Skip to content

ZARİT

Chapter 1 · 17 min read

ZARİT

Chapter 1

1. Bölüm(Metro)

Bu bir rüya, bu bir rüya, bu bir rüya...

Uzun siyah saçları, denizin kıyıya getirdiği meltemle birlikte ahenkli bir dans tutturmuştu.

Ayak bileklerine kadar uzanan mavi elbisesinin etekleri de bu dansa eşlik ediyordu. Bir yanında çıplak ayaklarını yakan kumsal, diğer yanında soğuk dalgalarıyla kumsalın yakıcılığını gidermeye çalışan dalgalar, genç kadının içini gıdıklıyordu. Keyifle deniz kenarında yürümeye devam ediyordu.

Uyan Günce, uyan...

Kimsenin daha keşfedemediği, bu kıyıyı ilk kendisi keşfetmişti. Ondan başka kimse bilmiyordu bu kuytu köşede kalmış küçük koyu. O da tesadüfen keşfetmişti. Dalgalarla kendi çapında oyun tutturmaya başladı. Dalgalar denize çekilince peşinden gidiyor, ona doğru gelince de küçük kıkırtılarla kaçmaya çalışıyordu. Yorulmaya başlayınca, içinde çeşitli bitki ve çiçeklerin olduğu sepetini de eline alıp korunun içine doğru yürümeye başladı. Koruya girmeden masmavi denize bakıp, kokusundan derin bir nefes aldı. Tam kafasını çevirip gidecekken, koyun en ucunda büyük bir karaltı fark etti.

Uyan artık!

Yavaşça o tarafa doğru hareketlenmeye başladı.

Uyan, uyan, uyan.....

Kendime verdiğim telkinler doğrultusunda yavaşça açtım gözlerimi. Bu kadını ne zaman rüyamda görsem bedenim kasılmaya başlıyordu, kendimi terler içinde buluyordum ve farkında olmadan sıktığım dişlerim ağrıyordu. Rüyada olduğumun farkındaydım. Kendimi uyandırmaya çalışıyordum. Bazen bugün olduğu gibi başarıyordum. Bazen asla uyanamayacakmışım gibi geliyordu. Bu kadını son bir aydır rüyalarımda görmeye başladığımdan beri uykularım bana zehir olmuştu. Yataktan kalkıp elimle sırtımı yokladım. O kadar çok terlemiştim ki sırtım göl gibi olmuştu. Duş almak için banyoya girecektim ki, beni kitli bir kapı karşıladı. Bıkkınlıkla ofladım.

'Begüm, yeter ya. Her sabah banyoyu işgal edemezsin. Çık artık.'

Kapalı banyo kapısının ardından Begüm'ün ince sesi yankılandı.

'Daha erken davranıp ilk sen girseydin abla. Çıkamam.'

Sabırla derin bir nefes aldım. Büyük bir baş ağrısı şakaklarımda dolanmaya başladı. Gözlerimi açtığım bu kötü günümü, bir kardeş kavgasıyla taçlandırmak istemiyordum. Begüm banyodan çıkıncaya kadar bir şeyler atıştırmak için mutfağa doğru yöneldim. Annem ve Batın çoktan hazırlamış oldukları kahvaltı masasında, karşılıklı tostlarını yiyorlardı. Bende bir bardak su içip Batın'ın yanında yerimi aldım. Batın tostundan bir ısırık aldı ve lapa haline getirdiği tostunu dişlerinin arasından fışkırtarak suratıma karşı sırıttı. Ağzını aça aça konuşmaya başladı. ''Günaydın ablaların bir tanesi'' Yüzümü iğrençliğiyle buruşturdum. ''İğğğğğ Batın, sen iğrenç bir yaratıksın.'' Annem her zamanki gibi uyarıcı ses tonuyla araya girdi. ''Günce, kardeşine yaratık deme. Batın, sen de düzgün ye şu tostunu.''

Batın'a bakıp sinirle söylendim. Suratıma bakıp otuz iki diş sırttı ve tostu hayvansı bir edayla yemeye başladı. Sakin ol Günce. Bugünü boş yere zehir etme kendine. Annem çayından bir yudum alıp arkasına yaslandı ve beni göz hapsine aldı. Durum güncellenmesi başlamıştı.

''Günce, derslerini boşlamıyorsun değil mi.''

''Boşlamıyorum anne'' diyerek geçiştirmeye çalıştım. Tek kaşını kaldırıp benimle aynı renk olan kahve gözlerini gözlerime dikti.

''En son olduğunuz deneme sonuçların öyle söylemiyor ama.''

İçten içe oflamaya başladım. Annem yine öğretmenlik kimliğine bürünmüştü.

''Ben senin öğrencin değilim anne. En son olduğumuz deneme sınavında hastaydım, hatırlarsan. Odaklanamadım.'' İçimden ne kadar isyan etsem de bu sözlerimi kontrollü bir şekilde yöneltiyordum. Annem fazlasıyla otoriter bir kadındı. Otoritesini sarsarsanız cehennem azabını yaşatırdı. Ağır ağır başını salladı. Sırtını dikleştirip dirseklerini masaya yasladı. Benimle göz teması kurmaya çalışıyordu.

''Onu bugün açıklanacak deneme sonuçlarından göreceğiz. Biliyorsun ki sınava altı aydan kısa bir süre kaldı. Ben seni boşlamış görüyorum. Bu söylediklerim senin iyiliğin için. Biliyorsun, ben mesleğimi elime almak, okumak için çok çabaladım. Kendi ayaklarının üstünde duran bir kadın olmanı istiyorum. Bugün bana içten içe oflayıp isyan edebilirsin. Yarın bir gün beni çok iyi anlayacaksın.'' Yılgınlıkla omuzlarımı düşürdüm. Haklıydı. Her zamanki gibi.

Annem daha yedi yaşlarındayken yetim kalmıştı. Dedemin doğuştan gelen kalp hastalığı varmış. Çok yaşayamayacağını hep biliyormuş. Buna rağmen anneannemden kopamamış. Anneannemde ondan... Aşık olup evlenmişler. Ama dedemin kalbi uzun süre dayanamamış. Genç yaşta vefat etmiş. Dul kalan anneannem, annemi de alıp büyükannemle yaşamaya başlamış. Kocasından gelen az miktar maaş yetmiyormuş, evlere temizliğe gidiyormuş. Annem de üniversiteye gitmek için bir sene kadar anneannemle beraber temizliğe gidip para biriktirmiş, diğer yandan da ders çalışıyormuş, matematik öğretmenliğini kazandığı zaman büyükannem ve anneannem ağlayarak kutlamışlar. Annem bunu ne zaman anlatsa o anki duygu durumunu yaşar. Gözleri yaşarır, yüzüne özlemin, sevginin ve gurun gölgeleri yansır. Üniversiteyi bitirip mesleğine başlayıncaya kadar da çalışmaya devam etmiş. Şimdi de ikizlerin okuduğu ortaokulda öğretmenlik yapmaya devam ediyor. Anlayacağınız bizim sülalenin kadınları ayaklarını yere sağlam basan kadınlar. Annemin mottosuna göre bu, ben ve Begüm ile devam edecek. Bizi güçlü amazon kadınları gibi yetiştirmek, annemin en önem verdiği, yegane amacıdır. Bunları hatırlayınca, büyükannemin bana şefkatle bakan yaşlı çehresi geçti gözümün önünden. Onu çok özlemiştim. Aklıma gelmesiyle elim refleksle pijamamın içindeki kolyemi yokladı.

''Günce, yine nerelere daldın.'' Annemin seslenişiyle odağımı ona çevirdim.

''Haklısın.'' dedim. Sakince. Annem tıpkı büyükannem gibi şefkat ve sevgiyle gülümsedi. Bende ona gülümsedim.

Annem kolundaki saatine bakıp telaşla ayaklandı. ''Batın çabuk Begüm'ü çağar, geç kalacağız.'' Batın annemin cümlesi biter bitmez koşarak aynı zamanda bağırarak banyoya ilerledi. Annem de çantasını almak için yatak odasına ilerledi. Bense onların bu telaşı sırasında keyifle kahvaltımı yapmaya devam ediyordum. Benim dersimin başlamasına daha bir buçuk saat vardı. Begüm ile Batın mutfağa giriş yaptıklarında kendi aralarında atışmaya devam ediyorlardı.

''Kızım, sil şu kirpiklerini. Bak annem bir ton kızacak şimdi.'' Begüm, düzleştirdiği kumral saçlarını sinirle arkada toplayarak atkuyruğu yapmaya çalışıyordu. ''Söylemezsen fark etmez Batın. Ama bağırmaya devam edersen duyacak.''

''Neyi duyacakmışım?''

Annem de mutfağa teşrif etmişti. Begüm yüzünü annemden gizlemeye çalışarak geçiştirmeye çalıştı. ''Bir şey yok anne. Hadi gidelim geç kalacağız.'' Annem tabi ki yememişti. Begüm'ün çenesinden tutup yüzünü incelemesi ile kaşlarını çatması aynı zamanda gerçekleşti.

''Hemen siliyorsun o rimeli Begüm.'' Bana bakıp mimikleriyle yanımdaki ıslak mendili işaret etti. ''Günce ıslak mendil !'' Keyifle yanımda duran paketten bir tane alıp yüzümdeki şeytansı gülümsemeyle Begüm'e uzattım.

''Anne ama herkes sürüyor. Hem ben çok hafif sürdüm. Bu seferlik izin versen.''

Batın ile bir an göz göze geldik. İkimizde şeytansı sırıtışımızla Begüm'ün bu çırpınışlarından ne kadar zevk aldığımızı biliyorduk. Annem Begüm'e ağız açtırmazken Batın'la göz kontağımızı bozmuyor, ''Aldığın o hazzı, bende alıyorum yoldaş'' manasında ağır ağır başımızı yukarı aşağı sallayıp sağ elimizi göğsümüze koyuyorduk.

''İtiraz etme Begüm. Senin yaşın kaç başın kaç. Ortaokul öğrencisi makyajla okula gidemez. Okulu bırak, bu küçük yaşta makyaj yapamaz. Konu kapanmıştır. Arabada silmeye başlarsın, geç kalacağız, çıkalım.''

Annemler çıkınca bende hızlıdan bir duş aldım. Uzun kahverengi saçlarımı kurutmam çok zamanımı almıştı. Metroya yetişmem gerekiyordu. Hızlıca iki kat beyaz kilotlu çoraplarımı giyinmeye başladım. Altıma koyu yeşil pileli eteğimi geçirdim. İçime beyaz uzun kollu body, üstüne de beyaz okul gömleğimi onun üstüne de siyah kapüşonlumu geçirdim. Sırtıma da siyah uzun kabanımı geçirdim mi, tamamdım. Ocak ayının ortalarındaydık. Bu yıl kış hiç olmadığı kadar sert geçiyordu ve ben üşümekten nefret ederim. Oyalanmadan evden çıkıp koşarak metroya ilerledim. Metrodan indiğimde dersin başlamasına on beş dakika vardı. Yine koşmaya başlamıştım ama o kadar kat kat giyinmiştim ki nefes almakta ve hareket etmekte zorlanıyordum. Canhıraş bir şekilde sınıfın kapısında durduğumda hocanın sınıfta olmayışıyla rahatladım. Darmaduman bir halde Çağrı'nın yanındaki sırama attım kendimi. Yeşil gözlerini kısa bir saniye üzerimde gezdirip, yaklaşık bir aydır soluksuz oynadığı oyununa geri döndü.

''Geç kaldın hava yastığı. Öğretmen zili çaldı bile.'' Çağrı'nın her zamanki gıcıklığı üstündeydi. ''Giç kildin hivi yistiği.'' Çağrı ne kadar gıcıksa ben ondan da gıcıktım. Beni aldırmadan oyununa geri döndü. Çok geçmeden öğretmen sınıfa gelmişti ve ders başlamıştı.

Teneffüs zili çaldığında kapıda bekleyen İnci yeni kestirdiği küt sarı saçlarıyla yanımıza doğru geldi ve bir ön sıradaki boş sıraya oturarak bize döndü. Ben de ayağa kalkıp üzerime yapışan kabanımı çıkarmaya çalışıyordum.

''Günaydınlar'' Üzerimdeki kabanımı güç bela çıkarıp askılığa doğru yöneldim. ''Günaydın'' Sırama geri döndüğümde İnci onu duymamazlıktan gelerek telefonundaki oyunundan kafasını kaldırmayan Çağrı'ya, gözlerinden ışın çıkarmaya çalışır gibi dik dik bakıyordu. Ben de karşısına oturduğumda kafasını iki yana sallayarak çenesinin altında biten saçlarını sallandırdı.

''Eee ne düşünüyorsunuz? Yakışmış mı?''

''Kesinlikle çok yakışmış. Sen kısa saç insanıymışsın kızım. Bir daha eskisi gibi çok uzatma bence'.' diyerek cevapladım İnci'yi. Ela gözleri beğenilmemin verdiği sevinçle parlamaya başladı. ''Bence de. Ben resmen kısa saçım ya. İyi ki kestirmişim.'' İnci geldiğinden beri yüzüne bakmayan Çağrı'ya sinirle bakmaya başladı. ''Sence Çağrı? Yakışmış mı?'' Çağrı ona yöneltilen soruyla kafasını kaldırıp boş gözlerle İnci'ye baktı.

''Bence sıçana benzemişsin.'' dedi ve aynı kayıtsızlıkla oyununa geri döndü. Tamam Çağrı gıcık falandı ama son zamanlarda İnci'ye umursamaz ve kaba davranıyordu. İnci'nin beyaz teni boynundan alnına kadar sinirden kızarmaya başladı. Hışımla sıradan kalktı. ''Sen aynaya hiç bakmıyorsun herhalde. At kafası, ne olacak.'' Koluma girdi ve beni sınıftan dışarıya doğru yürütmeye başladı. ''Yürü Günce, kantine gidelim. Yoksa katil olacağım.''

Kantinden kahve ve çikolatalarımızı alıp masamıza yerleştik. İnci çikolatasından bir ısırık alıp hızlı hızlı çiğnerken sinirle söylenmeye devam ediyordu.

'Sıçanmış... ben sana göstereceğim kim sıçana benziyor. Geri zekalı.'

''Aslında bakarsan geri zekalı değil. Liseye giriş sınavında dereceye girmiş. Aynı zamanda okul birincisi.'' İnci bu dediğime daha da sinirlendi.

''Sen de dost musun, düşman mısın, Günce. Karar ver.'' Bana attığı ışın bakışlarından tırsarak oturduğum sandalyeye sindim. Ellerimi teslim oldum der gibi başımın iki yanına kaldırdım.

''Çocuktaki kayıtsızlığa bak sen ya. Bir aydır suratımıza bakmıyor. Varsa yoksa telefonu, oyunu, saçma salak yazılımları, programları.'' İnci karşısındaki duvara bakarak söylenmeye devam ediyordu. İçinde biriken öfkesini atmaya çalışıyordu. Bacak bacak üstüne atıp uzaklara bakmaya başladı ve sinsi sinsi gülümsedi. ''Ben ona ne yapacağımı biliyorum. Dinsizin hakkından imansız gelir. Görecek o.'' Korkuyla İnci'ye bakmaya başladım.'' Bak İnci, sakın beni ikinizin arasında seçim yapmak zorunda kalacağım durumlara sokma.'' Sinsi gülümsemesini yüzünden silmeden tehlikeli bir sakinlikle ''Merak etme. Bir şey olmayacak.'' dedi. Ne zaman böyle dese hep bir şeyler olurdu.

Biz konuşurken rehberlik hocası geçen olduğumuz deneme sınavı sonuçlarını kantindeki panoya astı. O gidince tüm 12. sınıflar sürü halinde sonuçlara bakmaya gitti. Zil çalıp da kalabalık azalmaya başlayınca, bizde sonuçlara bakmak için kalktık. Sayısalda her zamanki gibi Çağrı yine okul birincisi olmuştu. Bu çocuk neden bu liseye gelmişti anlamıyorum. Türkiye'deki en iyi liselere girebilirdi. Bunu ona ilk sorduğumda omzunu silkip' Evime en yakın okul burasıydı. Üstelik lise düzeyi eğitimi bana göre değil. Hangi okula gidersem gideyim aynı olacak' demişti. Yine de her sınavda birinci olmasını yediremiyordum. Kendi sırama baktığımda okulda onuncu olduğumu gördüm. Çift basamaklılara geçiş yapmam annemin hiç hoşuna gitmeyecekti. İnci de sözel grubunda kendini bulmaya çalışıyordu. Üstlere bakmadan direkt alt sıralardan ismini bulmaya çalışıyordu. ''Bulamadın mı hala İnci. Neden sondan başladın?''

''Kendimi üstlerde hayal bile edemiyorum. Sondan başlayıp yukarı çıkarken içime bir umut doğuyor.'' bu söylediğine gülmeden duramadım. Ben de ilk sıralardan başlayarak adını bulmaya çalıştım ve beşinci sırada durdum.

''İnci, bu söylediğime inanamayacaksın.'' heyecanla kafasını kaldırdı. ''Ne. Niye?'' diyerek parmağımla gösterdiğim yere baktı. Bir anda çığlık atıp zıplayarak boynuma atladı. ''Oha kızım okulda beşinci olmuşum. İnanamıyorum. Ağlayacağım galiba Günce.'' Bende onunla birlikte zıplayıp sarılmaya devam ettim. ''Saçmalama kızım. Haftalarca kütüphanede az dirsek çürütmedik. Seninle gurur duyuyorum.'' diyerek kafasını iki elimle sıkıştırıp alnından öptüm. Günce dolu dolu olan ela gözleriyle, manalı manalı gözlerime baktı. Biraz uzaklaştı. Ellerini önünde birleştirip öne doğru hafifçe eğildi. ''Teşekkür ederim, Üstat Günce. Beni haftalarca, bıkmadan, usanmadan, sabahın yedisinde süründürerek kütüphaneye götürüp kafama vura vura ders çalıştırdığınız için.'' Kollarımı İnci'nin iki omzuna doğru uzatarak ellerimi omuzlarına yerleştirdim. ''Bu onuru sana borçluyum evlat. Yüzümü kara çıkarmadın.''

İnci ile yaşadığımı bu duygusal anlardan çıkıp sınıflarımıza doğru yürümeye başladık.

''O at kafası kaçıncı olmuş?''

''Her zamanki gibi birinci olmuş'' İkimiz de farklı sebeplerden Çağrı'ya karşı kötücül hisler besliyorduk. ''Bence umurunda değilmiş gibi davranarak bizi kekliyor. Her gece gizli gizli sabahlara kadar ders çalıştığına eminim.'' Çağrı'nın sınavlarda uyuyan. Son yirmi dakikada sınav kağıdını doldurup teslim ederek sınıftan ilk çıkan kişi olma unvanını kimseye kaptırmayan hallerini gözümün önüne getirdim.

''Öyle mi diyorsun?'' dedim düşünceli şekilde. ''Tabi kızım. Bir kere dereceye girdi diye dört senedir okul birinciliğini yatarak elinde tutamaz. Kesin derece yapacağım diye köpek gibi çalışmıştır.'' Çağrı'yı gözümün önüne getirince bu söylediklerine pek mantık erdiremiyordum. Okulun ilk gününden beri sıra arkadaşıydık. Ayrıyeten dışarda da vakit geçiriyorduk. Hiç hummalı şekilde ders çalıştığına şahit olmamıştım. ''Bilemiyorum İnci. Bana öyle gelmiyor açıkçası.'' İnci beynime işlemek için mantıklı açıklamalarını sıralamaya başladı.

''Ya Günce burada Çağrı'dan bahsediyoruz. O asla tüm olasılıkları kafasında düşünmeden hareket etmez. Hiçbir şeyi oluruna bırakmaz. Adımını bile hesaplayarak atar. Dersleri bu kadar salıyormuş gibi gözükmesi karakterine ters.'' Haklıydı aslında.

İnci'nin vermiş olduğu gazla birlikte soluğu Çağrı'nın yanında aldım. İşaret parmağımı tehditkar şekilde yüzüne doğru kaldırarak konuşmaya başladım. ''Bana bak Çağrı. Yalan söylemeyi aklından bile geçireyim deme. Sen geceleri gizli gizli ders mi çalışıyorsun? Ha.'' Çağrı sanki ben deliymişim ve tımarhaneden yeni kaçmışım gibi hayretle bakmaya başladı. Ona doğrulttuğum işaret parmağımı geri iterek'' Çek şu parmağını Günce. Gözüme sokacaksın. ''Yılgınlıkla önüme dönüp beyaz tahtayla bakışmaya başladım. ''Ne oldu?'' diye sordu.

''Deneme sınavında birinci olmuşsun. Yine.'' Arkasına yaslandı. Ellerini kafasının arkasında birleştirdi ve kibirli bir ifadeyle yandan yandan sırıtmaya başladı. ''Sınav çok basitti. Sen kaçıncı olmuşsun.'' Resmen gıcıklığına yapıyordu. Arkamı dönerek ona sinirle baktım. ''Onuncu.'' Kafasını sağa sola salladı. ''Yaaannii senin kapasitene göre fena sayılmaz.'' İnci'nin kafasında kurduğu intikam planlarını düşündüm. Her ne yapacaksa acele etmeliydi. Çağrı'ya saldırmak üzereydim. Kendimi tutup ters ters bakmakla yetindim. Kibirli gülüşünü devam ettirdi. ''Hadi ama Günce. Ben senin rakibin değilim. Bizim kulvarlarımız farklı. Boşuna hırslanıp bana tavır alma.''

''Sana tavır aldığım falan yok. Sadece sinirlerimi bozuyorsun.'' Sırada öne doğru eğilip yüzüme bakmaya başladı. Göz teması kurmadım. ''Sen baya baya tavırlısın bana.'' Derin bir nefes alıp içimden ona kadar sayarak dışarı soldum. ''Değilim.'' Bana inanmadığını göstermek ister gibi kaşlarını yukarı kaldırdı. ''İstersen hafta sonları kütüphanede sana eksik konularını çalıştırabilirim.'' Böyle bir yaklaşım ve teklif beklemiyordum. Biz zaten İnci ile kütüphaneden çıkmıyorduk. Çağrı'nın da bundan haberi yoktu. Kafamda şeytanca planlar döndürmeye başladım. Çağrı'ya dönüp anlaşmak için elimi uzattım. ''Sınava kadar her Cumartesi, Pazar. Sabah yediden öğlen dörde kadar. Sözden caymak yok. Şeref sözü vereceksin.'' Şeref sözü kısmı garibine gitmişti. Ama sorgulamadı. 'Şerefim üzerine yemin ederim.' diyerek elimi sıktı. ''Anlaştık'' diyerek karşılık verdim. Gıcık falandı ama çok iyi bir dosttu.

Öğle arasında İnci ben ve Çağrı kantine inmiş tost, çay yapıyorduk. Sabah akşam tost yemekten içim katılaşmıştı. Ortama çığlık atan sessizlikler hakimdi. İnci hışımla tostundan ısırıklar alırken öldürücü bakışlarını Çağrı'nın üzerinden eksik etmiyordu. Çağrı ise... Çağrı'ydı. Masanın altında tuttuğu telefonundan oyununa devam ediyordu. Daha tostunu yemeye başlamamıştı. Bense ikisi arasında mekik dokuyordum. Çağrı oyunu devam ettirmeye çalışarak telefonunu masaya koydu ve tek eli ile oynamaya devam etti. Diğer eliyle tostunu yemeye çalışıyordu. İnci sanki bu anı bekliyormuş gibi aniden bana baktı. Gözlerindeki şeytani parıltıları görebiliyordum. Aklımdan geçen şeyi yapmaması için endişe ve panikle yapma demek için, kafamı sağa sola salladım. O da şeytani gülümsemesiyle yapacağım demek için, kafasını aşağı yukarı salladı. Ben hala kafamı sağa sola sallarken, hiçbir şeyden haberi olmayan ve dünyadan soyutlanarak hem oyununu oynamaya hem de tostunu yemeye çalışan zavallı Çağrı'nın olacaklardan haberi yoktu. Ben kafamı sağa sola sallarken İnci, hızlı ve çevik şekilde karşısında oturan Çağrı'nın telefonunu aniden önünden alarak ayağa kalktı. Bende panikle ayağa kalktım

''İnci sakin ol ve elindekini yavaşça masaya koy. Kimseye zarar gelsin istemiyorum.''

Çağrı zamanda dondurulmuş gibi oturmaya ve artık önünde olmayan boş masadaki hayali telefonuna bakmaya devam ediyordu.

''Neden koyacakmışım. Şu mankafaya iyilik yapıyorum şurada. Aylardır suratımıza baktığı, düzgünce iki cümle kurduğu yok. Onu sanal gerçeklikten çıkarıp aramıza katmaya çalışıyorum. Fena mı?''

Çağrı girdiği bug'dan çıkıp yavaşça kafasını kaldırdı. Avına kitlenmiş kaplan edasıyla İnci'ye kitlenmişti. Başlardaki soğuk ve ağır çekim modundan çıkarak o da ayağa kalktı. Kantin öğrencileri, gözlerini üzerimizde dikmiş bizi izliyorlardı.

'Sen... sen... Ne yaptığını sanıyorsun? Bu ne cüret.' İnci kötü de olsa Çağrı'dan kendine yönelik bir tepki aldığı için keyifle sırıttı. ''Ne oldu Çağrı. Gerçekliğe dönmek ayarlarını mı bozdu. Bana sıçan derken altta kalacağımı mı sandın.''

''Bana bak İnci. Dikkat çekmeye çalışan, şımarık tavırlarından sıkıldım artık. Ver şu telefonumu.''

İnci inanamıyormuş gibi şaşkınlıkla bakakaldı. ''Ben mi dikkat çekmeye çalışıyorum. Asıl sen şu (Bunu söylerken parmaklarıyla tırnak işareti yaptı) 'hiç bir şey umurumda' değil tavırlarınla, her konuşmaya çalıştığımda, bana laf sokmalarınla bıktırdın. Adam akıllı yüzüme baksaydın, bunları yaşamayacaktın.''

Çağrı iyice sinirlenmeye başlamıştı. ''Senin benimle derdin ne? Ha (!)Seninle konuşup konuşmamı, yüzüne bakıp bakmamı, neden takıntı haline getiriyorsun? En nefret ettiğim şeyi yaparak dikkatimi çekmeye mi çalışıyorsun? Al bakıyorum yüzüne, al. Ne konuşacaksan konuş.'' Çağrı'nın bir çırpıda söylediği sinirli sözleri. İnci'yi dumura uğratmıştı. Bir kaç dakika ne diyeceğini düşünmeye çalıştı.

''Arkadaşlar sakin mi olsak? Abartmayalım bu durumu. İnci hadi ver telefonunu Çağrı'ya'' İnci beni hiç duymamıştı bile.

''Ben, umursuyorum çünkü... Çünkü sen... Arkadaşımsın ve... ve sana değer veriyorum.'' Duraksayarak kurduğu şüpheli kelimeleri Çağrı'nın ve benim kafamda, soru işaretleri yaratmaktan başka bir işe yaramamıştı. İnci de kendine anlam veremeyerek telefonu hışımla Çağrı'nın kafasına fırlattı. Havada süzülen telefonu ben ve tüm kantin öğrencileri dehşet içinde izlemeye başladık. Çağrı ise koşmaya başlayan avını yakalamak için saatte 65 km/saat hızla koşan kaplan gibi arkasına doğru dairesel bir hareketle düşeyazan telefonunu havada yakalamayı başardı. Ben ve bütün kantin öğrencileri onun bu telefon refleksine karşı hayretle alkış tutturmaya başladık.

''Çağrı. Sana inanamıyorum. Hemen ağ atmaya çalış, hemen.'' Çağrı da kendine hayret etmiş olacak ki boş bulunup dediğimi yaptı. Karşısındaki masayı hedef alarak parmaklarını örümcek adam gibi bükerek ağ atmaya çalıştı. Bir iki denemeden sonra olmadığını anlayınca elini cebine attı ve bana üzgün bir bakış attı.

''Olsun be Çağrı. Bir dahaki sefere daha çok odaklanırsın. Üzülme. Ben sana inanıyorum.'' Çağrı girdiği örümcek adam modundan çıkıp yanımıza geldi. İnci de şoktan çıkıp sebebini bilemediğim kızgınlığıyla Çağrı'ya bakmaya başladı. ''Al telefonunu başına çal. Ben sınıfa çıkıyorum.'' diyerek tripli bir edayla arkasına dönerek sınıfa çıktı. Çağrı ile bakışıp anlam veremediğimiz İnci'nin arkasından omuz silkmekle yetindik.

Sonunda okul bitmişti ve evlere dağılmak için çıkış kapısının önünde toplandık. Yarın hafta sonuydu ve ben Çağrı'ya bana verdiği sözü hatırlatmak için İnci'nin de anlamayacağı şekilde şifreleme yöntemimle anlatmaya çalıştım. Arkasını dönüp bizim tersi istikamette giden Çağrı'ya seslendim. ''Çağrı şeref sözü bak unutma.'' O da anlamış olacak ki okey işreti yaptı ve arkasını dönüp yürümeye başladı. İnci'nin bindiği otobüs durağına geldiğimizde vedalaşmak için el salladım.

''Dur bir dakika Günce. Şeref sözü derken. Ne demeye çalıştın?'' İnci'nin jetonu biraz geç düşen aklı. Daha yeni kavramıştı. ''Boş ver sen onu. Yarın yedide kütüphanenin önünde ol. Hadi görüşürüz.'' diyerek hızla uzaklaştım.

Metroya doğru yürürken çantamdan kulaklığımı çıkarıp müzik dinlemeye başladım. Bu saatler benim hobi saatimdi. Müzik dinleyip metroda dikkatimi çeken yorgun çehreli insanları, karakalemle, kırmızı kaplı eskiz defterime çaktırmadan çizmeye çalışıyordum.

Saklamayı başaramadıkları yorgunlukları, gözlerinin altına mor kalemle imzalarını atıyordu. Kendi küçük dünyalarında dert edindikleri sorunlar, omuzlarını çökertiyor, sırtlarındaki kamburu daha çok ortaya çıkarıyordu. Kimisi hızla giden metronun camından karanlık duvarlara dalıp gidiyor, kimisi ise gözlerini kapatıp kafalarını cama yaslayarak akıp giden zamana, paytak adımlarla yetişmeye çalışan bu soğuk metroda, saliselik de olsa zihinlerini boşluğa bırakmaya çalışıyorlardı. Bense onların bu kısa geçen anlarını çizerek, zamansız yapmaya çalışıyordum. Metronun kapıları açıldığında içinden hızla çıkan kalabalığa karışarak içeri girdim ve kendime en yakın boş yere oturdum.

Çantamdan defterimi çıkarıp dizlerime koydum. Kapılarını kapatıp hareket etmeye başlayınca, etrafta göz gezdirdim. Normalde bu saatlerde bir hayli kalabalık olan ve oturacak yer bulamadığım metro, bugün oldukça boş gözüktü gözüme. Hızlıca insanların yüzlerinde göz gezdirdim ve dikkatimi ilk çeken çehreyi bu kısacık zaman diliminde çizebilmek için hazır ol da beklemeye başladım.

Karşı çaprazımda oturan genç adam ilk dikkatimi çeken olmuştu. Bu soğuk havaya rağmen ince uzun kollu siyah gömlek giymişti. Altına da aynı siyahlıkta pantolonu vardı. Bu kadar siyahlığa tezat beyaz bir cilde sahipti.

O da kehribar rengi gözlerini, tıpkı ben gibi insanların yüzlerine dikiyor. Dilini bilmediği bir kitabı okumaya çalışır gibi uzun uzun yüzlerine bakıyordu. Dikkatimi çeken bu yabancıyı usul usul çizmeye koyuldum. Dalgalı siyah saçlarından başladım. Ne kadar zift kadar siyah olsa da sanki saç uçlarında kızıl hareler görüyordum. Ona çaktırmamaya çalışarak ufak bakışlar atıyor, sert ve keskin hatlara sahip olan yüzünü çizmeye çalışıyordum. Düz, ne kalın ne de ince siyah kaşlarını, hemen altında hafif çekik gözlerini ve hafif kavisli karakteristik burnu. Ana hatları bitirip şöyle bir bakınca oldukça hoş biriydi.

Kendimi o kadar kaptırmıştım ki yavaş yavaş ısınmaya başlamıştım. Hatta yavaş yavaş değil bu soğuk kış gününde terlemeye başlamıştım. Nerden geldiğini kestiremediğim bu sıcaklığa dayanamadığımda kabanımı çıkarmak için başımı çizdiğim eskizden kaldırmamla tam dizlerimin dibinde, tepemde duran bu yabancıyı fark etmemle donakalmam bir oldu. Ne ara bu kadar yakınıma gelmişti. Ben bunu hiç fark edememiştim. Kafamı yukarı kaldırıp tepemde dikilen bu genç adamla göz göze geldiğimde, kaşlarını çatarak yüzüme bakmaya başladı. Yavaşça önümde eğilerek yüzünü yüzüme hizaladı. Bu adam burnumun dibine kadar girerek neyi amaçlıyordu cidden. O yaklaştıkça daha çok sıcakladığımı fark ettim. Sanki tuhaf davranışlarda bulunan o değil de benmişim gibi hayretle gözlerime odaklandı. Beni kafasında anlamlandırmaya çalışır gibi bir hali vardı.

Sessiz ve soğukça ''Sen...'' dedi. Şu an gerginlikten ağlamak istiyordum. Voldemort bile bu yabancının yanında daha sempatik kalıyordu.

''Beni görebiliyorsun.'' Daha çok kendine sorduğu bir soru gibi çıkmıştı dudaklarından. Bu adam cidden hasta dedim içimden. Pardon da burnumun ucuna kadar giren ve kişisel alanımı ihlal eden beyefendi. Sizi görmemem mi gerekiyordu?

İçimde bana baktıkça filizlenen korkum, irislerindeki alev harelerini görünce kök salıp büyümeye başladı. Bu adamın irisleri yanıyordu! Harbiden! Yanıyordu!

Panikle ve korkuyla bu yabancıdan içgüdüsel olarak uzaklaşmak için aklıma ilk gelen şeyi yaptım. Onu çizdiğim defterimdeki sayfayı hızla yırtıp suratının ortasına attım. Bunu beklemiyor olacak ki anlık şaşkınlıkla , bir an öylece kaldı. Bunu fırsat bilip jet hızında kalktım ve tam bu noktada, kapılarını açan metro, kalabalık güruhu içine almaktaydı. Hemen kalabalığa karışıp hangi durakta durduğunu bilmediğim metrodan kendimi dışarı attım. Ardımdan kapılar kapandı. Bıraktığım yerde kıpırdamadan duran yabancı, suratına attığım resmini avcunun içinde sıkarak, metronun içinden sinirle bana bakıyordu. Bu bir kaç salisede, bakışıyla bile tüylerimi diken diken yapacak kadar ürpertmişti. Hızla harekete geçen metrodan gözlerimi çekemedim. Uzaklaşıp gittiğinde bile oldum yerden bir süre kıpırdayamadım.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.