تخطٍ إلى المحتوى

ABİS

الفصل 5 · قراءة 15 دقيقة

ABİS

الفصل 5

5

Yanıldı diğerlerim.

Ruhun kaldıramadığını,

Beden taşımakta zorlanıyor.

Ölümün toprağa girmekten ibaret olmadığını,

Anlamakta zorlanıyor,

Ben ve kendim.

Bu kadar acı verici olacağını düşünmemiştim. Sudaki görüşüm buğulanırken ve göğsümde, acı bir baskı oluşmaya başlarken aklımdaki tek şey, son yıllarımı cehenneme çeviren insan baskısına son verebilme şansımdı.

Korsanlara yakalanmıştım. Şanslıydım ki onlar tarafından öldürülen diğer binlerce veya zengin üslere satılan yüzlerce sirenlerden değildim. Kuyruğum ikiye ayrılıp, koyu mavi rengi yavaş yavaş açık ten rengine dönüşürken, şahsen tanık olduğum bu sahnenin binlerce kez daha tekrarlanmasını engelleyebilme şansıydı.

Dünya üzerindeki yaşantım boyunca, bana hayat bahşeden su ciğerlerime batmaya başladı önce. Vega nasıl yapıyordu bilmiyordum ama sanki, denizleri bize karşı yaşanılmaz kılıyordu. Kuyruğum, bir çift insan bacağına dönüştü sonra. En sonunda ise su bizi istemedi, ilk defa suyun kaldırma kuvvetini hissetti vücudum ve kendimi, dalgalar bizi kıyıya doğru sürüklerken buldum.

"Kaptan!" diye bağıran birinin sesini duyuyordum. Ses tanıdık geliyordu ama üzerimdeki sersemlik, her şeyi bulanık görmemi sebep oluyordu. Sanki karayla aramda şeffaf bir perde vardı. "Kaptan burada çıplak insanlar var!"

Kızgın kumların üzerinde, denizin sakinleşen dalgaları sanki beni sürükleyen kuvveti uygulamamış gibi üzerimde gidip gelirken güneş tenimi yakıyordu. Fakat farklı bir his vardı içimde. Güneşin yakıcılığı aynı değildi, bu sefer kavurmuyordu. Güneş artık benim için öldürücü değildi. Oksijeni çektim içime, sanki yıllar boyu oksijensiz kalmanın doyumsuzluğunu gidermeye çalışıyormuşum gibi. Su ve oksijen yer değiştirmişti bünyemde, artık su bana hayat bahşetmiyordu.

"Bize ne bundan!?" diye bağıran kişinin sesi, diğerinin aksine uzaktan, kumsalın ormana uzanan kısmından geliyordu. Her ne kadar sarhoş gibi olsam da, bu seferki sesi iyi tanıyordum. Arvensis'i tam kalbimin üzerinde hissediyordum, sesi dahi kalp atışlarımı hızlandırmaya yetmişti.

Vega tarafından bize bir çift bacak ve Poseidon tarafından ise ulaştırmamız gereken mesajlar verilmişti ancak bu vazifeyi nasıl yerine getireceğimiz konusunda en ufak fikre sahip değildim. Zamanında karaya çıkmış ve bir dönem karada yaşamış biri olarak Vega bize rehberlik edecek, kraliyetten temsilci olarak yanımızda bulunacaktı.

Trion ve Fara kumların üzerinde, denizin sakin dalgalarının ulaşamayacağı kadar ileride, baygın şekilde uzanıyorlardı. İlk defa karaya çıkmak bünyelerine fazla gelmiş olmalıydı. Benim ilk deneyimim olmadığı, korsanlar sayesinde bolca oksijene maruz kaldığım için daha dayanıklıydım.

"Gelseniz iyi olur," dedi az önceki ses. Gözlerimin buğulu görüşü yavaş yavaş dağılırken, Trion ile Fara'nın baygın bedenlerinin başında dikilen adama çevirdim başımı. Tek bir tel dahi barındırmayan kel kafası, uzun ve sıska vücudu.. İkiz korsanlardan biriydi ancak hangisi olduğunu kestiremiyordum.

"Nasıl?" Şaşkın bakışları üzerimdeydi ikizi yanında olmayan korsanın. Tek başınaydı. "İnsan olmuşsun." Etrafa bakındı önce, ne yapacağını bilemiyor gibiydi. "Kaptan!" diye bağırdı tekrar. "Bu geçen seferki deniz kızı!"

"Ne?!" Arvensis, sahile çok da uzak sayılmayan ormanın içinden çıktı. Kaşlarının çatılı olduğunu hissediyordum, hatta bana yaklaşırken attığı her adım kafamın içinde canlanıyordu.

Şaşkınlıkla attığı birkaç adım sonrası beni fark edince, adımlarını hızlandırdı. O yaklaşırken, kollarımla yerden destek alarak kalkmaya çalıştım. Bacaklarımı ilk kullanışım pek de başarılı olmadı, insanlar gibi dik duramadım. Dizlerim birbirine doğru çaprazlanırken dengemi zor korumuştum.

Son mesafeyi koşar adım gelirken, dizlerine kadar uzanan üzerindeki yeleğini çıkarmıştı. Kendimi daha fazla ayakta, dengede tutamadım veya Arvensis'i görmenin yarattığı rahatlık bacaklarım üzerindeki hakimiyetimi kaybetmeme neden oldu. Yanıma geldiğinde, kollarını çıplak belime dolayarak düşmeme engel oldu.

"Cidden." Gözleri şaşkınlıkla sonuna kadar açılmıştı. "Nesin sen böyle?" diye sorarken, uzun yeleğiyle çıplak vücudumu örttü. Bacaklarımın titrediğini fark edince, ayakta durmanın benim için zor olduğunu anlayıp tek kolunu da dizlerimin altına geçirdi ve beni kucağına aldı. "Bu nasıl mümkün olabiliyor?"

Yeleğe sarılarak, çıplaklığımı örten kumaş parçasının açılma ihtimalini engelledim.

"Kaptan?" Bizi bulan korsan ise şaşkınlığını atlatabilmiş değildi. "Ne yapacağız?"

"Şunların üzerini ört Blood," dedi Arvensis gözleriyle yerdeki arkadaşlarımı işaret ederek. Çatıldığı kaşlarını, onu izleyen bana çevirdi. Siyah incileri andıran gözlerinde, şaşkınlık parıltılarını görebiliyordum. Hala kuyruğum yerine bacaklarımın olmasına anlam veremediğini biliyordum, profesyonelliği elden bırakmadığının farkındaydım. "Onları fenere götüreceğiz. Diğerlerini çağır da yardım etsinler."

Başını sallayarak ormana doğru koşmaya başladı Blood. Sıska bacakları kumda ilerlerken zorlanıyor, her adımı ardına kum fırlattırıyordu.

Blood gözden kaybolduğunda, başını bana çevirdi Arvensis. "Sağ avuç içimde yara izi oluştu," dedi kısık bir sesle. Güneşin altında dahi rengi açılmayan, siyahın en koyu gözlerini dikti gözüme. Emindim ki, kader bizi birbirimize bağlamamış olsaydı, ardından parlayan güneşin de etkisiyle yakışıklılığı daha ön plana çıkarken, şu an bağlardı. "Avucumda neden yara izi var?"

"Benim de karnımda yara izi var," derken, sesim hırıltılı çıkmıştı.

Kaderin, ufak jestlerinden biriydi bu. Salazar'ın elimde açtığı yaranın izi onun da avucunda varken, onun karnında açılan yaranın izi ise benim de karnımda vardı. Birbirimizin acılarını paylaştığımız gibi izlerimizi de paylaşıyorduk.

"Nasıl dilimizi biliyorsun? Nasıl konuşabiliyorsun? Neden bacakların var sen sirensin? Nasıl bacaklara sahip olabilirsin? Sen.." Daha fazla soru soracakmış gibi görünüyordu ama duraksadı. Yutkundu, sanki tüyden yapılmışım gibi, beni kucağında taşırken hiç zorlanma belirtisi göstermiyordu. "Sen nesin böyle?" diye aynı soruyu yinelediğinde, hafifçe gülümsedim.

Sorularına cevap veremezdim çünkü ben de bilmiyordum nasıl aynı dili konuşabildiğimizi. Birbirimizi anlayabilmemizin sırrını çözebilmiş değildim ve onun gibi, aynı soru işaretlerine sahiptim.

Denizin geriye doğru çekildiğini fark ettiğimde, Arvensis'ten alamadığım bakışlarımı başka yere çevirebilmiştim nihayet. Gel git vakti gelmişçesine deniz geriledi, bunun normal olmadığının ikimiz de farkındaydık. Denizin belirli bir kısmı derinliklere doğru çekilirken, kalan kısım hiçbir şey olmamış gibi sahile doğru dalgalarını salıyordu.

Gerileyen kısım adeta denize doğru giden bir yol oluşturuyordu. Bunu yapan kişinin ben olduğumu sanan Arvensis kaşlarını çatarak başını bana çevirdiğinde, ona omuzlarımı silkeleyerek bir ilgimin olmadığı mesajını verdim.

Vega, açılan yolda belirdiğinde gülme dürtümü bastırmaya çalıştım, onun için daha az iddialı bir giriş düşünemiyordum. Beyaz ıslak saçları ve cam gibi mor gözleri, güneşin altında daha da parlıyor, dillere destan güzelliğini kanıtlıyordu. Benim koyu mavi saçlarımın, onunki kadar parlamadığına emindim. Sanki yıllarını insan olarak geçirmiş gibi bir ustalıkla, iki bacağının üzerinde yürüyerek kıyıya gelirken, su onun için özellikle yolundan çekiliyordu.

Kıyıya çıktığında, ufak bir baş hareketiyle sular onu tutan kuvvetten serbest kaldı ve açılan yol, birbirine çarparak kapanan denizle tekrar kapandı. Oluşan köpüklü dalga, Arvensis'in ayaklarına kadar gelmişti.

Abis, gözleriyle kaderi veya kaderin planlarını görebildiği gibi, suya da hükmedebiliyordu. Su onun isteğine boyun eğiyor, ona göre şekil alıyordu.

Bizim aksimize çıplak değildi. Üzerinde, yeşil yosundan etek vardı ve aynı şekilde yosunlar göğüslerini de kapatıyordu. Bizim onlarca kat büyüklüğümüze gelen boyutu ise yeni formunda, insan boyutlarına oranla daha normaldi. Sadece oldukça uzundu ki, Arvensis'in boyu uzun olmasına rağmen Vega'nın onu dahi geçmişti.

Anlaşılan o ki bize oranla geç gelmesinin nedeni de buydu, bacaklara kavuştuğunda çıplak kalacağını bilerek hazırlanmıştı. Bizi de uyarsaydı fena olmazdı.

Sahile çıktığında, yerde baygın yatan Trion ve Fara'ya gözlerini devirdi. Ufak bir el hareketiyle, denizden kol gibi uzanan su, Trion ve Fara'nın bedenlerini sarıp havaya kaldırdığında, ilk defa onun güçlerine şahit olmanın şaşkınlığı içindeydim. Denizden çıkan ve sudan oluşan kol, bacaklara kavuşmadan önceki hapis hayatında sahip olduğu dokungaçları anımsatmıştı.

Mor gözlerini Arvensis'e çevirdi. "Sen, Abis'e bağlanan korsan olmalısın."

"Ne?"

"Madem bağlandınız, bize yardım edersin herhalde." Kollarını göğsünün üzerinde bağladı Vega. Emrivaki yapmaktan gocunmuyordu. "Şimdi bize yolu göster."

***

"Çay alır mısınız?"

Deniz kenarında, uçurumun hemen ucunda bulunan bir deniz fenerinin içindeydik. Deniz fenerinin içi, tıpkı küçük bir ev gibi dizayn edilmişti. Tek odada, mutfak ve oturma odası birleşikti. Odanın tam ortasındaki masa, bütün alanı kaplıyordu. Köşeli koltuk takımının uzun kısmında, Trion ile Fara yarı baygın şekilde yatarken onların ayılmasını bekliyorduk. Oksijen zehirlenmesini atlatabilmiş değillerdi.

Lolas bu deniz fenerinin bekçisiydi, küçük mutfakta çay demlemişti. Saçlarının çoğu dökülmüş, kalanlarının ise tamamen beyazladığı yaşlı adam, ihtiyar olduğunu unutmuş gibi bir dinamiklikle mutfakta dört dönüyordu. Krem rengi pantolonunun dizleri çıkmış, eski bordo kazağı yer yer delinmişti.

Bize kıyafetini veren de Lolas'tı, kibarlığıyla insanların vahşi olduğuna karşı olan inancımı sarsıyordu. Üzerimde, rengi solmuş koyu yeşil gömlek ve siyah pantolon vardı. Kıyafetler öyle bol geliyordu ki, pantolonun belimden düşmemesi için ipten kemer yapmıştım. Arvensis'in yeleği ise hala bendeydi, onun dizlerine kadar uzanan yelek, benim ayak bileğimin bir karış üzerine denk geliyordu.

"Teşekkürler Lolas," diyerek çay ikramını reddettiğinde Arvensis, mutfağına döndü tekrar ve yine ne olduğunu bilmediğim şeylerle uğraşmaya başladı yaşlı adam.

"Madem Kralınız sizi görevlendiriyor, daha resmi görünmenizi sağlasaymış. Elçilerin nasıl olduğunu bilmiyorum ama sizin gibi olmadığına eminim. Elinize mektup tutuşturup sahile atarak, sorunlarınıza çözüm bulmanızı sağlayamaz."

"Bunlar, seni ilgilendirmeyen şeyler," dedi Vega gözlerini devirirken.

Vega ve Arvensis ise pazarlık edercesine masada, karşılıklı oturuyorlardı. Vega yardım istemiyor, adeta karşısındakileri yardım etmeye zorluyordu. Karada, kara sınırlarını bilen birine ihtiyacımız vardı ve Arvensis'in bize yardım edeceğini düşünüyordu.

Gıcırdayan sandalyede, ardına yaslandı Arvensis, yüzünde çapraz bir gülümseme vardı. "Size neden yardım edelim?"

Uzun boyu nedeniyle oturduğu sandalyeye sığamadığı için sürekli kıpırdanıp duruyordu Vega. "Çünkü kızın bizim tarafımızda?"

"O benim kızım değil!" diye atıldı sinirle. Bu ithamdan hoşlanmadığını belli edercesine kaşları çatılmıştı.

"Ben kimsenin kızı değilim," diyerek araya girmek istediğimde, sözümü "Sen kes sesini," diyerek böldü Vega. "Ona yardım etmek için tutuşuyor olman gerekiyordu," diyerek, en alakasız noktayı kullanarak Arvensis'ten yardım istemeye devam ettiğinde, başımı iki yana sallayarak ayağa kalktım.

Kare şeklindeki masada karşılıklı oturan ikilinin yanına gittim ve tam ikisinin ortasına gelen sandalyeyi çekip oturdum. "Bence pazarlık işini bana bırakmalısın."

"Neden sana bırakıyormuşum?" diyerek mızmızlanmaya başlasa da onu dinlemedim. Nihayetinde, kimsenin onun dediklerine kulak vermeyeceğini anlayınca, kollarını göğsünde bağlayıp arkasına yaslandı küskün bir tavırla.

Ellerimi masanın üzerinde birleştirip beni dikkatle izleyen Arvensis'e çevirdim odağımı. İnceleyici bakışlarının altında gergin hissetsem de belli etmemeye çalıştım. "Bize yardım etmelisin."

"İyi de neden?"

"Bir geminiz yok değil mi?" diye sordum gözlerinin içine bakarak. Varsayımlarla hareket edecektim ve doğruluğunu teyit etmem gerekiyordu. Herhangi bir şey demediğinde, yüzünde mimik dahi kıpırdamadığında, yedekte gemi falan bulundurmadıklarını anlamış oldum. "Salazar öldükten sonra mürettebatın çoğunun dağıldığını düşünüyorum?"

Konuşsun, söylediklerimi inkar etsin veya varsayımlarımı doğrulasın diye gözlerinin içine bakıyordum ama sadece susuyordu. Tek yaptığı, arkasına yaslanmış şekilde yüzümü incelemek ve söylediklerimi dikkatle dinlemekti.

Öksürerek boğazımı temizledim. "Size gemi sağlayabiliriz, üstelik başka korsanlar bulup mürettebatına katmana yardım ederiz. Kanımız sizin için değerli değil mi? Size bizden birini veremeyiz ama.. Yardım ederiz bir şekilde. Kanımızdan veririz, doğrusu başkasının vermesine neden olamam. Kanımdan veririm."

Kararsız adımlarım ve kendi kendime bulduğum çözümler karşısında gülümsedi. İki elini de masaya koyup üzerime doğru eğildiğinde, korkuyla yerime sinmiştim. "Neden diye sorarken amacım bize rüşvette bulunmanız değildi."

"Rüşvet teklifi değildi amacım," diyerek kendimi savunmaya kalkıştığımda, "Neden?" diye sorarak sözümü yarıda kesti.

"Neden yardımıma ihtiyacınız var?"

Tehdit etmiyordu fakat tavırları oldukça tehtidvariydi. Elleri masanın üzerinde, masadan destek alırcasına üzerime doğru eğilirken ve kıstığı gözleri, her mimiğimi en ufak detayına kadar incelerken, kendimi diken üzerinde hissediyordum.

Zaten kutu gibi ufacık mekanın üzerime doğru geldiğini yanılsamalarını yaşayacak kadar gergindim. Keskin bakışları, bütün laflarımı ağzıma tıkıyordu ki sorduğu soru oldukça basitti. Karşısındakine, kabahat işlediğini düşündüren bir duruşa sahipti.

Lolas, üzerinde çaydanlık ve bardakların bulunduğu bir tepsiyi dikkatle tutarak dışarı çıkarken, kendimi savunmak için ne diyeceğimi hesaplıyordum. Arvensis de Lolas'ın peşinden ayaklandığında, daha sarf etmediğim laflar boğazıma dizilmişti. Zaten, cümleler kafamda birbirine girdiği, beynimi bulandıran bir fırtınaya dönüştüğü için susmaya razıydım.

Onlarla gelmeyip yerimde oturduğumu fark edince, eski ahşap kapının kirişinde durup bana döndü. "Şimdilik boş ver. Böyle bir an'a her zaman rastlanmaz. Sen de gelmelisin."

Yüzündeki buruk gülümseme, az önceki ciddiyetini tamamen yok etmişti. Dengesiz birisi olduğunu düşünmeye başlıyordum çünkü ne zaman nasıl davranacağını kestiremez olmuştum.

Yürümekte hala zorlanıyor olsam da, dengesizliğimi belli etmemeye çalışarak ayağa kalktım. Yanına geldiğimde merakla dışarıya bakıyordum. Arvensis'in neyden bahsettiğini bilmiyordum fakat içimden bir ses, bahsettiği şeyin elinde çay tepsisiyle dışarı çıkan Lolas'la ilgili olduğunu söylüyordu.

Dışarısı rüzgarlıydı, denize cephesi olan bir uçurumun ucuna yakın bir kısma inşa edilmişti deniz feneri. Dışarısı büyüleyici bir manzaraya ev sahipliği yapıyordu. Kayalıkların çokluğundan kaynaklı, belli aralıklarla inşa edilen deniz fenerleri gözün görebildiği her yere yayılmıştı. Bir kaç fener, denizin üzerindeki büyük kayaların üzerindeyken, bazıları uçurum kenarları ve sahil kenarlarına dağılmış vaziyetteydi. Yüksek bir noktada olduğumuz için etrafa çil yavrusu gibi dağılan bu fenerlerin çoğunu rahatlıkla görebiliyorduk. Henüz erken bir vakitte olduğumuz için hiçbirinin ışığı yanmıyordu ve emindim ki, gündüz bile muazzam manzara yaratan bu yapılar gece olduğunda daha farklı bir çekimi olacaktı.

Sert esen rüzgar yüzünden soğuk bütün bedenimi ele geçirirken, ilk defa hissettiğim ürperti nedeniyle kollarımı birbirine doladım. Rüzgar, üzerimdeki Arvensis'e ait yeleği bir pelerin misali uçuşturuyordu.

Uçurumun ucunda Blood ve yanında, kim olduğunu çıkaramadığım bir adam vardı. Adamın tavırları normal değildi, ellerini kollarını fevri bir tavırla sağa sola savuruyor, bağırıp duruyordu. Adam'ın ne dediğini aramızdaki mesafeden dolayı anlayamıyordum, onlar uçuruma fazla yakınlardı. Blood adamı sakinleştirmeye çalışıyor, önünde bir duvar gibi dikiliyordu. Adam ise sanki Blood'u geçmeye çalışıyordu ki bu fazla mantıksızdı, geçtiği taktirde karşılaşacağı şey metrelerce yükseklikten şanslıysa denize, şanssızsa kayalıklara çakılmak olacaktı. Bir insan neden canına kıymaya kalkardı ki?

Lolas, yaşlılığının getirdiği yorgunlukla ağır ağır adımlarken, rüzgarın dengesini bozmamasına dikkat ediyordu. Yanlarına vardığında, üzerinde çaydanlık ve bardakların olduğu tepsiyi dikkatle yere bıraktı. Elini, birbiriyle kavga ediyormuş gibi görünen ikiliden yabancı olanın omzuna koydu. Hareketleri, bunu sürekli yapıyormuş gibiydi. Adam onu görür görmez fevri hareketlerine bir son verdi ve anında sakinleşti.

"Burası Fenerler Burnu olarak geçer ama herkes burayı Son Fener Uçurumu diye bilir." dedi Arvensis kulağıma doğru hafif eğilerek.

"Neden?"

"Çünkü, insanlar zamanında intihar etmek için buraya gelirlermiş." Adımlarını, uçurum kenarında çevirdi. "Lolas, buraya gelenlere çay ikram eder. Tatlı sözleriyle onları, kendilerini öldürme düşüncesinden vaz geçirir."

Anladığımı belirtircesine başımı salladım. İhtimal vermek istemediğim şey gerçekti, adam kendini uçurumdan aşağı atmak istemişti.

Lolas, ayakta güçlükle duran adamı, omuzlarından tutup yönlendirerek yerdeki çay tepsisinin yanına oturttu. Blood da aralarına katılırken, yanlarına varmıştık. Kayalıklara çarpan sert dalgaların sesi ve rüzgarın gürültüsü, buraya apayrı bir hava katıyordu.

Lolas, bardaklara dumanı burnundaki sıcak çayını koyarken, Arvensis onun yanına, yere oturdu. Blood ile Arvensis'in arasına oturduğumda, "Sadece dinle" diye kulağıma hafifçe fısıldadı Arvensis.

Yüzünde buruk bir gülümseme vardı Blood'un. "Ölmek istiyorsan, daha acısız yöntemler denemeni öneririm."

Adam'ın gözleri kızarmış ve çokça ağladığını belli edercesine şişti. Üzerindeki kazağın yakası hafif yırtılmıştı, kendinden geçtiği bir anda böyle bir kazaya neden olduğunu düşünüyordum. Orta yaşlarda görünen adam, üzüntüden sarhoş olmuş gibiydi. "Acı çekmeden ölmenin bir yolu yok mu?"

"Hayır yok," dedi Lolas. Acımasız dürüstlüğüne karşın yüzünde anlayışlı bir ifade vardı. "Acı hayatın her evresinde var, doğarken, yaşarken ve maalesef ölürken. Yaşarken katlanamadığına, ölürken nasıl katlanacaksın? Acı.. Olmasaydı eğer, insan ölmeyi de seçmezdi ki, Oğuzcan."

Adının Oğuzcan olduğunu öğrendiğim adam, başını önündeki çay dolu bardağa eğdi düşünceli bir tavırla. İç çekti, omuzları çöktü, sanki dünyayı taşımaktan yorulup dinlenmek için durmuş ama dünyası elleri arasından kaymış. "Tek istediğim, yalnızlığıma ortak olacak biri."

Sakin bir tavırla, çayından bir yudum aldı Lolas. Bardağını tepsiye geri bırakırken, başını onaylamaz şekilde iki yana sallıyordu. "Herkes, yalnızlığını paylaşacak birini arıyor ama kimse o kişi olmak için çabalamıyor. Mesele kendini kurtarmak değil, sen zaten bataklığa saplanmışsın. Kimse kendini kurtaramaz. Mesele, kendini kurtaramadığın bu hayatta, başkasına can suyu verebilmekte. Kim bilir, belki o zaman başkası da seni kurtarmak ister."

"Bu sefer beni anlamıyorsun Lolas," dedi Oğuzcan elleriyle yüzünü sertçe ovalarken. "Aşk ve benzeri duygular, birine değil herhangi birine ihtiyaç doğuyor. Dediğin gibi başkalarına can suyu olmak için kendimden vazgeçiyorum ama bir işe yaramıyor."

"Doğru insana rastlamak sabır gerektirir."

"Sabretmek bana kaybetmekten başka bir şey getirmiyor."

"Yanılıyorsun, sabretmenin sonu her zaman aydınlığa çıkar Oğuzcan."

"Sen yanılıyorsun Lolas." Oğuzcan denilen adam, başını bir an olsun kaldırmıyordu. "Sabrederek bir çok karanlığa maruz kalıyor, dayanıyorsunuz ve bir anlığına aydınlık gördünüz diye sabretmeyi yüceltiyorsunuz.

Lolas, elini Oğuzcan'ın omzuna koydu. "Üzüntülerini bedeninden arındırmalısın."

"İyi de!" diye çıkıştı Oğuzcan. Kızarık gözleri tekrar dolmaya başlamıştı. "Üzüntülerimi bedenimden arındıramıyorum!" Başı hala eğikti, yüzünü kapatan ellerini kafasının üstüne çıkardı ve saçlarını çekiştirmeye başladı. "Arındırabilsem burada işim ne?!"

Blood, Oğuzcan'ın fütursuzca kendi saçlarını çeken elini tuttu ve kendi kendine daha fazla zarar vermemesi için şefkatli bir tavırla indirdi. "Bu dünya koca bir çocuk oyunu gibi, birinin kazanması demek diğerinin kaybetmesi demektir. Sürekli başkalarının kazanmasına izin verirsen, sürekli kaybeden taraf olursun. Bu yüzden sızlanmaya hakkın yok, kaybetmeyi kendin seçmişsin."

Blood'un, altında yaşanmışlıklarına dair çokça açıklık barındıran sözleri, Oğuzcan'ın başını nihayetinde kaldırmasını sağlamıştı. İçinde suçluluk duygusu oluşmuş gibi gözlerimizin içine bakmıyordu, başını kaldırmıştı kaldırmasına fakat gözleri hala yerdeydi.

"Beni kandırdınız." Ayağa kalkarken, hala hiçbirimizle göz teması kurmuyordu. "Kaybetmek belki benim seçimim ama aynı zamanda görevim de. Bu sefer sizin kazanmanızı sağlayarak yine kaybedeceğim. Bedelini de bir müddet daha yaşayarak ödeyeceğim. Yine de Lolas, bunun son olmadığını bilmelisin."

Bir anda esip gürleyen ve bir anda sakinleşip durgunlaşan fırtınalar misali, hiçbirimize konuşma fırsatı vermeden arkasına dönüp dengesiz adımlarla uzaklaşmaya başladı. Kimse arkasından seslenmedi veya ona son bir şey söylemedi. Belki de sessiz kalmanın, son sözü onun söylemesinin daha iyi olacağını düşünmüştü.

"Ben gidiyorum," diyerek ayaklandı Blood. Yüzündeki melankolik ifadeden, bu kısa muhabbetten hoşlanmadığı barizdi. Belki ona mazisini hatırlatmıştı, belki kapanan kapılarının tekrar açılmasına neden olmuştu. Ne olduysa, Blood'u da etkisi altına almıştı.

Geriye üçümüz kaldığımızda, Lolas'ın iç çekme sesi, kayalıklara çarpan dalgaların sesine karıştı. "Oğuzcan şairdir, acılardan güç alması buradan gelir. Onun anlayacağı şekilde konuşmaya çalıştım ama ne fayda eder?"

"Vazgeçmiş gibiydi," dediğimde, başını iki yana sallayarak düşüncemin doğru olmadığını belirtti.

"Onun buraya yirmi üçüncü gelişi. Ölmek için yirmi üçüncü teşebbüsü. Korkuyorum artık. Ölmeye kararlı birini vazgeçirebilirsin ama aynı kişiyi en fazla kaç kere vaz geçirirsin? Bir gün gerçekten kendine kıyacak ve ben onu ikna edemeyeceğim."

Arvensis, "İnanılmaz değil mi?" diye kulağıma doğru fısıldayarak sorarken, dünyada gerçekleşmesi imkansız bir şeye şahit olmuş gibiydi tavırları. Heyecanı ve mutluluğu, siyah rengine rağmen gözlerinin içinden okunabiliyordu. Birinin, canına kıymaktan vazgeçirilip hayata tekrar döndürüldüğü için değil, vazgeçirilme anlarına şahit olabildiği için mutluydu.

"İnanılmaz."

"Unutmayın," dedi yüzündeki gülümsemesiyle Lolas. "Dünya denilen bu bataklıkta, başkalarına yardım edebilmek asıl mesele."

"Doğru söylüyorsun Lolas," dedi ve ciddi bir havaya bürünüp bana döndü. "Kabul ediyorum."

"Ne?"

Kaşlarını kaldırdı. "Kabul ediyorum?"

Anlamayarak kaşlarımı çattım. "Neyi?"

"Size yardım etmeyi."

"Gerçekten mi?" diyerek sevinecekken bana o fırsatı tanımadı. İşaret parmağını sus dercesine havaya kaldırıp sevincimin kursağımda kalmasına neden oldu.

"Ama bir şartım var."

"Ne olursa yaparız."

"Bundan sonra," dedi ve kaderin birbirimize bağlanmamıza neden olan derin bakışlarını gözlerime çevirdi. Her göz göze geldiğimizde transa giriyormuş gibi bir hisse bürünüyordum ki onun gözlerinin derinliklerine bakarak bir ömür feda edebilirdim. "Sorduğum her soruya cevap vereceksiniz. Cevapsız kaldığım an çeker giderim."

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.