(Günler geçiyordu, zaman kısalıyordu ama ben hep aynı denizde kulaç atıyordum ve hiçbir zaman kıyıya varamıyordum. Hep, hep aynı kabusa uyanıyordum. İnsanlar mutlu oluyor, gülüyorlardı ama ben hep yapmacık bir tebessüm ediyordum. Evet, belki yüzümden nasıl bir üzüntünün içinde olduğum belli olmuyordu ama alışık olmadığım ne yaparsam o gün rüyada gibi hissediyordum. Tedirginlik mutlu olmama engel oluyor, kalbim sıkışıyor, ellerim titriyordu. Belki de bu çoğu kişiye abartı gibi geliyor, biliyorum ama bu duyguyu yaşamayanın anlaması yabancı bir dilde şiir okumak kadar duygusuz gelebilir. Bilmem gereken tek şey var: bu duygu her şeye yabancı olmak ile eş değer ve biliyorum, bu hislerin tek sebebi benim.)
Defterin kapağını kapattım. Sarı çiçekli bu defteri güzel duygularımı yazarım diye seçmiştim ama hep aynı şeyleri yazıp durmuşum. Genelde bu defteri çok fazla açmam ama bu gün eskiden yazdığım şeyleri okumak için aylar sonra açmıştım ve mekân ne kadar değişirse değişsin duygularım değişmiyordu. Hep hasta, yorgun hissediyorum ama aksine çok enerjik davranıyorum.
Sabah erken uyandığımda odayı baştan aşağı temizlemiştim. Telefonumun ekranını dakikalarca sildim, belki bir değişiklik olur da açılır diye ama şarj da almıyordu artık. Çalışma masasının üstüne dik bir şekilde dayamıştım.
Büyükannem ve büyükbabam uyuyorlardı. Güneş daha açmamış, gökyüzü turuncuydu. Telefonun kırılmasından iki gün geçmişti ama hâlâ büyükbabama ve büyükanneme söylememiştim. Dean ile bu gün okuldan önce telefoncuya gidecektik ama ben erken uyanmıştım ve zaman geçmiyordu; topladığım yatağın üstünde oturmak bile rahatsız ediyordu beni.
Aşağı kata inemiyordum çünkü merdivenler çok fazla ses çıkartıyordu. Odada öylece bir saat oturmak zorundaydım. Okul üniformamı çoktan giymiştim, saçlarımı iki defa taramış ve örmüştüm. Yapacak hiçbir şey kalmamıştı; hatta serçe parmağımın yanındaki yara ile bile dakikalarca oynamıştım.
Sessizliği bölen, büyükbabamın telefonunun çalması olmuştu. Ev o kadar sessizdi ki telefon sanki kapının önünde çalıyor gibi yakından geliyordu. Ses, birkaç saniye sonra büyükbabamın aşağı kattaki kapıyı açıp dışarı çıktığını işitmeme neden oldu. Ben de sessizce merdivenlerden aşağı inip yeşil perdeyi çekerek mutfak penceresinden dışarı baktım.
Büyükbabam telefonda ciddi bir şey konuşuyor olsa gerek; bir eliyle telefonu tutuyor, diğer elini sallayarak bir şeyler anlatıyordu. Perdeyi tekrar kapattım ve evin kapısından bahçeye çıktım. Büyükbabam beni görmemişti; hatta cızırtılı ses çıkaran kapının sesini bile duymamıştı.
“Biliyorum… biliyorum, haklısınız ama yemler ne olacak? Hepsi açıldı, geri vermek gibi bir şansım yok. İki kasa almanız yeterli olacaktır, iki kasa sadece.”
Bir kaç saniye sonra telefonda konuştuğu kişi telefonu büyükbabamın yüzüne kapatmıştı. Büyükbabam şok olmuş bir şekilde elindeki telefona saniyelerce bakakaldı.
"Büyükbaba, iyimisin?" dedim, bir kaç adım attıktan sonra. Büyükbabam ikinci şokunu yaşamış gibi bana döndü ve gözlerini kaçırmadan yüzüme baktı.
"E- Ella, iyiyim... iyiyim... Canım, sen neden uyumuyorsun? Çok erken, daha saat okul için..." sesi titriyordu ama üşüdüğü için mi yoksa stresten mi, çözemedim çünkü hava oldukça serindi.
"Ben erken uyandım çünkü Dean ile okula biraz erken gideceğiz, çünkü... şey, kütüphaneye gideceğim ben, o yüzden..." Doğruyu söylemiyordum çünkü büyükbabam para vermeye çalışacaktı, o yüzden yalan söylemek zorunda kalmıştım.
"Tamam... Bak, hava çok soğuk, sen içeri geç. Ben bir telefon görüşmesi daha yapıp gelicem."
"Bir sorun mu var, büyükbaba?" Sesim düz çıkmak yerine oldukça duygusal çıkmıştı, boğazımdan.
"Hayır, hayır, yok sorun yok. Ben arkadaşım ile konuşuyordum, o, onun domuzları var... Şey... Ben ona çürük sebze göndereceğim, onu konuşuyorduk," dedi, sesi hâlâ titriyordu.
"Büyükbaba, lütfen doğru söyle, kaç haftadır çok gergin görünüyorsun. İyimisin? Yapabileceğim bir şey—"
"Hayır, iyiyim, sorun yok, şimdi içeri gir," dedi, sözümü keserek. Sesi buz gibi çıkmıştı.
Büyükbabamı ilk defa böyle görüyordum; gergin mi yoksa söylediğime mi sinirlendi, anlamamıştım. Kafamı tamam anlamında salladım ve evin içine girdim.
İçeri girdiğimde büyükannem uyanmıştı. Üst kattaki merdivenin ucunda duruyordu. Yeni uyanmıştı; gözleri şiş ve hâlâ geceliği içindeydi. Saçlarını aceleyle, büyük bir tokayla yukarıdan tutturmuş gibi görünüyordu.
"Ella, tatlım, ne oldu? Büyükbaban nerede? İkiniz de ortalıkta yoksunuz, endişelendim," dedi. Sesi gerçekten endişeliydi ve nefes nefese geliyordu.
"Bir şey olmadı, büyükanne. Ben erken uyanmıştım... Büyükbabam da telefonla konuşuyor dışarıda, endişelenmene gerek yok."
"Büyükbaban yoktu, sana baktım, sen de yoksun. Bir şey oldu sandım. Sen niye erken uyandın peki?"
"Ben... şey için. Dean ile okuldan önce kütüphaneye gideceğiz. Okuyacak hiç kitabım kalmadı, biliyorsun, hepsini orada unuttum."
"Ah, haklısın tatlım, hepsini orada unuttun." Dudaklarını büzdü ve sorun değil der gibi sırtımı sıvazladı, sonra üstünü değiştirmek için odasına gitti.
Yaklaşık yarım saat sonra Dean kapıya gelmişti. Okul çantamı ve kırık telefonumu yanıma aldıktan sonra okula doğru yürüdük. Büyükbabamı çıkarken görmemiştim. Belki de bana kızgın olduğu için yüzümü görmemek adına eve bile gelmemişti.
"Sonra ne oldu biliyor musun, adam gerçekte ölmemiş, sadece intikam için kırk yıl mağarada yaşamış. Ahhh, çok iyiydi gerçekten. Senin sevdiğin bir film var mı?" dedi Dean. Dün iki defa izlediği filmi anlatıyordu.
"Şey, ben Harry Potter kitap serisi kadar film serisini de çok severim," dedim hafifçe tebessüm ederek.
"Ohhh, ben de çok severim film ve kitaplarını ama bir sorun var ki... Yani ben pek fazla kitap okumam, dinlerim," dedi.
Dean oldukça neşeli görünüyordu. Bazen neşeli bir şekilde şarkı mırıldanıyor, bazen ise önümde ters bir şekilde yürüyordu. Birkaç defa taşa takılıp düşmek üzereydi ama bunu hiç önemsememişti.
"Benim delirdiğimi düşünüyorsun, değil mi?" dedi. Hâlâ kocaman gülümsüyordu. Ben de gülümsedim, kafamı hayır anlamında sağa sola salladım.
"Biliyorum, birkaç gün önce Edith’in ölüm haberini aldık ama ben burada gülüyorum." Derin bir nefes alıp verdi ama hâlâ gülümsüyordu. "Bence insanlar ne olursa olsun bulundukları durumda ve oldukları yerde mutlu olmalılar. Çünkü belki de ileride en güzel günlerimiz böyle olacak, bunu bilemeyiz," dedi ve ters bir şekilde gülümsedi.
"Yani diyorsun ki bugün, fark etmesek de yarın en güzel günlerimiz olabilir." Gülümsedim. "Sevdim bu sözü." Dean de gülümsedi.
"Biraz duralım mı? Not almak istediğim bir şeyler var." Çantamdan sabah baktığım sarı çiçekli defteri çıkardım ve not almaya başladım.
(Bulunduğun şehir, yürüdüğün yol neresi olursa olsun; o günü son gününmüş gibi mutlu geçirmeye çalış. Çünkü belki de o gün, ileride yaşayacağın günlerden çok daha iyidir. Ve sen, farkında olmadan son mutluluğunu ertelemiş olursun.)
Defterin kapağını kapattım. Dean’in yüzünde o kadar güzel bir ifade vardı ki, sanki yazdığım şey ona gurur vermiş, hem de duygulandırmış gibiydi; yüzünde çok yumuşak bir gülümseme vardı.
Okula vardığımızda Dean hâlâ bir şeyler anlatıyordu. Anlattığı çoğu şeyi dinlememiştim bile ama o her seferinde daha da hevesli anlatıyordu.
"Ben tek çocuk olduğum için annem ve babam beni sürekli kurslara gönderdi ama şu anda basketbol, Amerikan futbolu ile ilgileniyorum. Anladığın gibi, çocukken gittiğim hiçbir kurs uzun süreli olmadı," diye hevesle devam etti. "Biliyor musun, sende tam balerin havası var, Ella... Ella!"
Dalmıştım, o yüzden Dean’in bana seslendiğini duymamıştım.
"Şey, ben… ben özür dilerim, dalmışım," dedim. "Kütüphane okula bu kadar yakın mı?" Şaşırmıştım çünkü hem kütüphane hem de telefon dükkânı okula oldukça yakındı.
"Evet, çok güzel değil mi? Ama maalesef benim pek işime yaramıyor," dedi. Yine o ters gülümsemesini yapmıştı.
"Kitap okumayı hiç mi sevmezsin?" dedim şaşkın bir şekilde.
"Bilmem, sık kitap okumam. Ben disleksiyim… Yani çok ileri seviye değil ama çocukken okuma zorluğu çektiğim için çok fazla kitap okumayı sevemedim. O yüzden uzun süredir kitap okumadım." Bu defa sadece sağ dudağını kıvırarak gülümsedi.
"B-ben… bilmiyordum, özür dilerim…" dedim. Gerçekten bunu duymayı hiç beklemiyordum. Şaşkınlığımı gizlemek için elimden gelen her şeyi yapmıştım ama kekelemeye engel olamamıştım.
"Dert etme, ben çok mutluyum. Sana bir sır vereyim mi? Film izlemek kitap okumaktan daha zevkli," dedi heyecanla iç çekerek. "Hadi telefoncuya gidelim artık."
Önümden yine ters yürüyerek göz kırptı ve hızlı adımlarla telefoncu dükkânına girdi.
Telefon dükkânının duvarları beyazdı. Kapı ve pencerenin üstünde, güneşten korumak için çizgili bir çadır vardı. Kapının yanındaki vitrinde telefonlar duruyordu. İçeri girince, kapının hemen yanında bir saksı çiçek ve telefonların olduğu reyon vardı. Kasanın arkasında, sağ tarafta koridor gibi karanlık bir yer bulunuyordu; büyük ihtimalle telefon tamiri orada yapılıyordu. Dükkânın içinde kimse yoktu. Sessizliği yalnızca sol duvardaki gri çerçeveli saatin tıkırtıları bozuyordu, ha bir de Dean.
“İçerisi o kadar sessiz ki, bu sessizlik bana The Last of Us’ı hatırlatıyor. Sence de öyle değil mi, Ella?” dedi, kasanın üstündeki telefonları incelerken.
“Hiçbir fikrim yok,” dedim, karanlık koridora doğru uzanıp içeriye bakmaya çalıştım.
“Chris!” diye bağırdı Dean. Sesi biraz yankılı çıkmıştı. Birkaç saniye sonra, 13 yaşlarında kısa boylu esmer bir çocuk kasanın arkasındaki karanlıktan çıkıp gelmişti.
“Sıkıldım, Dean. Bana böyle seslenmeyi bırakman konusunda defalarca konuştuk,” dedi çocuk. Yüzümüze hiç bakmıyordu, elindeki şarj aletine benzeyen şeyle uğraşıyordu.
“O zaman kapının sesini daha iyi dinlemelisin, yoksa aksi takdirde bağırarak bütün kasabayı buraya toplamak zorunda kalacağım,” dedi kocaman gülümseyerek. Bütün dişlerini gördüğüme yemin edebilirdim.
“Bugün ne için geldin, yoksa yine telefoncu dükkânına kumandalı arabanı mı tamir etmeye geldin?” dedi çocuk sırıtarak ama hâlâ yüzümüze bakmıyordu.
“Şaşıracaksın, biliyorum ama…” dedi coşkuyla, “telefon tamiri için geldim.” Bir elini havaya kaldırıp coşkuyla bağırdı. Bir eli hâlâ havadaydı, diğer elini ise bana uzattı.
“Telefon…” dedi. Hemen hızlı bir şekilde telefonu çantamdan çıkarmaya çalıştım ama maalesef telefonu ikinci defa yere düşürdüm. Telefonu yerden almadan önce Dean ve Chris’in tepkisine bakmak için kafamı kaldırdım; her ikisi de hayal kırıklığı içinde beni izliyorlardı. Dean’in bir eli hâlâ havada, yumruk şeklindeydi.
Sonra elini indirdi ve tekrar enerjik bir şekilde:
“Sorun değil, dostum Chris için daha eğlenceli olacağından eminim,” dedi ve yerdeki telefonu benden önce eline alıp Chris’e uzattı.
“Tamam… tamam, beni yalnız bırakın artık. Yarın alabilirsiniz telefonu,” dedi Chris, göz devirip telefonu aldı, karanlık koridora yürüdü ve gözden kayboldu.
Biz de Dean ile dükkândan çıktık. Hâlâ ne olduğunu anlamamıştım ama bir haftadır bir şeyleri sorgulamamayı öğrenmiştim. Dean’in yüzünü görmüyordum ama hâlâ gülümsediğinden emindim.
Dean birden durup elini hırkasının cebindeki telefona attı ve çıkardı. Telefonun ekranı açıktı ama ne olduğunu göremiyordum. Birkaç saniye sonra telefonu kulağına koyup konuşmaya başladı:
“Lucas…” dedi. Telefondaki kişi bir şeyler anlatıyordu. Nefes sesinden bile bir sorun olduğunu anlamıştım.
“Geliyorum, sorun değil. Bekle beni,” dedi ve telefonu hızla kapatıp hırkasının cebine koydu. Sonra tekrar telefonu çıkardı ve ekranını bana döndürdü. Kilit ekranında kırmızı bir araba vardı, en üst tarafta da saat 07.28’i gösteriyordu.
“Ella, benim gitmem gerekiyor. Okul için erken. İstersen biraz etrafta dolaş, sen bilirsin. Neler olduğunu sonra anlatırım.”
Dean bir şey söylememi beklemeden hızlıca arkasını dönüp okulun olduğu yola doğru koşmaya başladı.
Ne diyeceğimi, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Arkasından mı gitmem gerekiyordu yoksa Dean’in dediği gibi etrafta mı dolaşmam gerekiyordu, bilmiyordum. Gözlerim istemsizce etrafta dolaştı, telefoncu dükkânının önünde öylece duruyordum. Kütüphanenin olduğu yöne yürümeye başladım.
Kütüphane, telefoncu dükkânının iki dükkân yanında yer alıyordu. Kahverengi, ahşap görünümlüydü; sanki Orta Çağ’dan fırlamış gibiydi. İçerisi dışarıdan hiç görünmüyordu. Kapısında koyu kahverengi bir kart asılıydı, üzerinde beyaz harflerle “open” yazıyordu. İçeri girip girmemek konusunda oldukça tereddüt etsem de kapıyı ittim. Kapıyı iter itmez, kapının üstündeki küçük zil ince bir sesle çınladı.
Kapıyı açınca karşılaştığım ilk şey bir kitap yığınıydı; hepsi düzenli bir şekilde üst üste dizilmişti. Kapının hemen karşısında gömme bir kitaplık, sağ tarafında ise küçük bir kitap odası gibi bir yer vardı. Dükkânın sol tarafında ise bir masa ve büyük bir sandalye bulunuyordu. Onun arkasında da koyu ahşap bir kapı vardı. Sağ tarafta kitaplara bakmak istiyordum ama yerde üst üste dizilmiş kitaplar ilerlememe engel oluyordu. Masanın arkasındaki kapı tiz bir cızırtı ile açıldı.
“Ah, üzgünüm, onları kaldırmalıydım. Bekle… bekle… hemen yolu açacağım, sakın devireyim deme; onları dizmek için saatlerce uğraştım,” dedi genç ama oldukça olgun giyinmiş bir adam. Yüzüne dökülen uzun, ıslak saçları ve kalın kahverengi çerçeveli gözlükleri vardı. Hemen önümdeki dizili kitapları yavaşça masanın üstüne indirdi, masaya sığmayan kitapları ise yavaş yavaş sandalyeye dizdi. Artık yerde hiç kitap kalmamıştı.
“Şimdi geçebilirsin,” dedi, eliyle “buyurun” der gibi işaret etti.
Küçük ama binlerce kitabın olduğu sağ tarafa yürüdüm. Çoğu kitabı zaten tanıyormuşum gibi geliyordu. Arkama, adamın durduğu yere döndüğümde orada yoktu. Muhtemelen tekrar o kapıdan içeri girmişti ama sanki yok olmuş gibiydi; hiç ses çıkarmadan gitmişti. Oysa ilk geldiğinde kapı oldukça cızırdamıştı.
Kitaplığa biraz daha yaklaştığımda yerde çiçekli mavi bir kumaş parçası fark ettim. Adımlarımı yavaşlattım. Biraz daha yaklaşınca, kitaplığın arkasında birinin olduğunu gördüm; sanki orada saklanıyordu. Kitaplığın arkasında bir kız çocuğu vardı. Melek gibi güzel, altı yaşlarında, mavi çiçekli elbiseli bir kızdı. Down sendromluydu ama hayatımda gördüğüm en güzel gözlere ve melek gibi bir güzelliğe sahipti. Beyaz bir tene ve güzel bir gülümsemeye sahipti. İki eliyle bir kitaba sıkıca sarılıyordu.
“Merhaba,” dedim gülümseyerek.
“Merhaba, burada olduğumu görmedin değil mi?” dedi küçük kız. Gülünen dudaklarının üstüne parmağını bastırıp sus der gibi fısıldadı.
“Sorun değil, o burada değil,” dedim. Küçük kız uzattığım eli tuttu ve yavaşça kitaplığın arkasından çıktı ama hâlâ bir eliyle kitabı sıkı sıkı tutuyordu.
“Ne yapıyorsun burada?” dedim, istemsizce sesim çok neşeli çıkmıştı.
“Abim kitabını bulamadı, ben de onun için yeni almak istedim sadece ama kitaplar devrildi, ben sadece bu tarafa geçmek istiyordum.” dedi heyecanla.
“Kitaba bakabilir miyim?” dedim, elimi uzattım. Küçük kız ilk önce tereddüt etti, sonra iki eliyle tuttuğu kırmızı kapaklı kitabı elime bıraktı. Fahrenheit 451 kitabıydı; daha önce okuduğum ama kasabaya gelirken tekrar okurum diye yanıma aldığım kitaplardan biriydi.
“Bu kitabı almana izin vereceklerini sanmıyorum ama biliyor musun, bu kitap bende var. İstersen sana verebilirim ve sen de böylece abini mutlu edersin. Olur mu?”
Kız ilk önce merakla beni izledi, ardından yavaşça kafasını evet anlamında salladı.
Elindeki kitabı kitap raflarından birine bırakıp yavaşça çıkış kapısına yöneldik. Kapıyı açınca zil tekrar ince bir şekilde çınladı. Kütüphanenin önünde küçük kızın elimi tutmasıyla içimi bir mutluluk sarmıştı. İstemsizce gülümsemiştim
.
“İstersen şimdi seni eve götürelim, sonra ben sana kitabı getireyim. Olur mu?”
Kız yine yavaşça kafasını evet anlamında salladı.
“Tamam, şimdi eviniz nerede, tarif eder misin? Evin yolunu biliyor musun?” dedim. Kızın yüzündeki gülümseme hâlâ duruyordu.
“Ben okula gideceğim. Abim bir keresinde basket oynuyordu orada, sonra bir sürü insan vardı ve abimi alkışladılar. Abim beni orada bekliyor olabilir.”
“Tamam, ilk önce okula gidelim ama abin orada olmazsa evine götüreceğim seni, tamam mı?”
“Tamam,” dedi. Küçük kız elimi daha sıkı tutmaya başlamıştı. Yavaş yavaş okula doğru gittik. Okulun bahçesine geldiğimizde küçük kıza ismini sormayı unuttuğumu fark ettim.
“Ben Ella. Senin adın ne?”
Kız kafasını kaldırıp yüzüme bakarak gülümsedi.
“Adım Cher,” dedi neşeyle, sonra kafasını tekrar basket sahasının olduğu tarafa çevirdi.
“Cherry!”
Basket sahasının tam önünde dururken arkamızdan biri seslenmişti. Cher’in elini hiç bırakmadan kafamı sağa, okul kapısının olduğu yöne çevirdim. Cher’e seslenen kişi Dean’di ve aynı sınıfta olduğumuz ama adını bile bilmediğim, sınıfın en arka sırasında oturan, gece mavisi gözlere sahip o kişiydi.





