تخطٍ إلى المحتوى

ABİS

الفصل 2 · قراءة 11 دقيقة

ABİS

الفصل 2

2

Motorla Gökkuşağı'na döndüğümde aklımda Rüzgar'la konuştuklarımız dönüp duruyordu. Kalbim ve beynim, aralarındaki bütün bağlantıyı kesmiş ve yollarını ayırmışlardı. Artık hiçbir düşüncem, duygu barındırmıyordu.

"Ne zaman başlayacağız?"

"Çok yakında."

"Peki sana nasıl ulaşacağım?"

"Ben sana ulaşmak istediğim zaman ulaşırım. Sen sadece bekle."

Kafamı geri atıp derin bir nefes aldım. Sanırım şu an ciğerlerime dolan havaya ölümüne ihtiyaç duyuyordum. Hayatımda, geri dönüşü olmayan değişiklikler olacaktı. Buna kendimi hazırlamalıydım. Artık hiçbir şey eskisi gibi kalmayacaktı. Bundan emindim.

"Derin?"

Rabia'nın sesiyle irkilip kendime gelmeye çalıştım. Kendimi, annesinden gizli makyaj yapan ve sonra da yakalanan küçük bir kız çocuğu gibi hissetmiştim.

"Ne yapıyorsun burada?"

"Biraz hava almak için çıkmıştım," dedim ama demez olaydım.

"Geceden beri mi?"

Hay aksi. Uyanmış ve benim salonda olmadığımı görmüş olmalıydı.

"Evet," dedim bir şey çaktırmamaya çalışarak. Rüzgar'la olan meseleyi kesinlikle Rabia'nın dışında tutmalıydım. Onun bu işe karışmasını istemiyordum. Bu işin dipsiz çukuruna sadece kendim atlamak ve sonsuza dek orada kalan kişinin sadece kendim olmasını istiyordum. Rabia bana kafa sallayıp "Bugün Sude'yi okula bırakalım. Birkaç gün sürekli yanında olsak iyi olur. Geceden beri Deniz teyzeyi sayıklayıp durdu." dedi.

"Tamam." dedim ve spor salonuna doğru yürümeye başladım. Rabia arkamdan seslendiğinde durdum. "Ev işini ne yapacağız? Sürekli burada mı kalacağız?" diye sordu. Uyuşuk adımlarımla ona doğru dönerek kahverengi gözlerine baktım.

Henüz bu konu hakkında düşünmeye fırsatım olmamıştı. Ama şimdilik burada kalmaktan başka şansımız yoktu. "Şimdilik burada kalmaktan başka çaremiz yok. Halledeceğiz bir şekilde." Aklımdan geçen düşünceyi sözcüklere döktüm ve Rabia'yı arkamda bırakıp spor salonuna girdim. Bu konuyu kafama takmak istemiyordum çünkü zaten kafam fazlasıyla doluydu.

Uyduruk bir kahvaltı ve sabah rutinlerimizi hallettikten sonra spor salonundan çıkıp Sude'nin okulunun olduğu sokağa doğru yürümeye başladık. Çok fazla konuşmamıştık. Benim sebeplerim mâlumken onlar da sukûtta bana katılmışlardı. Ben böyle düşünürken Rabia birden yanıma sokulup "Çaktırmadan arkana bak," dedi. Hiç de çaktırmadan -bildiğiniz bodozlama- arkama baktım.

"İyiki çaktırma dedim ya."

"Niye ne oldu?"

"Şu adam bizi mi takip ediyor?"

Tekrar arkama baktım. Ama bu sefer çaktırmamaya özen gösterdim. Adamla göz göze gelince nedense tüylerim diken diken olmuştu. Kimdi bu?

"Neden bizi takip etsin ki? Sıradan bir adam işte," dedim omuz silkerek. Gerçekten de böyle düşünüyordum. Kim neden bizi takip etsin ki? "Anlamanın tek bir yolu var. Sen şu yoldan git," İlerki yolu gösterdi. "Bende buradan Sude'yle okula gideceğim. Bakalım hedef kim?"

"Ne gerek var Rabia?" Gerçekten ne gerek vardı böyle bir şeye? Kimsenin bizi takip ettiği falan yoktu. Ona itiraz etmek istedim ama yolun kalanını yalnız devam etme ve düşüncelerimin gezegenine ışınlanma fikri aklımı çeldi. "Hadi Derin yaa. Bilirsin bayılırım böyle alengirli işlere," deyip hunharca güldü. Rabia'ya gözlerimi devirip

"Tamam." dedim ve onun işaret ettiği yola doğru ilerledim. Rabia da Sude'nin koluna girip okulun yoluna doğru yürüdü. En son Sude'nin "Amacınız ne?" sorusunu duymuş çoktan gözden kaybolmuştum. Ellerimi cebime koyup istifimi hiç bozmadan dosdoğru yürüdüm. Arkama bakmak için çantama koyduğum cesareti bir türlü bulamıyordum. Nedense kalp atışlarım olağanın üstündeydi. Kendimi toplayıp bakmayı başardığımda adamın bana doğru geldiğini gördüm. Adımlarım benden bağımsız kalbimin ritmine uyarken kafam ikide bir arkaya dönüyordu.

Ben hızlandıkça adam da hızlandı. Adam hızlandıkça ben koştum. Ne oluyordu be?

Arkama baktığımda adamın da benle birlikte koştuğunu gördüm. Tamam. İşte şimdi gerçekten korkuyordum.

İri yapılı, benim gibi elli kilo bir kızın en az üç katıydı. Geniş kaslı omuzları, yere öz güvenle basan adımları vardı. Saçı sıfır kesimdi. Gözlerinin mavisi bırakın beni, kilometrelerce öteden görülebilecek kadar koyu ve keskindi. Takım elbisesi jilet gibi ve lacivertti. Sabahın köründe takım elbiseli bir adam tarafından kovalanmak ölmeden önce yapılacaklar listemde yoktu. Gerçi benim ölmeden önce yapılacaklar listem de yoktu! Korkudan saçmalama modum açılırken ilerdeki köşeyi son hız koşarak döndüm. Saklanacak bir yer bulmalıydım ama bomboş sokakta saklanabilecek tek yer gölgemdi. Onun dışında girebileceğim karınca deliği dahi yoktu.

Koşarken kafamı tekrar adama bakmak için geri çevirdiğimde adamı görememiştim. Takım elbiseli kel, görüş alanımı terk ettiği an olduğum yerde ani bir firenle durdum. Gözlerimle sanki duvarların ardını görebilecekmiş gibi baktım etrafa. Ama duvarlar dışında görünürde kimse yoktu.

Dakikalardır tuttuğum nefesi, rahatlamanın verdiği güven duygusuyla vücudumdan uzaklara attım. Ellerimi saçıma daldırıp saçlarımı da ufak bir el hareketiyle geriye ittim. Koştuğum yöne doğru yürümeye başladım. Hâlâ tetikte ve biraz gergindim ama önceki kadar korkmuyordum. Atlatmıştım sanırım. Hemen önümdeki köşeyi dönecektim ki birden boynuma bir el dolanıp beni kendine hapsetti. Bağırmaya bile fırsatım olmamıştı. Adam elini boğazıma daha da fazla bastırıp nefes almamı zorlaştırdı. Bir eliyle beni tutarken ötekiyle de sanırım telefonunu cebinden alıp birini aradı. "Abi kız tamam." dedi telefona. Telefondaki adam konuştu bir süre. Hızla telefonu kapatarak elleri arasında çırpınan bedenimi kendine çevirdi ve sırtımı sertçe duvara yasladı.

Takım elbiseli kel adam.

Şaşırdım mı?

Hayır.

Korkuyor muyum?

Muhtemelen.

Adam belinden silahını çıkarıp bana doğrulttu. Gözlerim kocaman açılmış göz bebeklerim korkudan gözlerimin mavisini siyaha boyamıştı. Adam telefonunu bana doğru tutup remimi çekti. Bu durum komikti. İçimden nedense deli cesaretiyle dalga geçmek gelmişti. Ölümden korkmuyordum. Ölüm, anneme giden yolumdu benim.

"Poz verseydim bari. Kötü çıkmışımdır," dedim. Korkumu sesimde gizlemeyi başarmışa benziyordum. Adam şaşırsa da belli etmemeye çalışıp lafı ağzıma sokuşturdu. "Merak etme. Fahişe seçmeleri için fazla cılızsın," dedi. Sinir kat sayım zirve yapıp şiddete dönüştü içimde.

"Sen ne diyorsun be?!"

Adamın karnına sağ ayağımla tekme attığımda dengesi bozulan keltoşun ters istikametine doğru koşmaya başladım.

"Vay be Derin. Neler yapıyormuşsun sen böyle? Bazen her şey cesaretle olur işte."

Kendi kendimi övme seramonim başladığında adam arkamdan hızla kendini toparlamış olacak ki iki el ateş etti. Durdum. Arkam ona dönüktü. Adamın hızlı adımlarla yanıma geldiğini hissettim. Bana ulaşınca kolumdan tutup beni kendine çevirdi ve hiç beklemediğim bir şey yaptı. Attığı tokat beni neredeyse bayıltacak derecede kuvvetli ve keskindi. Yere düştüğüm an sanki dünya alt üst oldu. Bilmediğim yerlerde depremler, ulaşamadığım hayallerimde fırtınalar koptu. Yanağımı soğuk zemine yaslayıp öylece durdum. Ayağa kalkmaya cesaret edemedim. Sanki adamın tokatıyla ruhum bedenimden uçup gitmişti. Acaba ölüm böyle bir şey miydi? Ben belki de şu anda gerçekten ölmüş olabilirdim. Düşündüğüm şey seslice gülmeme sebep olmuştu. O anda adamın bana baktığını hissettim.

"Delisin sen!" dedi adam sert ve keskin sesiyle. Adamın sesindeki iğneleme beni gıdıklamış gibi daha da gülüp "Sen hiç deli gördün mü?" diye sordum. Sesli sesli gülmeye devam ettim. Ama her an ağlayacak kadar da hazırdım. Adam bağırıp silahını bana çevirdi. "Sus!" dedi. "Sus yoksa sıkacağım." Ayağa kalktım ve adamın silahına doğru yürüyüp silahın namlusunu alnıma dayadım. Tehtitkar bir sesle "Sıksana," dedim.

Hey! Deli casareti! Bas git!

İç sesim isyan modunu alırken adama daha da meydan okuyan bakışlar attım. Kusura bakma iç sesim bugün olmaz. Bu gün hükümdar benim.

"Sıkayım öyle mi?"

"Hadi ama dostum. Sıkacağın falan yok. Boş yapıyorsun." diye içimden geçirirken adımlarımı adama yaklaştırdım. "Hı hı," deyip silahı alnıma daha da bastırdım.

"Tamam," Adam tetiği çekip üçten geri geri saymaya başladı. "Üç. Dur dediğin an dururum,"

"Elinden geleni ardına koyma." Şuracıkta ölsem kimsenin ruhunun duymayacağı bir sokakta olduğumu düşünmemeye çalıştım.

"Peki, İki..."

Yavaş sayıyordu.

"Hadi ya. Akşama kadar seni bekleyemem." dedim. Tamam kabul ediyordum. Ya deliydim, ya da... Ya dası yok. Bu yaptığımın delilikten başka bir açıklaması olamazdı.

"Bir."

Adam bir dediği an duyulan yüksek bir sesle eş zamanlı damlalar yüzüme çarptı. Gözlerimi o kadar sıkı kapatmıştım ki neler olduğuna dair tek bir fikir bile yürütememiştim. Sadece bacaklarımdaki gücü yitirip yerle buluşacağım o ânı bekliyordum. Ama bu bir türlü gerçekleşmedi. Gözlerim hâlâ kapalı bir şekilde dudaklarımı yaladım. Tuzluydu.

Ağlıyorsun.

Ağlıyorum.

Zekisin.

Biliyorum.

Gözlerimi yavaşça açtım. Gördüğüm manzara tuhaf ve ürkütücüydü. Adam tam da kafasından vurulmuş bir şekilde önümde upuzun yatıyordu. Kafasından akan kan bir adım ötemde göl olmuş artmaya da devam ediyordu. Bakışlarımı kısa süreliğine adamdan ayırdığımda bize doğru elindeki silahı beline sıkıştıran bir adet Rüzgar görmek beni daha da şaşırtmıştı. Dilim tutulmuş konuşmayı unutmuştum. Cidden ben neydim, burası kimdi?

Bakışlarımı tekrar yerde yatan adama çevirip gözlerimi dahi kırpmadan olanları seyretmeye devam ettim. Rüzgar önce adamın yanına giderek beline soktuğu silahı tekrar çıkardı ve eldivenleriyle silahı sildi. Ardından adamın eline yerleştirdi. Adamın duruşunda da ufak çaplı değişiklikler yapıp ayağa kalktı. Yanıma yaklaşınca gözlerimi yerdeki adamdan ayırmadan ondan uzaklaşmaya başladım.

"Derin,"

Rüzgar elini koluma koymaya çalışınca hızla elini iterek bağırdım. "Dokunma bana! Katil."

"Tamam. Tamam şimdi sakin ol ve derin derin nefes al."

"Ne nefesi yaa?! Çocuk mu doğuruyorum burada? Adamı öldürdün sen!"

"Onu vurmasaydım seni vuracaktı."

"Sanane! Sanane. Vursaydı. Sen neden karışıyorsun?"

"Derin iyi değilsin. Gel arabada su var." Bana tekrar dokunmaya çalışınca elini daha da hızlı ittim. "Uzak dur!" deyip kireç gibi olmuş yüzümle spor salonuna giden yola doğru koştum. Peşimden geliyordu. Elleri cebinde, adımları neredeyse o adamı vurduğu andaki kadar kararlı ve sertti. Bunu görmüyor, hissediyordum. "Derin bekle!" diye bağırdı arkamdan. Ama durmadım. Aksine ondan uzaklaşabilmek için olabildiğince hızlı koşmaya çalıştım. Hızlı. Daha hızlı...

Kaldırımdan caddeye fırladığım an bir araba freni karşıladı beni.

Eziliyordun aptal!

Şoför pozisyonunu hiç bozmadan bana bakarken benim de ondan aşağı kalır yanım yoktu. Tâki kolumu Rüzgar'a kaptırıncaya dek.

Rüzgar kolumu sertçe kavrayıp beni arabanın arka kapısına doğru sürükledi.

"Bırak!"

"Sus." dedi sakince ama sesi sabır diler gibi çıkmıştı. Kapıyı açıp beni arabanın içine itti. Kendimi koltuğa yerleştirdiğimde sertçe kapıyı kapattı. O da arabaya binince az önce neredeyse beni ezecek olan adam arabayı çalıştırdı. Bakın görün ki hayattaki şansım. Yağmurdan kaçarken doluya yakalandım. Adam, Rüzgar'ın arkadaşıydı. Benim yaşlarımdaki çocuk aynadan bana bakıp "Bu mu?" diye sordu.

Anlayamıyordum. Benim üzerimden ne gibi bir planları olabilirdi ki? Benim şu anda bu durumda olmamın nedeni neydi? Ergenlikten yeni çıkmış beynim bunu algılayamıyordu. Kafamı kaldırıp bakışlarımı aynadan bana bakan Rüzgar'ın kahvelerine diktim.

Belki de böyle bir adamsındır. Her şey senin istediğin gibi olmak zorundadır. Belki de sen istemedikçe kimse hiçbir şeyi anlayamayacaktır. Benim şu anda anlayamadığım gibi, kimse anlamayacaktır.

Rüzgar hâlâ bana bakarken yavaşça başını salladı. O anda garip bir durumun içinde kendimi tutsak gibi hissettim. Üzerimde tuhaf bir etki vardı. Rüzgar'a hesap sorma duygumu başka bir şeyler esir etmiş, öylece kalakalmıştım. Kendimi toparlamam ve mantıktı davranmam gerekiyordu ama benim aklımdan geçen şey, kapıyı açıp bir an bile düşünmeden atlamaktı.

Derin bir nefes alıp iğneleyici sesimle "Beni de mi öldüreceksin?" diye sordum. Bu sorumu Rüzgar da yanındaki çocukta garipsememiştiler. Göz bebeklerim hayretle büyürken bakışlarımı ikisinin arasında gezidirip durdum. Rüzgar arkasına dönüp "Sence öldürmek isteseydim bu yaşına kadar gelebilir miydin?" dedi ve önüne döndü. Yine beni kendi derin sorularıma hedef yapmıştı. İçinde bulunduğum duruma anlam vermek zihnime ağır gelmeye başlamıştı. Üstelik daha yolun başındaydım. Arkama yaslanıp spor salonuna yaklaşan arabada sesimi bile çıkarmadan bir an önce ineceğim anı beklemeye başladım. Aklımdaki sorular yetmezmiş gibi sanki git gide içinden asla çıkamayacağım bir bataklığa batıyormuş gibi hissediyordum. Nefesim kesildi bir an. Bakışlarımı öne çevirdiğimde Rüzgar'ın bana baktığını gördüm. Sanki onu suç üstü yakalamışım gibi çekti bakışlarını üzerimden.

"Ben burada ineceğim. Sen kızı spor salonuna bırak. Arkamızı temizlemem lazım." dedi arabayı süren arkadaşına. Çocuk kafa sallayınca hızla lafa atıldım.

"Sen nereye gidiyorsun? Cesedi mi kaldıracaksın? Polis ensene binerse intikam işine hapiste devam edersin."

"Durumu çabuk kabullendin, güzel." dedi kan donduran bir keyifle. Araba durunca da hızla indi. Öylece kalakalmıştım.

Arkama yaslanıp düştüğüm şu duruma iç geçirdim. Neden duruyordum? Neden susuyordum? Gayet de gidip bu cinayeti polise ihbar edebilirdim. Ama etmiyordum.

Spor salonuna gelince arabayı süren çocuğa tek kelime etmeden indim arabadan. Bir an önce yalnız kalıp yaşadıklarımı sağlıklı bir şekilde akıl süzgecimden geçirmem bazı kritik kararlar almam gerekiyordu. Spor salonuna doğru yürürken çocuğun da arabadan indiğini fark ettim, durdum. Ona doğru dönüp neden hâlâ gitmediğinin cevabını almak istercesine baktım yüzüne. Ama o bakışlarımı anlamadı ve bana doğru gelmeye başladı. Spor salonuna bakarak "Güzel mekanmış," dedi. Bakışları hâlâ spor salonundaydı. Ben de spor salonuna baktım.

"Eskiden güzeldi."

"Hâlâ güzel."

Bakışlarımı spor salonundan çekip ona baktım. "Anlayacağını sanmıyorum." dedim kaşlarımı çatarak. "Biliyorum." dedi ve sanki bu önemsiz bir detaymış gibi omuzlarını silkti. "Neden hâlâ buradasın?" diye sordum. "Gitsene artık."

"Çok kabasın."

"Açık sözlüyüm sadece. Gider misin artık?"

Çocuk tam bana cevap verecekken Rabia'nın sesini duydum. Hangi ara gelmişti bu kız yanımıza?

"Derin?"

Rabia'ya baktığımda bakışlarıyla çocuğu gösterip "Kim bu?" diye sordu. Ne diyeceğimi düşünürken çocuk elini kaldırıp Rabia'ya uzattı.

"Ben Toprak."

Rabia çocuğun havadaki elini sıkmakta biraz kararsız kalsa da kabalık etmeyip çocuğun elini sıktı.

"Rabia."

"Rabia, güzel isim," dedi Toprak gülerek. Bir şey mi kaçırdım ben?

"Eveet," dedim kelimeleri biraz uzatarak. "Toprak da şimdi gidiyordu zaten." Toprak bana bakıp sırıttı. "Gidiyormuşum," dedi Rabia'ya. "Görüşürüz." Toprak'a hiç bir şey söylemeden Rabia'nın koluna girip onu spor salonuna çekiştirdim. Bu karşılaşma olmasaydı çok daha güzel olabilirdi.

Güzel mi?

İç sesim her zamanki açık sözlülüğüyle belirmeye başlamıştı yine kafamda. Onun yüzünden gerçeklerden yemediğim tokat kalmamıştı.

"Ya Derin neden çekiştiriyorsun?" diye çıkıştı Rabia bana. Kolunu sertçe benden çekip kurtardı. Evet. İşte şimdi başlıyorduk.

"Kimdi o çocuk?"

Sessizlik.

"Biz ayrıldıktan sonra o adam senin peşinden geldi. Ne oldu?

Yine sessizlik.

"Derin cevap verecek misin kardeşim? Neler oluyor?"

Tamam anlaşıldı. Rabia'dan bir şey saklamam imkansızdı. Elini tutup onu koltuğa doğru götürdüm. Karşılıklı oturup ona olan biteni noktası ve bol soru işaretleriyle anlatıp vereceği tepkiyi bekledim. Ama fazla büyük bir tepki vermemişti. İnanmamış mıydı acaba?

"Sana söylemiştim." dedi.

"Anlamadım?"

"O adamın bizi takip ettiğini," diye açıkladı cümlesini.

"Rabia, konumuz o adam mı?"

"Değil. Değil biliyorum ama seni o adamdan Rüzgar dediğin adam kurtarmış,"

"Evet, o adamı vurarak."

"Neyse ne! Rüzgar adamı vurmasaydı o seni vuracaktı."

"Blöf yapıyordu sadece, vurmayacaktı."

"Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Kafana silah dayamış adam."

"Yine de bu çok yanlış Rabia. Benim gözümün önünde bir cinayet işlendi ve ben susuyorum. Omuzunda çok ağır bir yük var. Sence de polise gitmem gerekmiyor mu?"

Rabia başını iki yana sallayıp "Hayatını kurtaran adama teşekkürün böyle mi olacak? Onu ihbar ederek mi?" Rabia'nın söylediği şey bir yandan mantıklı gelirken öte yandansa tamamen mantık dışı gibiydi. Onun tek önemsediği bendim. Aklım allak bullakken derin bir nefes verdim. "Ya neden anlamıyorsun Rabia. O adam bugün o sokakta böcek öldürmedi. İnsan öldürdü ya. İnsan!"

"Bir daha Rüzgar denen adamı görmezsin olur biter."

O an aklımda yankılanan tek bir cümle vardı. İntikam istiyorsam Rüzgar'ı tekrar görmeliydim.

Ve işte o gün, hikayemizin karanlığa battığını biz asla anlayamadık. Güzel şeyler olacağına inandığımız o günün sonucunu hiçbir zaman düşünmemiştik. Evet. Belki güzel şeyler olmuştu. Ama her güzel şey, hep güzel kalmazdı. Kalmadı da.

نهاية الفصل

5 تعليق