Sokak lambasının altındaki o yemin, gecenin karanlığına karışıp giderken fırtına çoktan yön değiştirmişti. Karan’ın hırsla gaza basıp mahalleden ayrılmasının ardından Çınar, Elif’i yeniden evine uğurladı. Ancak sabahın ilk ışıklarıyla birlikte mahalle, alışılagelmiş fırın kokularıyla değil, çığlık çığlığa yankılanan fren sesleriyle uyandı.
Karan, hesabı sadece sokakta değil, köklerde kapatmaya kararlıydı. Sabahın köründe Çınar’ın tamirhanesinin önüne yanaşan iki siyah araçtan inen adamlar, dükkânı kurşun yağmuruna tuttu. O sırada dükkânı açmaya gelen Çınar’ın emektar babası Halil Usta, göğsüne isabet eden iki kurşunla kanlar içinde yere yığıldı. Mahalle bir anda ana baba gününe döndü. Silah seslerini duyup sokağa fırlayan Elif, Halil Usta’nın başında diz çöken Çınar’ın çaresiz çığlığını gördüğünde dizlerinin bağı çözüldü.
Hastane koridorları buz gibiydi. Olayı duyan Elif’in babası, mahallenin muhtarı ve muhafazakar kimliğiyle tanınan Rıza Efendi, ailesini de alıp hastaneye koştu. Ancak Rıza Efendi’nin derdi sadece komşuluk değildi; kızının gece vakti kimlerle, nerede olduğunu öğrenmişti. Koridorda üstü başı babasının kanıyla kaplı duran Çınar’ın karşısına dikildi. "Benim kızımın senin gibi belalı adamların yanında işi yok!" diyerek gürledi. "Babanın canına kastedilen bu kirli hayatın içine benim ailemi çekemezsin. Elif’ten uzak duracaksın!"
Çınar tek bir kelime bile edemedi; gözlerindeki acı, suçluluk duygusuyla birleşip devasa bir yüke dönüşmüştü.