تخطٍ إلى المحتوى

444

الفصل 1 · قراءة 10 دقيقة

444

الفصل 1

Bileğime gelen tekme darbesi ile elimde sıkı kavradığım hançer benden çok uzak bir taraf savrulurdu. Tekmenin verdiği acı ile dizlerimin üzerine çöküp diğer elim bileğimi kavradı. Ağzımdan bir inlemenin çıkmaması için kendime fazlasıyla direnip çöktüğüm yerden kalktım. Tekme yediğim sol bileğimi bırakıp karşımdaki koca adama doğru hızla hareket edip sağ kroşe ile çenesine vurmam ile şaşkınlıkla geri geri savrulurken kendine gelmeden yerde güneşin üzerine dokunması ile parlayan gümüş hançerime doğru hareket ettim. İşimin bittiğini sanan Sandez bir süre sonra hançere koştuğumu fark etmiş olacak ki ayak bileğime dolanan el ile toprak zemine serildim. Ağzıma gözüme giren kumu görmezden gelip yattığım yerden geri baktım. Sandez ağzında akan kanı umursamadan bana kanlı dişleri gülümsüyordu. Yüzüstü yattığım yerden tam dönüp gülen suratına boşta kalan ayağımla tekme attım. Botumun izinin yüzüne damgaladığıma emin olan bir gülüşle elinden kurtulup birkaç metre önümde duran hançerime sürünerek de olsa ulaşıp elime aldım. Hala yerde olan Sandez'i fırsat bilip doğrulup üzerine koştum. Üzerine çıkıp yüzünü tuttuğu ellerini bacaklarım ile sabitleyip sağ elimde tuttuğum hançeri boynuna bastırdım. Acı dolu yüzü burnundan akan kanı görmek yüzümü gülümsetti.

Ben kazanmıştım!

Dövüştüğümüz yerde yalnız olmadığımız hatırlatan alkış sesleri beni kendime getirdiğinde Sandez'in boynundan hançerimi çekip üzerinden kalktım. Çevremizi saran her renkte teni, kanatları ve gözleri olan benim gibi savaşçı elfler ellerine tuttukları ok ve hançerlerini yukarıya kaldırmış bize özgü sesler çıkarıyor zafer şarkıları söylüyorlardı.

Kalabalığın üzerinden gösterişli kırmızı koca kanatlı siyah cübbeli Yüce Markinsler yaşlı suratlarına yakışmayan gülümseme ile önümde toprağa ayak bastılar. Kırmızı koca kanatlarını sergilemeyi her zaman tercih eden Ulu Önderin çırakları siyah cübbelerinin önünde iki pençeli ellerini birleştirdi. Elimdeki hançeri belimdeki kılıfına sokup onlar gibi ellerimi birleştirip kafamı hafifçe önlerinde eğdim. Selamlaşma faslını bitirince gelen üç Markins'in biri öne çıkıp elini kaldırdı ve halkın sessizliğini sağladı. Arkasına dönüp diğer arkadaşlarına bakıp kafa sallayınca kanatları biranda yok oluverdi. Arkamdaki hareketlilik ile Sandez ayağa kalkmış beyaz gömleğinin kana bulanışını takmadan Yücelere selam verip geri geri giderek halkın arasından geçip kayboldu. Bu onun için büyük biri utançtan bile fazlaydı. Bir kıza yenilmenin ve yeni rütbenin benim gibi bir çaylağa kalması egosunu fazlası ile zedelemişti. Yeni bir rütbe için artık beş sene daha bekleyip her gün çalışması gerekecekti. Yenilen ben olsaydım beş sene daha bu duruma katlanabilir miydim emin değilim. Ellerimi arkamda bağlayıp Yüce Markins'in konuşmasını dinlemeye başladım. Gururluydum hem de daha önce hiç olmadığım kadar gururlu. Konuşmasının bitimiyle yanıma daha da yaklaştı ve gülümseyen yüzüme bakıp ellerini kaldırıp başımı tuttu. Halk sessizlikle Yüce'nin ayin ve yükseliş törenini dikkatle izliyordu. Aralarında kıskançlıkla bakan her renkteki gözleri üzerimde hissedebiliyordum. Gözlerimi yumup vücudumun her yerinde her damarda gezen büyünün keyfini çıkarıyordum. Markins fısıltı halinde dudaklarını oynatışını duyuyordum ve konuşmayı bitirdiği an vücudumda dolanan büyü dayanılmaz bir acıya yerini bırakmıştı. Acı ile ayaklarımın titremesini engelleyemedim ve yere düşmemek için kendimle savaşın içine girmiştim. Sıkıca başımı tutan yaşlı adam sanki benimle acı çekercesine bağırmaya başladı. Gözlerimin ve sırtımda dayanılması güç acıya daha da fazlası eklenip çığlıklar atmama neden olmuştu. Açamadığım gözlerim ile ellerimi kaldırıp Markins'in kollarını bulup tutundum. Bunu kesmesi için yalvarmaya bile hazırdım ama ölüm kadar fazla olan hissiyat ve ağrılar konuşmamı engelliyor sadece karşımdaki adama tutunmama izin veriyordu. Bayılmam an meselesiydi artık, ellerimi serbest bıraktım acının beni uyuşturmasına izin verdim. Yüce'nin beni aniden bırakması ile dermanı kalmayan, artık hissetmediğim ayaklarım beni yere yığdı. Hala kapalı gözlerimi açmaya ne cesaretim ne de gücümün kalmaması beni karanlığın içine çekmesine izin vererek kendimi bıraktım.

**********

Sırtımdaki acı ile inleyerek gözlerimi açtım. Hala vücudumda hissettiğim büyü ve verdiği sızı yerimde doğrulmama karşı çıkar gibiydi. Yattığım odaya baktığımda kendi odamda olduğumu anlamam çok uzun sürmedi. Yavaşça ayaklarımı yataktan sarkıttım ve ellerimle kendime destek vererek kalkmaya çalıştım. Doğrulduğumda yatağımın yanında beyaz duvara elimi koyup destek alarak yavaş adımlarla banyoya gittim. Yediğim tekme ile sol bileğimdeki morlukları görmezlikten gelmek fazlasıyla güçleşmiş olsa da elimi yavaşça kapıyı açamaya zorladım. İçeriye girip sol tarafımda duran lavaboya ulaştım. Aynadaki yansımanın bana ait olduğuna inanmaya çalışarak gözlerimdeki değişime bir süre dalıp gitmeme neden oldu. Hayatım boyunca sarı olan ailemden aldığım, alışık olduğum renk yoktu artık. Gözlerim fazlasıyla parlak görünen bir mordu. Bu renk için yıllarca çalışmış fazlasıyla zaman harcamıştım ve artık...benimdi.

Lavabonun yanlarına destek için koyduğum ellerimi çekip musluğu açtım. Ellerime dolan soğuk suyu yüzüme bastırıp çektim. Aynaya tekrar baktığımda bugün aldığım acıya fazlasıyla değdiğinin artık yeterince bilincindeydim. Yüzümde oluşan küçük bir gülümseme ile fısıldadım.

"Sendimenta tersim".

Sağ gözümün altında sarımsı güneş simgesi yavaşça belirmeye başlayınca içimdeki oluşan heyecan katlanarak kendimi daha iyi hissetmeme neden oluyordu. Yüzümde akan su damlacıklarını umursamayarak doğruldum. Ben artık bir asker değildim. Kimsenin emri altında iş yapmak zorunda olmayacak kendime ait askerlerim ve bir ordum olacaktı. Bunun yanında rütbemin yükselmesi ile ekstra hediye olarak sadece gözlerimin rengi değişmemişti. Baştan aşağı her şeyim değişime karşı gelememişti. Büyü gücümün fazlasıyla arttığını damarlarımda gezinen ve kullanmam için delirircesine hareket edişini hissediyordum. Çevikliğim ve acı kat sayımın arttığını ayin ile fark etmiş olmam bu dönüşüme katlanmama olanak sağlamıştı. Mor gözlerime bakmayı bıraktığımda hilal şekli yavaşça kaybolmaya başlamış gizlenmişti. Banyodan çıkıp odamdaki pencerenin kenarına gittim. Camı açıp karşımda duran ormanın içinde parlayan küçük ışık süzmelerini izlemeye başladım. Bahar gelmiş ve her zaman yeşil olan ağaçlarımızın arasında açan çiçeklerin kokuları burnuma kadar rüzgârla beraber gelmişti. Baygınken annemin üzerime giydirdiğini düşündüğüm beyaz geceliğe baktım. Beyaz rengi ne kadar sevmediğimi bildiği halde annem sayesinde dolabımdaki günlük kıyafetlerim hep beyaz ağırlıktaydı. Saflığı ve temizliğin anlamı olan bu renk elleri her zaman kana bulanan bir elf için fazla ağır bir renkti. Annem ise hiçbir zaman bir savaşçı olmamı istememişti. Benim yaşımdakiler çoğunlukla evlenmek için güzel görünmek amacı haricinde bir dertleri yoktu. Her zaman o kızlar gibi olmam için uğraşan annem beni onlara benzetmek için elinden geleni yapsa da hayalimden vazgeçirememiş abim gibi bir savaşçı olmamamı engelleyememişti. Gözüm bu düşüncelerin arasında bir parşömene çizdiğim aile resmimize takıldı. Annemin kucağında olan küçük kız kardeşim Derty babamın elini tutan ben ve annemin yan tarafında duran ağabeyim Masert. Mutlu günümde hüzünlenmek tam bana göre bir şeydi zaten. Parşömenden kafamı çevirip son bir kez bahar kokusunu içime çekip yatağıma geçtim. Birkaç saat sonra günün doğacaktı ve az da olsa biraz daha dinlenip güne daha enerji dolu başlamaya kararlıydım.

Uyanıp dün akşam odama bırakılmış yeni üniformalarımı giydim. Altımda vücudumu sıkıca sarmalayan siyah bir pantolon üstümde ise yine siyah ceket içinde güzel uyumlu bir siyah atlet giymiştim. Havanın ısınması ile pencerede ötüşen kuşların sesi beni güne başlarken daha da keyifli yapıyordu. Tek sorun sırtımdaki sızıydı ve onu da dert etmeyerek göz ardı ediyordum. Salondan gelen pata küte seslerle Derty'nin uyandığını anlamak çokta güç değildi. Masanın üzerinde duran hançerimi kılıfına sokup ok ve yayımı sırtıma taktım. Kapıyı açmam ile Derty'nin ayağımın dibine yığılması bir oldu. Daha 6 yaşında olmasının yanında bu kadar meraklı ve haylaz bir çocuk olması başına büyüdüğünde büyük dertler açabileceğinin fragmanı gibiydi. Yerde duran kardeşimi kaldırıp dizlerimin üzerine çöktüm ve boylarımızı eşitledim.

"Beni mi dinliyordun sen?" dedim kollarını tutarak.

Mahcup bir gülümseme ile yüzüme bakıyordu. Kafasını hafifçe aşağı yukarı sallayıp ellerimden kurtulup kaçtı. Onu rahat bırakıp dışarıda olduğunu tahmin ettiğim annemin yanına gittim. Kapıyı açtığımda üzerinde yaşadığımız ağaca dönmüş fısıltı ile bir şeyler söylüyordu. Elleri ile tutunduğu ağaç dallarından akan mavi akım büyü yaptığının gösteriyordu. Beni görür görmez işini yarım bırakıp yanıma geldi. Üzerinde bulunan yeşil kıyafetler ve sarı gözleri ile gülümseyerek bana baktı.

"Fazla güzelsin. Daha öncede güzeldin ama şimdi gözlerin çoğu şeyi değiştirmiş gibi." dedi.

Elini uzatıp gözümün altını okşadı. Güneşin ortaya çıktığını görmesemde hissedebiliyordum. Tebessüm edip elinin üzerine elimi koydum.

"Anne gitmem gerek bugün ilk günüm ve geç kalmak istemem."

Konuşmamızı kısa kesmek zorundaydım çünkü sonunun nasıl biteceğini biliyordum. Konu dönüp dolaşıp abime geliyordu. Savaş için gittiği yerden gelmeyen ve artık ölümünü kabullendiğimiz bir evlat.

Annem elini çekip kafasını hüzünle salladı. Sessizce yanından ayrılıp evin sonunda gelip ağaçtaki evimizden aşağıya atladım.

Benim gibi erkenci olan halkımızdan birkaç kişi beni görünce gülümseyip önümde ellerini birleştirdiler. Ordu kutsaldı ve içinde barındırdığı hangi türden elf olursan ol saygındı. Halk onları güvenliğini sağladığı ve savaşta sırf onlar için kanın son damlasına kadar savaşacağını bildikleri için desteklerdi.

Kafamı kaldırıp ağaçlardaki büyüklü küçüklü evlere baktım. İçinde yaşayan elferin sesleri aşağıya kadar geliyordu.

Yan tarafımdan gelen ıslık sesi ile evlerden kafamı kaldırıp elini sallayan Klosi'ye döndüm.

Kısacık kızıl saçlarının altında fazlasıyla belirgin mavi gözleri dikkat çekiyordu. Üzerine giydiği kısa grimsi bir atlet ve altında kısa bir şort teninin yeşilimsi rengini daha da ortaya çıkarmıştı. Yüzündeki gülümseme ve saçtığı enerji her zaman bulaşıcıydı ve daha kızın yanına gelmeden bile gülümsemeye başlamıştım.

"Kazandığın ünvana göre fazla sakinsin Minyadora. Yoksa Markins yeni gücünü sana verirken yaşlılığından bazı şeyleride mi yanlışlıkla sana aktardı."diyip kahkaha attı.

" Kes şunu Klosi! "diyip onunla gülerken koluna doğru vurdum.

" Gözlerin beni fazla etkilediğini eklemeden edemeyeceğim. Sana ayrı bir hava kattı. Sanki daha mı çekici oldun ne. Bi etrafında dönsene Minya. Popon falan daha bi seksi gibi hmm. " dedi dalga geçerek.

Gözlerimi kısıp konuşmaya başladım.

"Daha büyümü ve gücümü deneyecek bir nedenim olmadı ama senin üzerinde bir kaç deneme yapmama kimsenin bir şey diyeceğini sanmıyorum Klosi. Hah ne dersin? İlk olarak şu şom ağzınla başlayabiliriz. Böylece şapşal şapşal konuşmaların yüzünden etraftaki elfler bize bakmayı bırakır." elimi kaldırıp sanki bir şeyler yapacakmışcasına bekledim.

Yeşil gözlerini kocaman açıp gülümsemesi az da olsa soldu. Biraz gerileyerek temkinli bir şekilde konuşmaya devam etti.

" Yani seni bilmem ama konuşmalarımı ilgi çekici bulanlar da var. "dedi ve tek kaşını kaldırıp bir elini çıplak beline koydu. Gözlerini benden çekmiş arkama odaklanmıştı. Baktığı yere merakla döndüğümde benimle aynı rütbede olduğunu mor gözlerinden anladığım iki elf birbiriyle konuşuyordu. Üniformalarının içinde fazlasıyla cüsseli görünen biri sarımsı diğeri Klosi gibi yeşile çalan rengi ile fazla ilgi çekici olduğunu söyleyebilirdim.

Klosiye dönüp konuşmaya başladım.

"Bugün ilk günüm ve ilk günden senin işlerine bulamayacağım haberin olsun. Hem artık gitmem gerekiyor Komutan Helsey'i bulup kuracağım ordu için bir askeri liste almalıyım. İşim fazla çok." dedim ve ellerim sırtıma yandan astığım ok ve yay çantamın iplerine tutundum. Fazlasıyla gergindim ve bir o kadar heyecan dolu.

Klosi sanki dediklerimi hiç dinlememişçesine tepki vermeyip elimi tuttu ve gözüne kestirdiği elflerin yanına sürüklemeye başladı. Ne kadar ikna etmeye çalışsamda boşuna olduğunu bildiğim için sadece gözlerimi devirmek ile yetindim.

"Merhaba çocuklar. Bakın bu Minya ve artık sizinle aynı rütbede. Ee siz ne zamandır bir ordu yürütüyorsunuz? Sanki seni daha önce dövüşürken görmüştüm." dedi ve kendi gibi yeşilimsi elifin koluna girdiği gibi diğerinden uzaklaştırarak konuşmaya devam etti.

Çocuklar ne olduğunu daha anlayamazken yaşadıkları ilginç olay ile ayrı düşmüşlerdi. Yanımda kalan sarı tenli olana gülümseyip konuşmaya başladım.

"Konuşmanızı böldüğümüzün farkındayım ama durduramadım."dedim kollarımı bağladım ve Klosi ile çekiştirdiği çocuğa baktım.

" Hep böyle midir? " gülümseyerek benim gibi kollarını bağlamış sarı elf.

Hareketi ile kollarındaki kasların dışarıya fırlaması ne kadar dikkatimi çeksede ona bakmaktan kendimi alıkoyup önüme döndüm. İlk günden biri ile yakınlaşmak ne kadar tehlikeli olacağını bilemezdim. Başımı sallayıp gülümsemekle yetindim.

"Bizden olduğuna göre gitsek iyi olur galiba. Helsey tüm ordu komutanlarını yanına çağırdı. Nede olsa baharın başlangıcı yeni orduların düzeni ve yenilenme demek." dedi.

"Olur ama arkadaşın nolucak? Beklemen gerekmez mi?" dedim.

"Başının çağresine bakar." dedi ve çarpık gülümsemesi ile mor gözlerinden bir parıltı geçti.

Sarayın sağ tarafında kulede olan üssümüze doğru sessiz bir yürüyüş halindeydik.

"Adın ne?" diye sordum sessizliği bozarak.

"Bannet seninde Minya değil mi?" dedi.

"Minyadora."dedim.

Konu bulmak sıkıntı değildi ama yeni insanlarla tanışmakta Klosi kadar ustalaşmışta olduğum da söylenemezdi.

On dakikalık bir orman yürüyüşü ardında karşımızda yükselen saray kapılarının yanından geçerek kuleye ve koskoca savaş eğitimi alanına geldik. Bizim gibi mor komutanlar yani Termon olanların beklediği bir alan ve diğer alt kadememiz olan sarı ve yeşil asker olan Fartey ayrı ayrı yerlerdeydi. Diğerlerinin yanında yerimizi alıp Bannet ile birbirimize sessiz bir veda edip kalabalığın arasına karıştık.

Helsey'in yaptığı duyurular yeni ordu ve bölge listeleri yavaşta olsa öğlene kadar okunmuş kimin hangi bölgeye gideceği belli olmuştu. Ellerinde tepsi ile bir sürü parşomen ve kalem taşıyan mavi gözlü Girtinyan hizmetli efler teker teker kağıtları almamızı sağladı. İçinin boş olduğunu bildiğim kağıdı bir hafta içinde yüz asker adı ile doldurup geriye verecektim. Ordumu kurmam için sadece bir haftam vardı. Bunu yapabilmek için bu yaşıma kadar eğitim almıştım ve artık öğrendiklerimi sergilemenin zamanı gelmiş çatmıştı.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.