Saat 02.20. Titanic, arkasında korkunç bir sessizlik bırakarak okyanusun dibine gömüldü. Jack ve Rose, eksi iki derecedeki o dondurucu, simsiyah suyun ortasındaydılar. Sadece tek bir kişinin sığabileceği kopmuş bir tahta kapı parçası bulabildiler. Jack, Rose’u o tahtanın üzerine çıkardı. Kendisi ise suyun içinde kaldı, Rose’un ellerini sıkıca tuttu.
Hava dondurucuydu, gökyüzündeki yıldızlar her şeyden habersiz parlıyordu. Jack’in kirpikleri donmaya, sesi titremeye başladı. Rose’un gözlerinin içine baktı, son nefesiyle o ölümsüz sözleri fısıldadı:
"Rose, o bilet hayatımda başıma gelen en güzel şeydi. Beni sana getirdi. Senden bir şey istiyorum... Ne kadar umutsuz olursan ol, bana söz ver. Hayatta kalacaksın. Asla vazgeçmeyeceksin, Rose. Söz ver bana."
Rose, gözyaşları donarken "Söz veriyorum, Jack," dedi. Bir süre sonra sessizlik çöktü. Kurtarma filikası geldiğinde, Rose, Jack’in elini sıktı ama o el artık buz tutmuştu. Jack, aşkını korumak için canını vermiş, okyanusun derinliklerine doğru yavaşça süzülmüştü.
Rose, yıllar sonra 101 yaşında yaşlı bir kadın olduğunda bile o sözü hiç unutmadı. Jack sayesinde hayatı dolu dolu yaşadı, çocukları, torunları oldu. Ve ömrünün son gecesinde, yatağında gözlerini yumduğunda, ruhu Titanic’in o görkemli merdivenlerine geri döndü. Orada, saatin altında Jack onu bekliyordu. Tüm o yolcuların alkışları arasında, zamanın asla eskitemediği o iki aşık, sonsuz bir kucaklaşmayla birbirine kavuştu.