تخطٍ إلى المحتوى

𝓑𝓮𝓴𝓵𝓮𝓷𝓶𝓮𝓭𝓲𝓴 𝓑𝓲𝓻 𝓐𝓷

الفصل 18 · قراءة 9 دقيقة

𝓑𝓮𝓴𝓵𝓮𝓷𝓶𝓮𝓭𝓲𝓴 𝓑𝓲𝓻 𝓐𝓷

الفصل 18

KIRGINLIK

Elijah Collins

İvy'nin odasının kapısının önündeki sandalyeye oturmuş, gözlerimi kapıya dikmiştim. Elimde soğumuş bir kahve bardağı vardı. İçmeyi çoktan bırakmıştım. Kapının ardından uzun zamandır hiçbir ses gelmiyordu. Ne hıçkırık, ne de adım sesi. Ama bu sessizlik beni rahatlatmıyordu. Çünkü onun sessiz kaldığı her anın, biraz daha içine kapandığını biliyordum.

Başımı duvara yasladım. Dün söylediğim o birkaç cümle, durmadan zihnimde dönüp duruyordu. Keşke söylemeseydim. Ama söylemek zorundaydım.

Ama keşke bunu yaşayacak kişi ben olmasaydım.

Gözlerimi kapattım. İvy'nin arabada göğsüme attığı güçsüz yumruklar hâlâ canımı acıtıyordu. Canımı acıtan yumrukları değildi. Her yumrukla birlikte söylediği cümlelerdi.

Derin bir nefes aldım. Hayatım boyunca sayısız operasyona çıkmıştım. Silah doğrultmuştum, kurşun sesleri arasında yürümüştüm. Ölümün gözlerinin içine bakmıştım. Ama hiçbir görev dün gece o odadan yükselen çığlıklardan daha ağır gelmemişti.

Çünkü ilk kez korumam gereken kişi, acısını benden dolayı yaşıyordu. Ve buna engel olamıyordum. Başımı eğdim ve ellerime baktım. Bu eller onu defalarca kurtarmıştı. Ama şimdi onun kalbini parçalamıştı.

Koridordaki pencereye doğru baktım. Gökyüzü yavaş yavaş aydınlanıyordu. Güneş doğuyordu. Yeni bir gün başlıyordu. Ama benim için zaman, dün o arabanın yol kenarında durduğu anda durmuştu.

Tam o sırada kapının arkasından belli belirsiz bir hareket sesi geldi. Başımı anında kaldırdım. Parmaklarım istemsizce koltuğun kenarını sıktı. İvy uyanıyordu.

Kapının kolu yavaşça aşağı indi. İçimde tarif edemediğim bir gerginlik oluştu. Kapı aralandığında önce dağılmış saçları göründü. Ardından şişmiş gözleri. Yüzü bembeyazdı. Göz kapakları ağlamaktan hâlâ şişti. Yanaklarında kurumuş gözyaşı izleri duruyordu.

Beni görür görmez durdu. Bakışlarımız birkaç saniye boyunca birbirine kilitlendi. İlk konuşan ben oldum. “Günaydın.”

Sesim her zamanki kadar sakindi. Ama içimde kopan fırtınayı yalnızca ben biliyordum. İvy'nin bakışları üzerimde birkaç saniye daha kaldı. Sonra hiçbir şey söylemeden gözlerini kaçırdı. Yanımdan geçmeye çalıştı.

İçimde bir şey daha kırıldı. “İvy...”

Durmadı. Merdivenlere doğru yürümeye devam etti. Ben de arkasından yavaşça yürüdüm. “Bir şey yemelisin.”

Omzunu hafifçe kaldırdı. “İstemiyorum.”

Sesi dümdüzdü. Ne öfke vardı, ne de o tanınan sıcaklık. Mutfağa girdi ve kendine su doldurdu. Bardağı dudaklarına götürürken ellerinin hâlâ hafifçe titrediğini fark ettim.

“Biraz kahvaltı hazırlayayım.”

Başını iki yana salladı. “Gerek yok.”

“Dün akşamdan beri hiçbir şey yemedin.”

“Canım istemiyor.” Bardağı lavaboya bıraktı. Tekrar yanımdan geçecekti. Bu kez sessizce kolundan tuttum.

“Elini bırak.” Sesindeki yorgunluk, öfkeden daha ağırdı.

Yavaşça bıraktım. “Özür dilerim.”

Omuzları hafifçe titredi. “Benden özür dileme.” Başını eğdi. “Git... hazırlan.”

“İvy...”

“Nasıl olsa gideceksin.” Bu cümle boğazıma yumruk gibi oturdu. “Şimdiden alışırım.” Bana hâlâ bakmıyordu. Sadece mutfak tezgâhına bakıyordu. “Böyle daha kolay olur.”

Kolumu istemsizce yumruk yaptım. “Bana bak.” Yavaşça başını çevirdi. Gözleri yeniden dolmuştu. Ama bu kez ağlamamak için dudaklarını öylesine sıkıyordu ki rengi beyaza dönmüştü.

“Bana kız.” Sessizce bakıyordu. “Bağır.” Elimi usulca yanağına koydum. “İstersen yine göğsüme vur.” Bir adım yaklaştım. “Ama lütfen... benden uzak durma.”

Bu cümleyi söylerken İvy'nin gözlerinden ilk damla sessizce yanağına süzüldü. Başını iki yana salladı. “Yapamıyorum...” Bir damla daha… “Çok kızmak istiyorum...” Nefesi düzensizleşti. “Çok kırgınım sana...” Dudaklarını büktü. “Ama… Yanından gidince daha çok canım acıyor...”

Bir anda bütün direnci çöktü. İki adımda yanıma geldi. Göğsüme çarpar gibi sarıldı ve kollarını belime doladı. Yüzünü göğsüme gömdüğü anda yeniden hıçkırmaya başladı. “Elijah...” Adımı söylerken sesi öylesine çaresizdi ki kalbim sıkıştı. Hiç düşünmeden onu sardım. Bir elim başının arkasına gitti. Diğer elim sırtını usulca okşamaya başladı. Saçlarına yüzümü gömdüm. Derin bir nefes aldım. Sanki bu anı hafızama kazımak istiyordum.

“Buradayım...” diye fısıldadım. “Henüz gitmedim.”

İvy kollarını biraz daha sıktı. Ve ben de onu aynı korkuyla biraz daha kendime çektim. O sabah mutfağın ortasında, birbirimize sarılmış hâlde uzun süre kıpırdamadan kaldık.

Çünkü bazen kırılan bir kalbi onaran şey, söylenen cümleler değil, sessizce bırakılmayan bir kucaklayış olurdu.

Saçlarına defalarca nazik öpücükler kondurdum ve onu sakinleştirmeye çalıştım. Ama her geçen dakika durmak bilmeyen ağlaması fazlalaşıyordu.

Saçlarına defalarca nazik öpücükler kondurdum. Parmaklarım hiç durmadan saçlarının arasında dolaşıyor, sırtını yavaşça okşuyordu.

Ama hiçbir şey değişmiyordu. Hıçkırıkları her geçen saniye biraz daha ağırlaşıyordu. Omuzları öylesine sarsılıyordu ki nefes almakta zorlandığını hissedebiliyordum.

“İvy...” Sesim fısıltıdan ibaretti. “Lütfen...” Bir hıçkırık daha… Parmakları gömleğimi biraz daha buruşturdu. “Sus artık...”

Bunu sertlikten değil, çaresizlikten söylemiştim. Çünkü her gözyaşı, sanki benim içimden de bir parça koparıyordu. Ama beni duymuyordu. Başını iki yana sallıyor, göğsüme gömülmüş hâlde ağlamaya devam ediyordu.

“Yapamıyorum...” Nefesi düzensizdi. “Yapamıyorum, Elijah...”

Gözlerimi kapattım. Bir an daha dayanamadım. Yavaşça çenesini iki parmağımla kaldırdım. Kızarmış gözleri benimkilere baktı. Kirpikleri gözyaşlarından birbirine yapışmıştı.

Başımı usulca eğdim. Dudaklarımı uzun ve yumuşak bir öpücükle dudaklarına değdirdim. Nefesimiz birbirine karışmıştı. Öpücük bittiğinde alnımı alnına yasladım.

“Buradayım...” diye fısıldadım. “Bana bak.”

İvy gözlerini kapatıp yeniden ağladı. Ama bu kez sesi biraz daha sakindi. Bir kolumu dizlerinin altından, diğerini sırtından geçirerek onu yavaşça kucağıma aldım.

Hiç itiraz etmedi. Başını yeniden omzuma yasladı. Kolları boynumun etrafında gevşekçe birleşti. Onu taşırken sanki dünyanın en kırılgan emanetini taşıyormuşum gibi dikkatliydim.

Kanepeye oturdum. İvy hâlâ kucağımdaydı. Bir elim saçlarını okşuyor, diğeri sırtına yavaşça ritmik dokunuşlar bırakıyordu.

Başımı saçlarına yaslayıp derin bir nefes aldım. “Tamam...” diye usulca mırıldandım. “Geçmesine izin ver.” Dudağına bir öpücük daha kondurdum. “İstediğin kadar ağla. Kollarım seni bırakmayacak.”

İvy yüzünü boynuma biraz daha gömdü. Hıçkırıkları yavaş yavaş seyrekleşmeye başladı. Arada bir omzu hâlâ titriyordu.

Ben ise tek bir an bile onu bırakmadım. Dakikalarca ağlamasına izin verdim. Çünkü ağlamaması, içindeki acıyı değiştirmeyecekti.

•

İlk hissettiğim şey göğsüme yaslanan sıcaklıktı. Başımı hafifçe eğdiğimde gördüğüm şey İvy oldu. Küçücük bir çocuk gibi tamamen bana sokulmuştu. Yanağı göğsüme yaslıydı. İki eli gömleğimi öylesine sıkı kavrıyordu ki kumaş parmaklarının arasında buruşmuştu.

Saçları omzuma dökülmüş, nefesi göğsüme çarpıyordu. Benim sağ kolum ise farkında bile olmadan beline dolanmıştı. Başım da istemsizce omzuna yaslanmıştı.

Bir süre sadece onu izledim. Ağlamaktan şişmiş göz kapakları şimdi huzurla kapalıydı. Kirpiklerinin ucunda kurumuş birkaç gözyaşı izi hâlâ duruyordu. İçim burkuldu.

Kıpırdamaya cesaret edemedim Onu uyandırmak istemiyordum. Saatlerdir ilk kez bu kadar sakin görünüyordu. Eğer birkaç dakika daha huzurla uyuyabilecekse… Kolumun uyuşması hiç önemli değildi.

Olduğum yerde kaldım. Yalnızca saçlarının arasından geçen hafif nefesimi hissediyor, ara sıra belini usulca okşuyordum. Dakikalar sonra İvy'nin gözleri aralandı, kaşlarını çattı ve derin bir nefes aldı.

Birkaç saniye boyunca nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Ardından bakışları benimkilerle buluştu. Sessizce gülümsedim.

“Günaydın.”

Burnunu hafifçe göğsüme sürttü. Uykulu bir ifadeyle gözlerini tekrar kapattı. “Beş dakika daha...”

İstemsizce güldüm. “Tam iki saattir böyle duruyoruz.”

Bir anda gözleri açıldı. “İki saat mi?”

“Evet.”

Yanakları hafifçe kızardı. Yavaşça doğruldu ama gömleğimi bırakmadı. Parmakları hâlâ kumaşıma tutunuyordu. Ayağa kalkarken istemsizce gülümsedim. Ben de peşinden doğruldum.

Alışkanlıkla salondaki dolaba yöneldim. Dolabı açıp tabancamı elime aldım. Şarjörünü çıkardım ve kontrol ettim. Mekanizmayı sessizce çekip yeniden yerine yerleştirdim. Her şey olması gerektiği gibiydi. Silahı tekrar yerine koyarken arkamdan yavaş adımların geldiğini duydum.

Daha arkamı dönemeden iki kol belime dolandı. Başımı hafifçe çevirdim. Yanağını sırtıma yaslamıştı hiç konuşmuyordu ama bana sarılıyordu. Elimi usulca kollarının üzerine koydum.

“Uyandın ama hâlâ sarılmak mı istiyorsun?”

Başını usulca salladı. “Evet...”

Sesinde utangaç bir çocuk masumiyeti vardı. Arkamı tamamen dönüp onu yeniden kollarımın arasına aldım. Bu kez o da hiç düşünmeden boynuma sarıldı. Burnunu omzuma gömdü, derin bir nefes aldı.

İstemsizce güldüm. “Nefesimi mi kontrol ediyorsun?”

Başını iki yana salladı. “Hayır...” Küçük bir tebessüm etti. “Kokunu özlemişim.”

Bu cümleyle birlikte ikimiz de istemsizce güldük. Dün gece gözyaşlarıyla dolan evin içinde ilk kez küçük de olsa bir kahkaha yankılanmıştı.

Ellerimi İvy'nin beline sıkıca sardım ve ayakları yerden birkaç santim de olsa kaldırdım. Ben de onun yaptığı gibi burnumu boynuna gömdüm ve kokusunu içime çektim. Keşke kokusunu içime işleyebilseydim…

Hiç acele etmeden, sanki her ayrıntıyı hafızama kazımak istercesine saçlarının arasından yavaşça geçtim. Burnumu şakağına kadar sürttüm. Parmaklarım ensesindeki ince saç tellerini okşuyordu.

İçimde, bu kokuyu unutmaktan korkan anlamsız bir telaş vardı. Sanki ne kadar çok içime çekersem, o kadar uzun süre benimle kalacaktı.

İvy hafifçe kıkırdadı. “Gıdıklanıyorum...” Sesindeki utangaç neşe, içimdeki düğümü bir anlığına gevşetti.

“Özür dilerim.”

“Yalan.”

Kaşımı kaldırdım. “Neden?”

“Çünkü durmuyorsun.”

İkimiz de istemsizce güldük. “Durmak istemiyorum.”

Fısıltım neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Başımı tekrar saçlarına yasladım. Parmaklarım sırtında yavaşça dolaşırken onu birkaç saniye daha öylece tuttum.

Sonra istemeyerek de olsa ayaklarını yeniden yere bastırdım. Ama kollarımı çekmedim, o da çekmedi. Aramızda yalnızca birkaç santimetre kalmıştı.

Bir elim yanağına çıktı. Başparmağımla gözünün altındaki belli belirsiz kurumuş yaş izini sildim. Bakışları gözlerime kilitlendi.

Dudaklarına uzun, sakin ve özlem dolu bir öpücük bıraktım. Ne acele vardı, ne de vedaya hazır iki insanın birbirine söyleyemediği cümleler. Öpücük sona erdiğinde alnımı alnına yasladım. Nefeslerimiz hâlâ birbirine karışıyordu.

“İstemiyorum...” Sesi o kadar kısıktı ki neredeyse bir nefesten ibaretti. Başını yavaşça iki yana salladı. “Bu ayrılığı istemiyorum...” Gözleri yeniden doldu. “Her sabah seni görmek istiyorum.” Dudakları titredi. “Her akşam kapının açıldığını duymak istiyorum.” Bir adım daha yaklaştı. “Yine bana 'Elbette.' demeni istiyorum.” Başını göğsüme yasladı. “Bunların bitmesini istemiyorum, Elijah...”

Kollarımı yeniden etrafına doladım. Çenemi saçlarının üzerine yasladım. “Ben de istemiyorum.” Gözlerimi kapattım. “Eğer bu benim elimde olsaydı...” Boğazımdaki düğümü yutarak nefes verdim. “Senden bir gün bile ayrılmazdım.”

O an ikimiz de biliyorduk. Bazı vedalar, daha yaşanmadan insanın kalbinde iz bırakıyordu. Ve bu izin yerini hiçbirşey dolduramayacaktı, dolduramazdı.

Tam o sırada mutfağın sessizliğini telefon sesi böldü. İvy hafifçe irkildi, kollarımın arasından istemeyerek ayrıldı. Sehpanın üzerindeki telefonunu eline aldı.

“Merhaba anne.”

Karşı taraftan Nancy Hanım'ın neşeli sesi duyuluyordu. “Canım! Nasılsın? Rahatsız etmedim ya?”

İvy dudaklarını belli belirsiz kıvırdı. “Yok... iyiyim.”

“Biz seni merak ettik. Kolun nasıl oldu?”

“Alçı çıktı. Artık iyiyim.”

“Çok sevindim.” Nancy'nin sesi hâlâ oldukça enerjikti. “Burada işler biraz uzadı. Sanırım plan değişecek.”

İvy'nin kaşları hafifçe çatıldı. “Nasıl yani?”

“Dört gün sonra dönebileceğiz tatlım.”

İvy'nin bakışları yavaşça bana kaydı. Kalbim, nedense o tek cümlede yeniden ağırlaştı.

“Dört gün sonra mı?”

“Evet. Kusura bakma canım. Birkaç işi daha halletmemiz gerekiyor.”

Kısa bir sessizlik oldu. “Tamam anne.”

“Sen üzülme olur mu? Zaten çok az kaldı.”

İvy'nin dudakları titredi ama sesine yansıtmadı. “Tamam.”

“Bir şeye ihtiyacın var mı?”

Başını hafifçe iki yana salladı. Sonra bunun telefonda görünmeyeceğini fark edip usulca cevap verdi. “Hayır.”

“Peki Elijah'a da selam söyle.”

Bakışları yine bana döndü. “Elbette söylerim.”

Nancy birkaç şey daha anlattı. Gezdikleri yerlerden, dönüş hazırlıklarından bahsetti. İvy ise yalnızca dinledi. Sonunda dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluşturdu.

“İyi eğlenceler anne. Kendine dikkat et olur mu?”

“Ederim. Seni seviyorum İvy.”

İvy'nin boğazı düğümlendi. “Ben de...”

Telefon kapandı. Salon yeniden sessizliğe gömüldü. İvy, kapanan ekranı birkaç saniye daha elinde tuttu. Sonra yavaşça telefonunu masaya bıraktı. Sadece dört gün sonra ailesi dönecekti. Ve bu, benim gitmeme kalan sürenin artık iyice kısaldığı anlamına geliyordu.

İvy gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Sonra hiçbir şey söylemeden yeniden bana doğru yürüdü. Bu kez tek bir kelime bile etmeden başını göğsüme yasladı. Ben de hiç konuşmadan onu sıkıca sardım.

“Korkmana izin veriyorum...” diye fısıldadım. “Ama bunu tek başına yaşamana asla izin vermeyeceğim. Ben gidene kadar her saniyem seninle.” Başımı saçlarına yasladım.

“Bu, sonumuz değil İvy... Sadece en zor sınavımız.”

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.