünü açtığında bir uçurum kenarında, dikenli bir çalılığın yanında uyanmış. Ne olduğunu anlamadan gözünü tekrar hastanede açmış. Eve gelmiş, öğrendiğimize göre orada kamp yapan kişiler bulmuş babamı. O günden sonra babam çok büyük tövbeler etti, tövbe istiğfarda bulundu. Ama asıl olay şimdi başlıyordu. Bu olaydan sonra ister istemez "göz perdesinde" incelemeler oluyor. Bizim ev mezarlığın tam karşısındaydı; çevresinde hiç bina olmayan bir yerdi, adam kessen zor duyulurdu. Anneanneme misafirliğe gittik, bize 30 dakika yürüme mesafesindeydi. "Arabaya para vermeye gerek yok" diye yürüyerek eve dönüyorduk. Babam bize diyor ki: "Bakın, bakın! Tabutun içinde ne kadar bebek var, bakın kafası kopmuş asker..." Bu tarz şeyler görmeye başladı. Uyuduk, uyandık; diyor ki: "Sakın bir daha yemeklerin ağzını açık bırakmayın, hep yiyip içip sıçtı o... çocukları!" Şok oluyorduk.

Teyzemin maneviyatı çok güçlüdür, aşırı ama sürekli "ilham" içindedir kendisi (İlham nedir: Allah'ın, doğrudan veya bir melek aracılığıyla iyi bilgileri insanın kalbine ulaştırmasıdır veya feyiz yoluyla insanın kalbine ulaştırılan bilgidir). Teyzem hala yaşıyor, kendisini çok severim. O, babamı bir hocaya götürdü. Kadının adı Hanife'ydi, teyzemin yakın dostuydu. Gittik, dışarıda halı sermiş ailecek oturuyorlardı. Bir anda babama baktı: "لحظة، ماذا تفعل هنا؟" (Lahzatun, madha tafeal huna? - Durun, sizin burada ne işiniz var?) dedi. Sonra tekrar bağırdı: "التبغ" (Ailtabgh - Tütün). Onu der demez babam küt diye bayıldı. Hemen bir odaya götürdüler. Beni de ayrı bir odaya aldılar. Hanife Abla bana dedi ki: "Sen günahsızsın, bize dua et."

Ben hiçbir şey anlamadan yan odadan çok tiz, kulakları patlatacak kadar tiz çığlıklar geldi. Çok kalın bir erkek sesi, "Allahu Ekber" diye naralar atıyor, evi sallıyordu adeta. Annem, babam, teyzem çıktılar ama teyzem beni görmezden geldi ve çok büyük bir hızla dışarı çıktı. Annem babam beni aldı, ağızlarını bıçak bile açmadı. Eve gittik, annem "Uyu Mustafa, uyu" dedi. Ben de o korkunun vermiş olduğu hal ile direkt uyudum.

Yerde uyuyordum ve tam karşımda televizyon, onun üstünde saat vardı. Ev çok küçüktü, 1+1... Hepimiz bir odada uyuduk. Ben uyandım ama hiç hareket edemiyorum. Saat 2 gibi, tam net hatırlamıyorum. Karşımda ayakları olmayan, sadece vücuttan oluşan ve 2 metreyi aşkın kolları olan, ağzı kocaman bir cin vardı. Hemen yanında kolları olmayan, upuzun, yüzü dahil olmayan cin vardı; her yerlerini et beni kıllar kaplamıştı. Hemen solumda yüzü paramparça olmuş annem vardı, bana bakıp kahkaha atıyordu. Hemen sağımda babam, kulağımın dibinde dişleri neredeyse dışarı çıkacakmış gibi durmuş, ayakları omzunda şekilde kulağıma doğru kahkaha atıyordu. Çok korktum ama ne bağırabiliyor ne de hareket edebiliyordum.

O an duvarda Hz. İsa’ya benzeyen kişinin çarmıha gerilmiş hali vardır ya, o şekilde annem ve babam duvarda asılı şekilde duruyorlardı. Kahkahalar gittikçe boğuk hale geliyor, ev paramparça oluyordu. Bir saniyede çöl benzeri bir yerde Hanife Abla elinde çok büyük bir kılıçla ışık saçıyordu. Arkasında koskocaman bir ordu vardı; sarıklı, cübbeli, beyazlar ve yeşiller içinde, yüzlerinde peçe olan binlerce asker... Hanife Abla bağırdı:

"Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir; ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk." (Cin Suresi, 3. Ayet)

"Allah’ın indirdiğini inkâr ederek nefislerini ne kötü bir şey karşılığında sattılar! Allah’ın, kullarından dilediğine lütfundan vahiy indirmesini hazmedemediler de bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır." (Bakara Suresi, 90. Ayet)

"Ona (yiyin, için ama) taşkınlık etmeyin, yoksa üzerinize gazabım iner. Gazabım kime inerse, artık o mutlaka helâk olmuştur." (Tâhâ Suresi, 81. Ayet)

Onlardan oldukça iri olan öne çıktı ve şöyle dedi İbranice: "Anahnu lo mitpar'im ve-lo pog'im, anahnu mevakshim tzedek. Aviv lakakh ben me-ha-olam ha-ze, ve-anahnu mevakshim ben me-ha-olam ha-ze." (Biz ne taşkınlık yapan ne de zulüm edenleriz, bir adalet isteriz. Onun babası bir oğul aldı bu âlemden, biz de bir oğul isteriz bu âlemden.)

Hanife Abla dedi ki:

"Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır." (Nisa Suresi, 93. Ayet)

"Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir kimseyi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir hayat kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur." (Maide Suresi, 32. Ayet)

O iri olan mızrağını aldı, Hanife Abla'nın tam kalbine fırlattı. Ben gözümü açtığımda aslında hala Hanife Abla'nın evindeymişiz. O aslında en başından beri her şeyi anlamış. Babam bayıldığı zaman hepimiz bayılmışız. Teyzemin beni görmesinin sebebi, ben o âlemde değişmişim. O bir ot bulmak için aktara gitmiş. Evet, Hanife Abla hakka rahmetine kavuştu ama bizim olaylar burada bitmedi.

Aradan 6 ay geçti, tabii olayın şokunu üzerimden atamamıştım. Artık hislerim çok kuvvetli hale gelmişti, çevremde ne var ne yok hissediyordum ve bu duruma hiç alışamadım. Her neyse, babam hazine işlerine sardı ve peşinde bizi sürükleyip Karaca Köyü'ne götürdü. Karaca Köyü... İsmi bile o günleri hatırladığımda tüylerimi diken diken etmeye yetiyor. Babamın o dönemki hali artık bildiğimiz "içki içince değişen adam" profilinden çok uzaklaşmıştı. Gözlerinde, normal bir insanın dünyasında göremeyeceğiniz bir hırs ve sürekli bir yerleri dinliyormuş gibi duran o ürpertici ifade vardı.

Karaca Köyü; insanların neredeyse unutmaya yüz tuttuğu, dağların arasında kalmış, ağaçların birbirine girdiği, güneşin bile toprağa ulaşmakta zorlandığı bir yerdi. Babam bizi oraya götürürken yanımıza sadece birkaç parça kıyafet ve benim ne olduğunu o an anlamadığım, paslı, üzerinde tuhaf işaretler bulunan bir metal sandık almıştı. Annem, babamın bu halinden korkuyor ama yine de bir umutla, "Belki bu işler biter, eski babamız döner" diye peşinden gidiyordu.

İlk günler sanki bir rüyadaydık. Babam günlerce dağlarda tek başına dolaşıyor, akşamları eve geldiğinde ise üstü başı toprak değil, sanki başka bir yerin tozuna bulanmış gibi geliyordu. Bir gece dayanamadım, babamın peşine düştüm. Ay ışığının ağaçların arasından sızdığı o tekinsiz ormanın derinliklerinde, babamın bir kaya kovuğunun önünde durduğunu gördüm. Babam orada kendi kendine konuşmuyor, adeta birileriyle pazarlık yapıyordu. O "hazine" dediği şeyin aslında altın, para veya başka bir dünyevi mal olmadığını o an anladım. Babam, o olaylı geceden sonra o kadar korkmuştu ki, aklını tamamen yitirmiş ve kendini korumak adına o varlıklarla bir bağ kurmaya, hatta onları "sahiplenmeye" karar vermişti. Kendi deyimiyle, "Köpek olacağına kurtla yoldaş olacaktı."

Kaya kovuğunun önünde, daha önce görmediğim o uzun, silueti belli belirsiz varlıklar belirdi. Babamın o korkak hali gitmiş, yerine sanki o varlıklardan biriymiş gibi dik duran, sesi bir mağaranın derinliklerinden gelircesine yankılanan başka bir adam gelmişti. "Sizi istedim," dedi babam, sesi titreyerek ama bir o kadar da kararlı bir şekilde. "Eğer bu âleme hükmedeceksem, sizin gücünüzü arkama almam lazım. Bana o 'oğul' meselesinin bedelini ödeyin, beni kendinizden kılın."

O an gökyüzü bir anda karardı, yıldızlar bile sanki ışığını kesti. Etrafımdaki ağaçlar, dalları birer el gibi birbirine dolanarak sallanmaya başladı. Babamın bahsettiği "hazine", onların bilgisini, onların o korkunç yetkilerini ele geçirmekti. O varlıkların başındaki, o devasa, keçi sakallı varlık tekrardan belirdi. Ancak bu sefer babama zarar vermiyor, sanki ona bir şeyler fısıldıyordu. Babamın gözleri bir anda beyazlaştı, ağzından daha önce hiç duymadığım, boğazı yırtarcasına çıkan garip kelimeler dökülmeye başladı.

Babamın ağzından dökülen o ses, insanın kulak zarına değil, doğrudan ruhunun ağırlığına dokunan, binlerce yıllık tortulardan oluşmuş bir uğultuydu. O an ormanın tüm canlıları sustu; ne bir baykuş sesi, ne bir rüzgâr hışırtısı kaldı. Sadece babamın boğazından gelen, ritmik ve baskın, adeta toprağı titreten bir tınlama duyuluyordu.

"İsm-i Âzam'ı tersinden okumaya çalışıyor," diye bir fısıltı duydum arkamda. Teyzemin sesiydi bu, ama nasıl oradaydı, nasıl gelmişti bilmiyordum. "Mustafa, sakın gözlerini o siluetlerin gözlerine dikme! Onlar senin merakını bir kanca gibi kullanır, ruhunu kendi dünyalarına çekerler. Havas ilminin en tehlikeli kapısı budur; yani 'Vefk-i Mahruk'. O sandığın içindeki işaretler, onların bu boyuta geçişi için bir mühürdür."

Babamın elinde tuttuğu metal sandık, artık paslı bir kutu değildi. Üzerindeki kırmızı damarlar, babamın parmaklarından süzülen kanla canlanmış, adeta birer damar gibi atmaya başlamıştı. O bir hazine aramıyordu; o, mühürlenmiş bir "hüküm" arıyordu. Karaca Köyü'nün toprağı, altında sanki devasa bir mekanizma çalışıyormuş gibi sarsıldı. Babam, elindeki o garip metni, Süryanice ve İbranice karışımı, kadim bir lehçeyle bitirdiğinde tam tepemizde, gökyüzünün ortasında siyah bir delik açıldı.

O delikten sızan ışık değil, koyu bir karanlıktı.

"Senin baban," dedi teyzem, sesi titreyerek, "Onların kralına kendi yaşam ömrünü, senin geleceğini ve annenin ruhunu karşılık vererek bir 'Ahit' imzaladı. Buna 'Ahd-i Atik' derler. Bu ahit bozulmaz, sadece devredilir. Eğer bu mühür tamamlanırsa, baban bu kabilenin padişahı olacak; bunun bedeli senin gibi genç ve temiz kandır."

Meğer babam, yaşadıkları sayesinde göz perdesi kalktığı için cinler âlemindeki gücün bu âlemde de çok büyük olduğunu öğrenmiş ve binlerce cini sahiplenmek istiyordu.

Teyzem elini omzuma koydu; buz gibiydi eli. Bir kese çıkardı, içinde gümüş bir yüzük vardı. Onu taktı ve şu sureleri okumaya başladı:

"Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin sınırlarından geçip gitmeye gücünüz yetiyorsa, haydi geçin! Fakat Allah'ın vereceği bir güç (yetki) olmadan geçemezsiniz... Üzerinize ateşten bir alev ve erimiş bakır (duman) gönderilir de kendinizi savunamazsınız. Biz yakın göğü, yıldızların süsüyle donattık. Onu, inatçı her türlü şeytandan koruduk. Artık onlar yüksek meclisi (meleklerin konuşmalarını) dinleyemezler, her taraftan atışa tutulurlar. Kovulup atılırlar; onlar için sürekli bir azap vardır. Ancak içlerinden bir şey kapıp kaçan olursa, onu da delip geçen bir ateş sütunu takip eder. Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu Allah korkusundan baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte biz bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz. O, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'tır... O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."

Ve ateş topu yağmaya başladı. Çok büyük çığlık sesleri yankılandı, etrafta bir sürü kul vardı. Her yer boşaldı ve babam kendine geldi. Hemen apar topar çok büyük bir hocaya gittik bakım yaptırmak için; artık herhangi bir oyuna maruz kalmamak için. Hoca babama dedi ki: "Sana büyü yapmışlar. Bu yaşadıklarınız durup dururken olacak şeyler değil ama büyü bozulmuş." Yani babam bunların hiçbirini kendi iradesi ile yapmamış. Kim bize neden büyü yaptı, nasıl bir büyü yaptı bilmiyorum. Teyzemin o gün o ormandaki savaşı kazandığını, o varlıkları geri püskürttüğünü sanıyorduk. Teyzem Umre’ye gitmişti, intikam ateşiyle yanan binlerce ifrit, o büyük bozgunun acısını çıkarmak için boşluğu bekliyormuş meğer. Ama o helak olan kabileden değil dost kabiledeki cinler.

Ama öncesinde... Ailemiz o kadar huzurluydu ki. Babam işten geliyor, annem sofrayı kuruyor, ben ise ödevlerimin başındaydım. Evimizde artık kavga sesi değil, sadece çay bardağının tıkırtısı ve televizyonun kısık sesi vardı. Annemle babamın birbirine bakışındaki o huzur, sanki yılların yorgunluğunu silmişti. 12 yaşındaydım, dünyanın en mutlu çocuğuydum. Ta ki o ilk rüyaya kadar. Rüyalarım, bir filmin yavaş çekim sahneleri gibi başladı. Önce çok güzel bir ormanda koşuyordum, sonra yer ayağımın altından kaymaya başladı. Kendimi zifiri karanlık bir çukurda buluyordum ve yukarıdan üzerime dökülen binlerce siyah, cılız el...

Kabuslar şiddetlendikçe evdeki huzur dağıldı. Annem bir gece uykumda "O geliyor, kapıyı açın!" diye bağırdığımı duyunca dehşete düştü. Beni o ilçedeki hocaya götürdüklerinde hava kararmak üzereydi. Hoca efendi, evin kapısını açtığında sanki içeride birisi varmış gibi geriledi. "Bu evde hava ağırlaşmış," dedi, elindeki asayı yere vurarak. İçeri girdik, hoca bir kase su getirdi. Ritüel başladı.

Hoca duaları okudukça odanın içindeki eşyalar sanki nefes almaya başladı. Televizyon kendi kendine cızırtı çıkarıyor, lambalar ritmik bir şekilde patlayıp sönüyordu. "Gidin buradan!" diye bağırdı hoca. O an, sanki odanın duvarları esnedi, çatlaklardan içeriye simsiyah, zift gibi bir duman sızmaya başladı. Hoca yere yığıldı, gözleri bembeyaz oldu. O dumanın içinden binlerce fısıltı yükseliyordu: "Kan borcu, can borcu... Mühür sahibini arıyor!" Hoca son gücüyle "Siirt Tillo... Nar Baba... Başka çareniz yok!" diye haykırıp kendinden geçti. O gece babamın gözlerindeki o çaresizliği hiç unutmayacağım.

Siirt'e doğru yola çıktığımızda sanki dünyadan kopmuştuk. Yolculuk günler sürdü, dağ yolları daraldıkça üzerimize çöken o karanlık artıyordu. Tillo’ya vardığımızda, ormanın girişinde dünya ile bağlantımız kesildi. Ağaçlar birbirine o kadar sıkı dolanmıştı ki, gökyüzü görünmüyordu. Yerli çoban, Nar Baba’nın adını duyduğunda yüzünü başka tarafa çevirdi, "O mağara, ateşin soluğudur, girmeyin!" diye yalvardı. Ama mecburduk.

Mağaraya ulaştığımızda içerisi bir tapınak gibiydi. Nar Baba, ortada diz çökmüş, önündeki devasa gümüş bir kazanın içinde tuhaf bitkiler yakıyordu. Her attığı tutamda duman, büyük bir hal alıp, yanıyordu sonra mağaranın tavanına çarpıyor, sonra tekrar eriyordu. Nar Baba, "Hoş geldiniz," dedi. Sesi, sanki mağaranın duvarlarından değil de, doğrudan beynimizin içinden geliyordu. Öyle mübarek birine benzemiyor tam tersi çok pis ve cirkindi. İçeri gidik, bize kırmızı şerbete benziyen ama acı bir şey ikram etti, mecburen içtik.

Bir kürkün üzerinden kalktı, altında sanki birşeyler varmış gibi bize göstermen kürk ile beraber aldı ve "beni takip edin" dedi, abartısız bir iki saat yol yürüdük, artık yavaş yavaş hava kararıyordu, nar baba dahada hızlı adımlar ile yürümeye hatta nerdeyse koşmaya başladı oysa çok yaşlıydı. Bir yere geldik dümdüz bir arazi, ama tam ortasında dik dörtgen sadece bir beton vardı, bana dediki "soyun ve yat oraya" soyundum, sadece iç çamaşırı ile yattım taşın üzerine. "Sol tarafına yat" dedi yattım sonra bir iğne ile tam sırtımın üstünü deldi, sonrası bende yok bundan sonrasını babamdan ve annemden duyduğum kadar biliyorum. O akan kanı bir bakır kâseye koydu, ardından içine bir kaç yazı olan kağıt parçasını attı. Onu karıştıırken bir anda alev aldı ve o suyu içti. Etrafımızda dev gibi bir ateşten halka oldu ve nar hoca suret değiştirdi bir cin oldu, bağırdı"Ahit bozuldu anlaşma bitti" bir anda kuş kanattının sesi vardırya he işte öyle bir ses oldu ve tepeden bizi buraya yoluylan hoca geldi, gülmeye kahkahalar atmaya başladı, o korkunç kahkahalar çoğaldı çoğaldı binlerce sese dönüştü.Tam teslim olacağımız o saniyede, gökyüzünden, bulutlara ulaşan, üzerinde bembeyaz bir nur olan bir mübarek zat belirdi. Etrafta bir anda güneş doğmuş gibi parladı. Nar Baba ve çevresindeki o binlerce cin, o nurun şiddetinden oldukları yere çakıldılar. O zat, dudaklarını kıpırdatmadan, arazinin her zerresini titreten bir sesle Felak ve Nas surelerini okumaya başladı.

O an mağaradaki her şey değişti. O bakır kazandaki ateş, mor bir alevle yükselip Nar Baba’yı yutmaya başladı. Nar Baba’nın o kibirli gülüşü, acı bir feryada dönüştü. "HAYIR!" diye bağırdı ama sesi, eriyen bir metalin cızırtısı gibi kesildi. Binlerce cin, o nurun altında alev alarak kül oldu, arazi bembeyaz bir ışıkla doldu. O mübarek zat, bize baktı, sadece bir "selam" verdi ve geldiği gibi sessizce, göğe yükselerek gözden kayboldu.

Biz orada, kül olmuş bir karanlığın ortasında, tek başımıza kalakaldık. Kimdi, nasıl geldi, neden bizi seçti... Bilmiyorum.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.