“Bana ders vermek zorunda değilsin.”
“Değil miyim?” diye sözünü kesti, Tekin Amcam. Bu süreçte kaşlarının çatıklığını derinleştirerek dirseklerini diz kapağına yerleştirmişti. Biraz daha anneme doğru eğilince Tekin Amcam’ın öfkesini kontrol etmeye çalıştığını anlayabilmiştim. “Değişeceğine inanmıştım, Gülseren. İyi olacağına… Hayatında artık iyi bir şeyler yapabileceğine…”
Annem bakışlarını amcamdan kaçırdı. Omuzları belli belirsiz çökerken kafasını sağa sola sallamıştı. “Bunu burada konuşmayalım.”
“Ondan mı çekiniyorsun?” diyerek bir eli beni işaret etmişti, ama hâlâ bakışları annemin üzerindeydi. “Gerçekten bilmediğini mi sanıyorsun?”
“Tekin…” Bu seslenişte annem tükeniyor gibi gözlerini yummuştu. “O daha bir çocuk.”
Amcam tıslayarak gülümsedi. “Ne yazık ki sen de öylesin.”
Tekin Amcam ayağa kalktığı gibi direkt yanıma gelmiş ve elimi tutmuştu. Beni de ayağa kaldırdığında annem kaşlarını çatarak üzerimize doğru yürümüştü. “Onu nereye götürüyorsun?”
Omzunun üzerinden anneme bakarak, “Evime,” dedi. “Biraz yalnız kalıp düşünmen daha iyi olacaktır.”
Annem bir şey demedi. Daha doğrusu diyemedi. Onun yerine dudaklarını sertçe birbirine bastırmış ve gidişimizi izlemişti. Tekin Amcam eline aldığı ceketime kollarımı geçireyim diye bana doğru tutmuştu. Kollarımı ceketime geçirir geçirmez düğümlerini benim için iliklemeye başladı. O işini bitirince ayakkabılarımı giyinip onunla birlikte evden çıkmıştım. Yola koyulduğumuzda Tekin Amcam oldukça sessizdi. Karanlık caddenin sokak lambaları eşlik etti yolculuğumuza. İçeriye süzüldü. Kafamı yasladığım koltukta onları takip ediyordum. Belki hemen onun ardında saklı kalan düşüncelerimi…
Dediğim gibi, amcam da biliyordu Ogün Enes’i. İlişkimizin bitme sebebini anlatmamış olsam da çat patta olsa fark edebilmiş gibi ikimizi de savunmaktan geri kalmazdı. Severdi Ogün’ü. Kim sevmezdi ki onu zaten. Bir gülümsemesi yeterdi, kalbimdeki buz bağlamış şeyleri çözebilmem için… Kimseyi kırmazdı kolay kolay. Tekin Amcam ailecek bir şey yapacağımızda onu da çağırırdı. Ogün’ün işi olsa da allem eder kallem eder yine de gelirdi yanımıza.
Ruhu güzel adamdır, Ogün Enes.
Sevdi mi sessiz sever, sırf incinmesin diye okşamaya bile kıyamazdı karşısındakini…
“Bak, Mısra…” diye derin bir iç çekmişti amcam. Bakışlarımı ona çevirdim. O ise daha çok huzursuzca kaşlarını çatmış bir şekilde ilerlediğimiz yolu izliyordu. “Üstünden çok zaman geçmiş olsa da, ikiniz için çok ağır bir kayıp verdiniz. Gülseren’e de, sana da, çok fazla değer veriyorum. Ve bil ki sizin asla üzülmenizi istemem. Ama annen yanlış kişilerde, çok öncesinde kardeşimde tatmış olduğu duyguyu yeniden yaşayabileceğine inanıyor. Ona çok kızma. Sakın uzaklaşayım deme. Bu boşluğu bilirim. Nasıl toparlanabileceğini de… Bence az çok sen de bizim dilimizden anlıyorsun.”
“Anlıyorum,” demek istedim. “Acısını biliyorum.”
Ama sadece istemekle kalmıştım. Bakışlarımı ondan alıp boşluğu izlemeye başladığımda bunu anlamıştım. Ben, dilim dönse dâhi kendimi anlatmakta güçlük çekiyordum. Kayboluyordum. İlk kendimden başlayarak her şeyi yitiriyordum… Onu… Yitiriyordum.
“Mısra…”
Bakışlarımı ona çevirdiğinde bu sefer göz göze gelmiştik. “Duydum.”
Bu sözden sonra hafif çatık olan kaşlarım kendiliğinden çözüldü. Nasıl bir tepki vereceğimi bilememiştim. Dudaklarını birbirine bastırıp keskin soluğunu dışarıya saldığında, bir yandan da kafasını sağa sola sallıyordu. “Aynı acıyı tadıyorsunuz. Kör bir adama alfabeleri öğret, sonra da onları nasıl yazabileceğini… Ancak o zaman çözülür, bu adaletsiz dövüşün denklemi…”
Ellerimi kaldırıp, “Çok umutsuz,” diye ona dert yandım. “Artık vazgeçmiş bir durumda.”
“Sen de öyle değil miydin?”
“Ama bu farklı…”
“Neresi farklı?”
“Bana inanmıyor! Bize inanmıyor!”
Amcam durgunlaştı. Bakışlarını benden alıp bir süre öylesine etrafına bakındı. Ardından ilerlediğimiz caddenin karanlığında boğulacağım bir cümleye giriş yapmıştı: “O halde elini çabuk tut, çünkü onun boşlukta olduğunu gördüm.”
Binalar üzerime yıkılmaya başladı.
“Ruhsuz gibiydi. Hem ağlayacak, hem de duygusuzluğuyla körelecek gibiydi.”
Hepsinin altında kaldım.
“Eski Ogün yoktu karşımda. Bomboş bir bedenle konuşuyordum sanki. O kadar uzaktım ki çocuğa, sıktığım omzun ona bir şeyler katmadığını fark edebildim.”
Ölüm bile can çekişmemi ister gibi gelmez olmuştu yanıma.
“Dediğin gibi, bir şeylerden vazgeçmiş olabilir, hatta buna kendisini zorlayabilir ama hiçbir insan daha öncesinde koruyup kolladığı bir inancını asla tam olarak yitiremez, Mısra.”
Fakat daha sonra karanlık caddenin içinden üzerime doğru gelen bir şey gördüm.
“Bu yüzden ondan önce sen var olduğun kalıba inan. Sonra ise ona tek ihtiyacı olduğu şeyi ver.”
“Gündüzleri…” diye ellerimi hareketlendirdim. “Şimdi gecelere sığınıyor.”
“Her zamanki gibi desene şuna…”
Kafamı salladığımda belli belirsiz gülümsemişti amcam. “Bir de olaya şu yönünden bakalım. Belki de gecelerden çok, sessizliği seviyordur.”
Elini uzatıp altında kaldığım binaların içinden çıkardı beni.
“Sen gibi…”
Gülümsedim, gözlerimi sakin bir şekilde yumarken. Karanlık caddenin içinde göz göze geldiğim şeyin ne olduğunu biliyordum. Çünkü bunu daha öncesinde de yapmıştı. O, ölü toprakların içinde dirilip hapsolduğum kasabaya gelen adamdı…
Amcamın evine gittiğimizde, her zaman olduğu gibi darmadağınık salonuyla karşılaşmıştım. Artık kendime ait olduğunu düşündüğüm oturma odasına geçiş yaptığımızda, amcam çekyatı benim için açmış ve hazırlamama yardım etmişti. Daha sonra yan yana oturduk. Sohbet ettik. Arada dayanamayıp uzanarak saçlarımdan öptü beni. Ona hiç söylememiştim ama amcamın bu hareketi bana hep babamı hatırlatıyordu. Bu yüzden severdim saçlarımı öpmesini…
O anlattı. Ben dinledim. Ben anlattım. O nasihat verdi. Ağlayacak gibi oldum bazen. Sarıldı. Sırtımı sıvazladı. “Geçecek,” dedi. “Her şey çok güzel olacak…”
Sonra ışığı söndürüp iyi geceler dilemişti bana. Kapıyı kapattığında, karanlık odanın içinde, bir süre sadece tavanı izlemiştim. Daha sonra uzanıp çantamın yanına koyduğum telefonu elime aldım ve mesaj panosuna girdim.
MISRA: Ogün, hatırlıyor musun?
MISRA: Sahile gittiğimizde bana iğrendiğim şeyi yedirmiştin.
OGÜN: Midye.
MISRA: Evet, işte ondan…
MISRA: Ama tadı güzeldi ve bir tane daha denemek istemiştim.
OGÜN: Bunun sonu nereye bağlanacak merak ediyorum.
MISRA: J
MISRA: Diyorum ki kulaksız, sayende korktuğum şeylerin aslında o kadar da kötü olmadığını fark edebildim.
OGÜN: Zaten korktuğun şeyler kötü değildir, bacaksız.
OGÜN: Bizim hayallerimiz ürkütücü…
MISRA: Hayallerimi değiştiriyorsun.
OGÜN: Biliyorum.
MISRA: Güzelleştiriyorsun.
OGÜN: Farkındayım.
MISRA: Bunu seviyorum.
OGÜN: Ama adı üstünde…
OGÜN: Onlar sadece bir hayal.
MISRA: Bir daha hayal kurarsam…
MISRA: Seninle bir midye daha deniyor olacağım.
OGÜN: İğrenerek.
MISRA: İğrenerek…
OGÜN: Yüzünü buruşturup burnunu sıkmama sebep olacak kadar iğrenerek.
MISRA: Cezamı hak etmiştim.
OGÜN: Evet, hak etmiştin.
MISRA: Bu seferki cezam ne peki?
OGÜN: Belli olmuyor mu bacaksız?
MISRA: Ogün Enes.
OGÜN: Söyle, bacaksız…
MISRA: 11. gecemizdeyiz.
MISRA: Günler giderek daralıyor ve ben hâlâ sana erişemiyorum.
MISRA: Çok uzaksın…
MISRA: Çok ıssızsın…
OGÜN: Bana bir yıldız ismi koy.
MISRA: Hımm… Pulsar.
MISRA: Şimdi sen de bana bir isim koy.
OGÜN: Dünya.
MISRA: Peki neden Dünya?
OGÜN: Çünkü şimdi daha anlamlı olduk.
Gözlerimi yumduğumda dakikalardır direnmekte olduğum gözyaşlarım sessizce süzülmüştü cildimde. Elimdeki telefonu yanıma koydum. Siliniyordum sanki… Zamanla yattığım yerde yok oluyordum. Daha sonra isimlerimizi hatırladım. Kalp gibi atan yıldız, Pulsar…
Dünya’dan çok uzaklarda ve kendi ıssızlığında kalbi atan o yıldız...
Belki de bu yüzden Dünya’nın durmasını istedim. Ne de olsa artık burada sadece kaybedenler vardı.
