Mutfaktan minik bir müzik sesi geliyordu. Babam şarkıya mırıldanarak eşlik ediyordu. Annem yumurtaları kırıp tavaya döktüğünde çıkan cızırtılar müziği biraz bastırıyordu. O an her şey çok normaldi. Ben masanın üstündeki kahvaltı tabaklarını yerleştiriyordum ve bu sıradanlık garip bir şekilde içimi rahatlatıyordu.Annem tavayı hafifçe sallayıp arka odaya bakan kapıya döndü, sanki birini bekliyormuş gibiydi.“Elisa, Elisa tatlım, kahvaltı hazır, seni bekliyoruz,” diye seslendi.Birkaç dakika sonra bu kez ocağın yanına doğru dönüp konuştu.“Hadi sen de Ella’ya yardım et,” dedi. Ama ocağın orada kimse yoktu. Annem boşluğa konuşuyordu.Birkaç saniye sonra arkamı döndüğümde annem de yoktu. Az önce durduğu yerde şimdi hiçbir şey yoktu. Tavada yumurtalar kendi kendine cızırdamaya devam ediyor, yanmaya başlıyordu. Evin içindeki sesler bir anda tuhaflaştı; müzik hâlâ çalıyordu ama artık bana ait değilmiş gibi geliyordu.Babamın arkası hâlâ dönüktü. Bulaşık tezgâhında bir şeyler yapıyor gibiydi ama hareketleri durmuştu. Yanına yaklaştığımda yüzünün donuk olduğunu fark ettim. Kıpırdamıyordu, nefes bile almıyordu. Heykel gibi orada öylece duruyordu.Birkaç saniye sonra cızırtı sesleri de kesildi. Arkamı döndüğümde ne tava vardı ne de yumurtalar oradaydı. Ev daha da sessizleşmişti ama müzik sesi hâlâ geliyordu. Müzik yavaş yavaş ağırlaştı, sanki 0.5 hızında çalmaya başlamıştı. En sonunda o da tamamen yok oldu ve kesildi.Arkamı döndüğümde mutfakta sadece ben vardım. Hızla diğer odalara bakmaya başladım ama hiç kimse yoktu. Sadece ben, tek başımaydım.“Anne… Baba…” diye seslendim. Cevap veren olmadı. Sesim yavaş yavaş yankılanmaya başladı. Tekrar seslenmek istedim ama bu sefer sesim de kesilmişti. Elimi boğazıma götürdüm, seslenmeye çalıştım ama sesimi duyamıyordum.Sonra birdenbire her yer karanlık oldu. Mutfak olduğunu hissettiğim yere doğru geri döndüm. O anda tezgâhın üstündeki telefon çalmaya başladı. Telefonun sesi bütün evi dolduruyordu. Karanlığın içinde mutfağı aydınlatan tek şey, çalan telefonun ışığıydı.Bir anda gözlerimi açtım. Kalbim hızla atıyordu. Elimi yüzüme götürdüm, ıslak ve terli yüzüm oldukça sıcaktı. Yan tarafımda çalan telefonuma döndüm; arayan kişi Terraydı. Telefonu hızlıca elime alıp açtım.“Ella, unutmuş olamazsın, hadi hazırlan. Otobüsler yarım saat sonra kalkacak,” dedi Terra. Sesi oldukça neşeli çıkıyordu.“Ben… Tamam, geliyorum,” dedim, nefes nefese.“Tamam kızım, hadi hazırlan, bekliyoruz,” dedi ve telefonu kapattı.Her şey çok garipti; sanki buraya ait değilmişim, rüyamdaki o ilk sıcak, huzurlu ana aitmişim gibi geliyordu.Yataktan çıkıp hızlı bir şekilde hazırlandım. Başım dönüyordu, hatta midem bulanıyordu. Sanki asıl şu an rüyadaymışım gibi hissediyordum. Çantama Fahrenheit 451 kitabını koyduktan sonra hızlıca aşağı kata indim. Evde kimse yoktu. Ayakkabılarımı giydim ve koşar adımlarla bahçeye çıktım. Büyükannem çiftliğin en alt kısmında elmaları toplayıp büyük sepetlere yerleştiriyordu.Hızlıca pantolonumun cebinden telefonu çıkarıp saate baktım. Saat 09:18’i gösteriyordu. Geç kalmak üzereydim.“Büyükanne, son sınıflar için düzenlenen Chess Exchange Day’e gitmem gerekiyor, geç kalıyorum. Dün bahsetmiştim,” dedim, uzaktan seslenerek.“Tamam, iyi yolculuklar tatlım,” dedi büyükannem, elini yukarı kaldırıp el salladı ve elma toplamaya devam etti.Hemen hızlıca bisiklete binip yola koyuldum. Geç kalıyordum; korkarım ki geç kalırsam Terra içeri beni çiğ çiğ yiyecekti.Korktuğum gibi olmadı; okulun önüne vardığımda saat 09:26 geçiyordu. Okulun bahçesini dört tane büyük otobüs kaplıyordu.Kırmızı büyük otobüsün önünde Terra, Kevin ve Dean beni bekliyorlardı. Beni görünce Terra elini bileğine vurarak “Geç kadın!” der gibi hareketler yapmaya başladı. Bisikleti kulübenin yanındaki demire kilitledikten sonra koşarak yanlarına gittim.“Acele etmene hiç gerek yok, biz seni bekleriz. Ama uyuz Meg’in (Margaret Morris) seni bekleyeceğini hiç sanmıyorum,” dedi Dean, alaylı bir şekilde.“Haklısınız, üzgünüm. Dün çiftlikte çok fazla iş vardı ve geç yatmak zorunda kaldım. Neyse, sonra anlatırım. Hadi otobüse binelim artık,” dedim.İlk önce Dean ve Terra otobüse bindiler. Ardından Kevin bana binmem için yol verdi ve otobüse bindik.Sınıftaki herkes otobüste vardı. Dean en arka koltuğa, Lucas’ın yanına oturdu. Terra ise hemen onların önündeki boş bir koltuğa oturdu. Ben de yanına oturdum. Arkamdan gelen Kevin ise hemen önümüzdeki koltuğa, Marc’ın yanına oturdu.Birkaç dakika sonra son sınıfların satranç aktivitesi için Maplecrest Academy okuluna gitmek üzere yola çıktık. Yaklaşık iki saate okula varmamız gerekiyordu.Birkaç gün önce tamir ettirdiğim telefonuma format atmamız gerektiği için bütün uygulamalarımı yeniden yüklüyordum.“Kevin, seninle yer değiştirelim,” dedi Terra. Kafamı telefondan kaldırıp ona baktım.Terra bana kaylaşıp kulağıma konuşmaya başladı.“Marc ile konuşmam gereken bir şey var. Sonra anlatırım.”Kafamı salladım. Terra, cam kenarındaki koltukta oturduğu için ayağa kalkıp onun geçmesine izin verdim. Sonra cam kenarına geçip oturdum, yanımda Kevin oturdu. Kevin oturmadan önce mahçup bir şekilde gülümseyip yanıma oturdu.Kevin yanıma oturduğunda, ilk on dakika kadar konuşmaya çekindim. Sanırım o da aynı şekilde çekindiği için sürekli rahatsız oluyormuş gibi sandalyesinde bir sağa bir sola dönüp duruyordu.“Telefonu yeniden başlattıktan sonra düzenleyebildin mi?” dedi Kevin. Sohbet edecek konu açmak ister gibi bir hâli vardı.“Ah, hayır. Her şey gitti, o yüzden tekrar kurmak uzun sürdü. Numaraları hallettim ama teker teker uygulamaları geri kurmak çok uzun sürecek gibi duruyor,” dedim hayal kırıklığıyla.“Ben bilseydim eğer, yani şey… bana getirseydin ben verilerini depolardım. Ya da bilgisayara falan aktarırdım, tamirden sonra düzenlemesi çok basit olurdu.”“Şey, ben bu tarz şeylerden anladığını bilemiyordum,” dedim. Kevin tam konuşurken arkadan tanıdık bir ses yüksek sesle konuşmaya başlamıştı.“Aaa, Ella, Kevin çok iyi anlar teknolojiden; en çok da oyunlardan,” dedi Dean, hevesle. “Değil mi dostum?” Kevin’a dönüp alaycı bir şekilde göz kırptı. Kevin’a döndüğümde o da gülümsüyordu.“Sen bizi mi dinliyorsun?” dedim, azarlar ama aynı zamanda tatlı bir ses tonuyla. “Ah, burada sıkıldım. Lucas uyudu bile, sanki aylardır hiç uyumamış gibi bir hâli var,” dedi Dean, hâlâ gülüyordu.Dönüp Lucas’a baktım. Gerçekten uyuyordu; kulağında siyah, büyük kulaklıklar vardı.Yüzüne baktığımda, uykusunda sanki kabus görüyor gibi sert bir ifade vardı. Kalın siyah kaşlarının altındaki uzun kirpikli gözlerini sıkıca kapamıştı. Sağ gözünün hemen altında siyah bir ben vardı; Anlının çoğunu siyaha yakın kahverengi saçları kapatıyordu.Bir anda gözleri açıldı ve bana bakıyordu. Yine aynı bakışlar, Merakla beni izliyordu. Lucas uyanmıştı, tam da gözümün içine bakıyordu. Koyu mavi gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Yüzü çok sert görünüyordu ama… ama gözleri çok güzel bakıyordu.Bakışlarımı kaçırmaya çalıştım, gözlerimi Dean’e çevirdim ama o Kevin ile bir şeyler konuşuyordu. Sonra tekrar gözlerine baktım. Birdenbire kendime gelip önüme döndüm.Kafamı cama doğru çevirip dışarıyı izlemeye çalıştım ama kalbim çok hızlı atıyordu. Kalbim deli gibi çarpıp duruyordu. Heyecandan nefes alamıyordum. Ayağımın önündeki sarı çantama uzandım. Ceplerinde hızlıca kulaklığımı aramaya koyuldum ama bütün ceplere bakmama rağmen hiçbir yerde yoktu.Arkadan iki koltuğun arasından uzanan bir el siyah bir şey uzattı. Dönüp baktığımda Lucas’ın eliydi; elindeki siyah kulaklıkları bana uzatıyordu. Bir anlığında beynim çalışmayı bırakmıştı, hiçbir şey diyemedim. Kulaklığa öylece bakıp durdum.Sonra hemen yanımdaki Kevin’a döndüm. O da ne bana ne de kulaklığa bakıyordu. Birkaç saniye sonra hiçbir şey demeden kulaklığı elinden alıp bacaklarımın üstüne koydum. Dikkatimi elimdeki telefona vermeye çalıştım. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordum. Bacaklarımın üstündeki kulaklığa baktım.“Telefona eşleştirmemi ister misin?” dedi Kevin.Kafamı kaldırıp ona baktım ve yavaşça kafamı salladım. Bacaklarımın üstünden kulaklığı ve telefonu ona uzattım. Birkaç dakika sonra her ikisini de bana uzattı. Kulaklığı yavaşça kafama taktım.Yeni indirdiğim müzik programından Yellow şarkısını açtım. Müzik çalmaya başlarken dışarıyı izlemeye başlamıştım. Etraf yeşil çam ağaçlarıyla doluydu; hepsi hızlı hızlı yanımızdan geçiyor gibiydi. Kalbimin atışı biraz daha sakinleşmişti. Bir ağaç geçiyor, sonra bir sokak lambası; bir ağaç, bir sokak lambası… Örüntü şeklinde gözümün önünden sırayla geçiyorlardı. Yavaş yavaş gözlerimin kapanmaya başladığını hissetmiştim…Odamda, yatağımda, çiçekli nevresimin içinde annemin kucağında uzanıyordum. Kafamın altından geçirdiği eliyle saçlarımı okşuyordu.“Ben size tavşancığın hikâyesini anlatmamış mıydım? Bugün sıra onda, kızlar. Bir gün bir tavşan annesiyle ormanda geziyorlarmış. Yavru tavşan bir anlık dalgınlığıyla annesini kaybetmiş. Arkasına döndüğünde annesi yokmuş. Endişeyle etrafa koşturmaya başlamış. İlk gördüğü ağaç ona tanıdık gelmiş ve hızla ona doğru koşmaya başlamış. Sonra başka bir ağaç görmüş, o da çok tanıdıkmış… Minik tavşanın gördüğü bütün ağaçlar artık ona tanıdık gelmeye başlamış. Gittiği yol değil, ağaçlar tanıdıkmış. Bir süre sonra kendini bir nehrin önünde bulmuş. Nehre yaklaşıp yansımasına bakmak istemiş ama ayağı kayıp suya düşmüş. Suyun içinde çırpınmaya başlamış.” Annem bir an durmuştu.“Tavşancık kurtuldu mu anne?” Annem cevap vermemişti.“Anne,” dedim tekrar.Yatağın içinde oturur pozisyona geçtim, annemin yüzünü görebilmek için. Annemin yüzüne baktığımda konuşuyordu ama ben sesini duyamıyordum. Annem diğer elini yatağa uzatmış, elini hafifçe bükmüş şekilde havayı okşuyordu. Sanki yanında, kolunun üstünde biri uzanıyor ve onun saçını okşuyordu gibiydi. “Anne… anne…”“Anne…”“Ella…”Gözümü açtığımda karşımda Dean, Terra, Marc, Kevin ve Lucas duruyordu. Hepsi endişeli gözlerle bana bakıyordu. Kulağımda hafif bir sesle müzik çalıyordu. Kulaklığı kulağımdan çıkardım.“Ella, iyi misin?” dedi Terra, hâlâ endişeli bir şekilde beni izliyordu.“Tavşancık,” dedim. İstemsizce ağzımdan ilk bu kelime çıkmıştı.“TavşanCIK mı?” dedi Dean şaşkınlıkla.“İyi misin? Bir anlığına atak geçiriyorsun sandık.”“İyiyim ben, endişelenmeyin. Dışarı çıkabilir miyim?” dedim. Ayakta onların önüme açmasını bekliyordum. Yavaş yavaş hepsi dışarı çıkmıştı. Ben de arkalarından çantamı alıp dışarı çıktım.Boynumda asılı siyah kulaklığı çıkardım. Otobüsten indiğimde Lucas ile göz göze geldik. Ona doğru birkaç adım attım. Elindeki kulaklığı alıp ona uzattım. Kulaklığı elimden aldı ve boynuna geri taktı.Sonra elimdeki sarı çantamdan Fahrenheit 451 kitabını çıkardım ve Lucas’a uzattım.Lucas anlam verememiş gibi durup elimdeki kitaba baktı.“Kardeşine söz vermiştim. Bu kitabı sana verip seni mutlu etmek istiyordu,” dedim. Bu sefer gözlerine değil, elimdeki kitaba odağımı çevirmiştim.Kitabı elimden yavaşça aldı.“Ben o gün için özür dilerim, Ella. Gerçekten niyetim seni kırmak değildi. Sadece kardeşimi bulamayınca endişelendim.”“Kırılmadım ama madem konu açıldı, söyleyeyim: O gün kardeşine davranışın doğru değildi. Sadece seni mutlu etmek istemişti ama sen ona katı davrandın. Bana karşı olan davranışın artık önemli değil ama o senin kardeşin,” dedim. Sesim oldukça şefkatliydi; ben de Lucas’ı kırmak istemiyordum.“Haklısın,” dedi sadece ve gülümsemeye başladı. Ben de gülümsedim.Arkamı dönüp okulun içine giren Terra’yı takip etmeye başladım. Yer ayağımın altından yavaşça kayıyormuş gibi hissettirdi, adımlarım ağırlaştı. Nefesim düzensizleşirken başım dönmeye başladı, etrafım giderek karardı…
Chapter 5
5. BÖLÜM:RÜYA MI, YOKSA KÂBUS MU?
