Skip to content

ZARİT

Chapter 4 · 10 min read

ZARİT

Chapter 4

4. Bölüm (Cehennem)

Başımda, şakaklarımı patlatacak kadar şiddetli bir ağrı hissediyordum. Acıdan yüzümü buruşturdum. Yavaşça gözlerimi açtığımda ahşaptan yapılmış basık tavanla bakışmaya başladım. En son ne olduğunu hatırlamaya çalıştım. Hatırlamamla uzandığım tek kişilik yataktan aniden kalkmam bir oldu. O psikopat şerefsiz beni tek dokunuşta bayıltmıştı. Beni kaçırmıştı! İyi de neden?

Ahşaptan yapılmış küçük kulübe gibi bir yerdeydim. Odada yataktan başka hiçbir şey yoktu. Kapının yanında duran camdan dışarıya baktım. Geceydi ve muhtemelen ormana yakın bir kulübedeydim. İçeriden gelen seslerle bakışlarımı kapalı kapıya odakladım. Kapıya kulağımı dayayıp konuşulanları duymaya çalıştım.

"Bu kızı yanımıza getirerek neyi amaçlıyorsun?" Sesinden kadın olduğu aşikardı. Kafası karışık ve anlamaya çalışır gibi soruyordu. Herhangi bir cevap alamadı.

"Eğer kolye içinse, söküp alalım boynundan. Görevimiz bu kız değil, bizi oyalıyorsun." Alamadığı cevap onu sinirlendirmişti. Panikle hala boynumda duran kolyemi avuçlarımın içinde aldım.

"Sakin ol Linda." diyerek uyardı, sesinden erkek olduğunu çıkardığım biri.

Kapı aniden sertçe açıldı. Alnıma aldım ağır darbe yüzünden geriye doğru sendeleyerek popomun üstüne düştüm. Acıyan ve muhtemelen morarıp şişecek olan alnımı elimle ovuştururken, ayaklarımın dibinde duran, uzun siyah ve topuklu çizmeleri görmemle başımı yavaşça yukarı kaldırdım. Karşımda bu zamana kadar gördüğüm, en uzun kadın duruyordu. Boyu bir seksen vardır, diye geçirdim içimden. Uzun ateş kızılı saçlarını sıkı atkuyruğu şeklinde toplamıştı. Baştan aşa siyah deri giyiniyordu. Siyah deri bir yelek. Deri, dar pantolon ve deri botlar. Bu kadar deriyle nasıl hareket ediyordu. Bana yüzündeki aşağılama ve alayla tepeden bakıyordu.

"Baksanıza. Küçük farenin bir özelliği daha ortaya çıktı. Kapı dinlemek!"

Bu kadın ne kadar güzelse, bir o kadar şeytandı. Onu gördüğüm şu bir dakikada nefretimi kazandığı için tebrik etmek istedim. Ben kolay kolay kimseye nefret besleyemezdim. Böylesine güçlü ve ağır duyguyu taşımak, bana göre değildi. Herkesi ve her şeyi kendi haline bırakıp yoluma devam ederdim. Ama karşımda duran bu kadın hakkediyordu. Ona fena halde kinlenmiştim.

Cevap vermeden ağır ağır düştüğüm yerden kalktım. Tozlanan ve kırışan elbisemi elimle süpürdüm ve düzelttim. Omuzlarımı dikleştirdim. Benden oldukça uzun olan kızıl kafaya bakmak için çenemi yukarı kaldırıp koyu yeşil gözlerine nefretle bakmaya başladım. Ona karşılık vermeyecektim. Muhatabım o değildi. Yanından geçerken elimle omzuna dokunup onu biraz kenara ittirmeye çalıştım. Yerinden kıpırdamadan bana dik dik bakmaya devam ediyordu. Gözlerimi devirip "Önümden çekilirsen eğer, içeri geçeceğim." dedim kibirli şekilde. Onun aksine tüm hanımefendiliğim üstümdeydi. Kenara çekildi. "Yürü!" dedi. Salakça emir verdiğinin farkında değil miydi? Zaten içeri geçmek için konuşmuştum. Ona dik dik bakarak yanından geçtim.

Karşımda kapısı kapalı bir oda daha vardı. Hemen sağında salonla birleşik mutfak duruyordu. Yabancı pislik, dikdörtgen şeklindeki salonun karşılıklı köşelerine konumlandırılmış, eski mavi koltukların, mutfak tarafına bakanında oturuyordu. Ortada siyah camdan yapılmış bir sehpa duruyordu. Topuklu ayakkabılarımın sesini duyunca dalmış olduğu düşüncelerinden sıyrıldı. Burnunda tuttuğu beyaz bez parçası kanıyla kırmızı renk almıştı. Demek ki ona sağlam kafa atmıştım. İnci'nin eniştesine içimden teşekkürler yolluyordum. Hemen yan tarafındaki koltuğun ondan en uzak köşesine oturuncaya kadar beni göz hapsinde tutmaya devam etti. Karşımda ise kumral uzun saçlı ve yapılı bir adam oturuyordu. Peşimden kelen kızıl şeytan da karşımda oturan bu adamın yanında yer aldı. Onlardan gözlerimi çekip beni göz hapsinden çıkarmayan yabancı pisliğe çevirdim bakışlarımı.

"Benden ne istiyorsunuz?" Param yok demek isterdim ama beni para için kaçırmadıkları ortadaydı.

"Cevaplar." dedi yabancı pislik. Pekala ne halt soracaklarsa cevaplayıp bir an önce evime dönmek istiyordum.

"Sor." dedim yabancı pisliğe bakarak. Burnuna bastırdığı kanlı bezi önündeki sehpanın üstüne koydu. Alev harelerini kolyeme odakladı.

"O boynundaki..." dedi. Bu sefer bakışlarını gözlerime çıkardı. Alev harelerine baktıkça tüylerim diken diken oluyordu. Bir elimle kolyemi sıkıca tutmaya başladım.

"Sana nasıl ulaştı." diye de devam etti. Daha önceki karşılaşmamızda da kolyeme dikkatle baktığını hatırladım.

"Büyükannemden yadigar. Ona da kendi annesi yadigar bırakmış. Kısacası aile yadigarı." Ne kadar çok yadigar demiştim. Gözlerini benden çekip hafif hafif başını sallayarak önüne çevirdi bakışlarını. Sürekli dalıp gidiyordu. Kafasındaki düşüncelere dalıp gittiği belliydi. Kızıl şeytana bakarak "Linda, fotoğrafı getir." diye emir verdi. Adının Linda olduğunu öğrendiğim kızıl şeytan, aldığı emri yerine getirmek için ayaklanırken, ona nefret dolu bakışlar atıyordum. Mutfak masasının üstünde duran siyah deri çantasından birkaç belgeyle geri döndü ve masanın üstünde bıraktı. Yabancı pislik belgelerin arasından bir fotoğrafı bularak önüme sürükledi. Önüme konulan fotoğrafta, benim yaşlarımda, turuncu, küt saçlı, küçük kalkık burnun üstünde hafif çilleri olan, beyaz tenli, buz mavisi gözlere sahip, güzel bir kız duruyordu. Fotoğrafı incelemeyi bitirdiğimde açıklamasını bekler gibi yabancıya baktım.

"Fotoğrafta gördüğün kızın ismi Tonya." İsmini söylemesiyle fotoğrafı elime alıp tekrar inceledim. Tonya... İsmi de kendisi gibi güzeldi.

"Bir senedir kayıp. Kaçırıldığını düşünüyoruz." Kaçırılmak mı? O zaman polise gitmeleri daha mantıklı değil miydi?

"Bana ne bundan?" Elimdeki fotoğrafı masaya bırakıp, yabancıya bakmaya başladım.

"Sen, bize yardım edeceksin." Ben mi?

"Bana geleceğinize polise gitmek daha mantıklı değil mi?" Alev harelerine baktıkça hipnoz olmaya başlıyordum. Ne vardı bu adamda. Ondan arkama bakmadan kaçmak istiyordum. Ama gözlerine bir kere bakınca, sonsuza kadar seyretme isteği doğuyordu içime.

"Bize polis değil bir tek sen yardım edebilirsin." Anlamamı beklermiş gibi bakıyordu. Bir tek ben yardım edebilirim... Bunun sebebi İnci ve Çağrı'nın onu görememesi olabilir miydi?

"Arkadaşlarım seni neden göremedi?" Ondan beklediğim cevap karşımda oturan uzun saçlı, kumral adamdan geldi.

"Çünkü sizler, bizleri göremiyorsunuz." Bizler, sizler derken? Ne saçmalıyordu bunlar.

"Sizler mi? Tam olarak kim oluyorsunuz, siz." Hafiften sinirlenmeye başlıyordum.

"Biz bu yeryüzünden değiliz." dedi karşımda oturan adam.

"Bu yeryüzü derken. Taksit taksit mi açıklayacaksınız." cidden sinirlenmeye başlamıştım.

"Biz Narakas'tan geliyoruz." Narakas mı? Benim bildiğim bu isimde herhangi bir ülke yada şehir yoktu.

"Narakas derken. Öyle bir yer yok?" Anlayamıyordum.

" Yeraltı." diye sözü aldı kızıl şeytan.

"Sizin tabirinizle, cehennem." diye de son noktayı koydu yabancı.

Cehennem... Duyduklarıma karşı iç sesim' Doğruyu söylüyor. Bunu biliyorsun.' diyordu. Ama mantığım, tüm bu saçmalıkları dinlemem için peşime düşmüş yabancıya karşı sinirle dolup taşmamı sağlıyordu. Mantığımı dinleyip öfkeyle ayağa kalktım.

"Cehennemmiş, Narakas'mış, falan filan. Sizin saçmalıklarınıza inanabileceğimi düşünmüyorsunuz herhalde. Ne haliniz varsa görün! Beni de rahat bırakın! Gördüğünüz gibi. Aradığınız cevaplar bende değil." Gerçekten sinirden kuduracaktım. Benim bir hafta sonra sınavım vardı. Ben ne yapıyordum! Burada oturmuş, bu üç delinin anlattığı akla mantığa sığmayan saçmalıklarını dinliyordum. Sınav demişken! Saat kaçtı? Kimsenin bir şey demesine fırsat vermeden panikle etrafıma bakınmaya başladım. Çantam neredeydi? Yabancıyı aramaya çıkmadan önce boynuma astığımı hatırlıyordum.

"Size demiştim. Bu kız bizi anca oyalar." Kızıl saçlı şeytana içimdeki öfkeyi püskürtürcesine bakmaya başladım. "Kes sesin!" Üçüne de bakarak baş parmağımı tehdit edercesine sallamaya başladım. "Beni hemen evime bırakacaksınız. Yeter bu kadar saçmaladıklarınız." Kızıl saçlı şeytan ona çıkışmamla sinirle ayağa kalaktı, üstüme üstüme yürümeye başlamasıyla bende ona diklenerek karşısında duruyordum. "Sen kaşınıyorsun ama." dedi kendini zor tutuyormuş gibi. "Gel kaşı o zaman." dedim bende, inadına giderek. Aslında bu kızıl şeytan beni tek lokmada yerdi. Ama bu kadın tarafından dayak yemiş olsam bile asla dik başlılığımdan ödün veremezdim. Üstüme doğru yürümeye başlarken yanında oturan adam onu kolundan tutup durdurdu.

" Ladin! Sakın!" diye uyardı. Kızıl şeytan yumruk yaptığı ellerini ve kasılan çenesinden anladığım kadarıyla sıktığı dişleriyle bana bir süre bakmakla yetindi. Sonra da çıkışa yönelip sinirle kapıyı çarparak dışarı çıktı. Onu uyaran adam da peşinden gitti.

Baş başa kaldığım yabancıya döndüm. Elinde tuttuğu küçük askılı çantamla beni izliyordu. Ben burada sinir krizi geçirirken, o tüm sakinliğiyle beni izliyordu. Yanına giderek elinde tuttuğu çantamı hışımla çekip aldım. Ona hiç bakmadan çantamdan çıkardığım telefonumu açtım. Saat gece ikiye geliyordu. Aramalara girince annemden gelen 27 cevapsız aramayla karşılaşınca zoraki yutkunmaya çalıştım. Diğer onbir cevapsız arama İnci'den gelmişti. Ve bir mesaj. Aceleyle İnci'nin attığı mesaja girdim. _Günce, neredesin? Annen kudurdu. Beni aradığında acıktığımız için balodan sonra yemek yemeye gideceğimizi ve şarjının bittiğini söyledim. Hemen aç şu telefonu._ Ben yanmıştım. Ben bitmiştim. Asıl cehennem annemdi. Sıkıntıyla önüme gelen saçlarımı arkaya attım. İnci'ye eve gideceğime ve iyi olduğuma dair kısa bir mesaj attım ve beni izlemek dışında ağzını bıçak açmayan yabancıya diktim bakışlarımı. "Beni nasıl bayıltıp buraya getirdiysen, hemen evime bırakacaksın." sinirliydim ve paniklemiştim.

Yabancı oturduğu yerden kalkıp ağır adımlarla aramızdaki masayı aşarak karşıma dikildi. Bu adam neden bana böyle bakıyordu. Bende bir şeyler görmeye çalışır gibi... Düz ve biçimli kaşlarının hemen aşasında hafif çekik alev hareli gözlerine baktım. Sonra da hafif kavisli karakteristik burunu ve kıpkırmızı dudakları. Yakınımda durduğu için yine ondan yayılan cehennem sıcaklığını hissedebiliyordum. 'Biliyorsun' dedi iç sesim. 'Gerçek olduğunu biliyorsun.' İnkar etti mantığım. 'Bu adam, gerçek olduğunun kantı.' diye çürüttü mantığımı.

"Seni evine bırakacağım. Şimdilik! Sınavına girdikten sonra sen de bize yardım edeceksin." Sınava gireceğimi nereden biliyordu? Söylediğimi hatırlamıyordum. O dakika aydınlanma yaşadım. "Sen! Beni takip ettin!" Tüm o paranoyalarım gerçekti. Aylarca tedirgin hissedişlerim...

"Evet. Şimdi oyalanmadan çıkalım!" diyerek bana konuşma fırsatı tanımadan çıkıp gitti. Yaşadığım şok, şok üstüne, olduğum yerde kalakalmıştım. Bu sanki çok normalmiş gibi evet deyip çekip gitmişti. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ve içimden ona kadar sayarak yavaş yavaş dışarıya soldum. Bu kadar çok sinirlenmekten hastalık hastası olacaktım. Sinirlerim az da olsa pusmaya başlayınca bende dışarıya çıktım.

Kulübenin önünde duran arabaya yaslanmış sigara içiyordu. Karanlıkta cılız kıvılcımlar çıkaran sigarasından, uzun bir nefes çekti içine. Ağır ağır dışarıya solduğu beyaz dumanını izliyordu. Yanına doğru ilerleyen adım seslerimi duyunca bana döndü. Baştan aşağı gözlerini gezdirdi üstümde. Ona hiç aldırmadım. Göz kontağı kurmaktan kaçınarak arabanın kapsını açıp yolcu koltuğuna geçtim. Çok geçmeden o da yanımda yerini aldı. Sessizce geçen birkaç dakikadan sonra orman yolunu geride bıraktık. Şehir merkezine yaklaşınca yolu tarif etmek amacıyla sağdaki sapağı işaret ettim. "Şu ilerden sağa dön." Bana hiç aldırmadı. "Yolu biliyorum." Sonradan hatırladığım gerçekle gülmeye başladım. Gerçekten sinir hastası olup çıkmıştım. Gülmemi garipsemiş olacak ki. Arada bana kısa kısa bakışlar atıyordu. "Pardon. Bir an beni takip ettiğini unutmuşum." deyiverdim alayla. Ve aniden sinirle suratına bakmaya başladım. "Beni neden takip ettin yada ettirdin? Her neyse artık?" Siyah dalgalı saçlarının uçlarında ara ara gözüken alev yansımalarında gezindi bakışlarım, düzgün ve biçimli çene hattında, kalın ensesinde ve hafif çıkık adem elmasının bulunduğu boynunda. Bu adamı izlemekten kendimi alamıyordum. Bir yanım içimi ısıtan, tenimi yakan sıcaklığına kucak açmak isterken, diğer yanım elinde tabancasıyla kucak açan yanımı öldürmeye hazır, tetikte bekliyordu. "Bizi görebilmenin nedeni, boynunda taşıdığın kolyen olmalı." Yola bakarak konuşmaya devam etti. "Ve başka özelliklerinin de olduğuna eminim." Kolyemi ondan sakınmak istercesine ellerimin arasına aldım. "Size vereceğimi düşünüyorsan. Büyük yanılıyorsun."

"Senden kolyeni isteyen yok." Kaşlarımı çattım. Bu adamın amacı neydi?

"Ne istiyorsun o zaman?" Yoldan ayırdığı bakışlarını kısa bir süre yüzüme sabitledi. Alev harelerine baktığımda, yine tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Başını tekrar yola çevirip konuşmaya başladı.

"Nereden ve nasıl geldiğini öğrenmek istiyorum." Bir şey diyemedim. Ben de bilmiyordum. Büyükannemden bana kalan aile yadigarı kolyemin bilmediğim gizemi, bu yabancıyı görmemle benim de aklıma takıldı. Nesillerdir saklanılan ve bana emanet edilen bu kolyenin elbette bir hikayesi olmalıydı. Bunu öğrenmek için büyükanneme sormak isterdim. Ama aramızdan ayrılalı çok olmuştu. Vefat etmiş birine de soramayacağıma göre, kolyenin hikayesini hiçbir zaman öğrenemeyecektim.

Evimin bulunduğu sokağın başına geldiğimizde "Burada dur." evin önüne kadar giderse annem görebilirdi. Onu göremiyor olması içimi biraz rahatlatsa da, arabayı görmesi yeter de artardı. Arabayı yavaşça durdu. "Evin biraz daha ileride." Gerçekten mi? Ben bilmiyordum. Beni evime kadar takip etmesi sinirlerime dokunuyordu. "Annemin arabayı görmesi iyi olmaz."

Önümüzde uzanan sokak ışıklarının aydınlattığı caddeyi izledi bir süre.

"Sizler, ailenize çok önem veriyorsunuz. Ama önemsediğiniz ailenize hiç vakit ayırmıyorsunuz. Her şeyi çocukları için yaptığını düşünen anne ve babalar, çocuklarından en kıymetli şeylerini çalıyor." İzlediği boş sokaktan gözlerini çevirip yüzüme odaklandı. "Çocukluk anılarını."

Bu söyledikleri aklıma babamı getirdi. Onu en son sekiz ay önce görmüştüm. Babam, küçüklüğümden beri hep bir var bir yoktu. Gemilerde kaptanlık yapıyordu. Bazen aylarca bazen de yılda bir görüyordum onu. Annem ise küçüklüğümden beri hep çalışıyordu. Annemi seviyordum. Babamı da öyle. Ama çocukluk anılarımın çoğunda beni büyüten anneannem ve büyükannem vardı. Cevap vermedim. Kapıyı açıp usulca indim arabadan. O da benimle indi. Arabanın önünde buluştuğumuzda bir dal sigara çıkarıp yaktı. Yine uzun bir nefes çekti içine ve dumanını izlemeye koyuldu. "Tütünüz çok kötü. Ama içkilerinizin tadı güzel." Ondan bakışlarımı çekip bir adım uzaklaştım. "Bir daha karşıma çıkma." İzlediği dumandan çektiği bakışlarını bana odakladı. "Buna ben karar veririm."

Eve girinceye kadar yakıcı bakışlarını sırtımda hissettim. Bir kez olsun arkama bakmadım. Bakmak isteyen yanımı, bıçaklayarak katlettim.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.