Skip to content

Tanday

Chapter 3 · 6 min read

Tanday

Chapter 3

Küçük Kıyamet

Gecenin karanlığı mavinin en koyu halinden ileri gelir. Binlerce mavilik binlerce umut demektir. Geceye hüznü yükleyen kimdi, asla bilinmeyecekti. Ne yazık ki o karanlığa tutunabilen kimse yoktu gök kubbe altında. Karanlıkta aydınlığa aşıktı kişioğlu. Karanlıkta ışıldayan milyonlarca yıldıza, milyonlarca yıldıza ve aya.

Anıl son sözlerini söylerken, artık gün tamamen batmış yıldızlar parlamaya başlamıştı. Bahadır’ın gözü demirkazığa takıldı ve eğilip kardeşine fısıldadı:

-Yön gösteren olmak istiyorsan sabit ve kararlı olacaksın.

Gökçen başını eğdi. Babaları konuşmasını bitirmiş ve anıların yorgunluğuyla mağaraya tamamen yaslanmıştı. Başını kaldırdı ve bakışlarını şöyle bir babasına uğratıp kardeşine döndü:

-Yön gösteren olmak istiyorsan her yeni gün yeni düşünceler ekleyeceksin, bilgelik ağacını her gün besleyen yaşlı kurdu hatırla. Sanma ki demirkazık her zerresiyle sabit. Hayır. O da var olduğundan bu yana her saniye değişiyor, dönüşüyor. Özünü korumak, ancak kabuğunu her an değiştirdiğin ve geliştirdiğin müddetçe değerlidir.

Bahadır iki kaşını çattı. Küçük yaşına rağmen bu alışkanlığından ileri gelen bir çizgisi vardı alnının ortasında. Tam cevap verecekti ki uğultular yeniden başladı ve başını döndürdü. Bu kez yalnızca iki belirgin kelime seçebiliyordu: “küçük kıyamet”. Durdu ve gözlerini kapadı. Başını iki dizinin arasına sıkıştırıp derin bir nefes aldı. Eskiden duymadığı bilmediği kelimeler fısıldanırken kulaklarına şimdi dakikalar önce duyduğu şey tekrar ediliyordu. “Küçük kıyamet”. İrkildi ve kendine yakıştıramasa da bir korku sardı bedenini.

Soğuk hava henüz gelişen ve kontrol etmekte güçlük çektiği bedenini uyuşturmuştu. Baş dönmesinin de etkisiyle kendisini bırakmış ve ablasına yaslanmıştı.

Aradan çok vakit geçmeden duruşundan dolayı başı daha da ağrımış üstelik uzaktan gelen ulumalar uykusunu dağıtmıştı. Henüz araladığı gözlerini eşyalarına çevirdiğinde, kanını damarlarında donduran bir his uyandı içinde. Aniden ayaklandı fakat kıpırdayamıyordu. Babasına sığınmak ondan yardım istemek de mümkün değildi. Tüm uzuvları komutlarını dinlemiyor, öylece duruyorlardı. Hırıltı seslerini duydukça yüreği göğüs kafesinde daha hiddetli çırpınıyordu. Kurt sağlam ve hızlı adımlar atarken Bahadır yalnızca titrek ayaklarını geriye doğru sürüklüyordu. Tüm bu olan bitenin aksine diğer aile bireyleri sakin ve tatlı bir uykuya dalmıştı. Ay ışığını esirgemiş geceye kesif bir karanlık çökmüştü. Bahadırın arkasına bakmadan attığı adımları sonunda mağaraya çarpmış ve onu durdurmuştu. Kurt yaklaştıkça onu daha iyi seçebiliyor, sık ve sığ nefesiyle aynı hızda bakışlarını gezdiriyordu. Bu oydu gözlerinden kan akan, Serhat’ı düşmana sürükleyen karakurt. Cesaretini topladı ve kurda seslendi:

-Bu kez kurban ben miyim, saatlerdir duyduğum küçük kıyamet...Ölüm, benim mi?

Kurt ani ve keskin hareketlerle başını savurup ulumaya başladı. Ne kadar şiddetli ulursa gözlerinden akan kan da o kadar çoğalıyordu. Kan aktıkça bedeni zayıf düşüyor pençeleri yere tutunmakta zorlanıyordu. Karakurt adeta küçülürken etrafında oluşan kızıl göl büyüyordu. Bahadır korkusunu yenip ona yardım etmek istedi fakat o adım attıkça mesafe uzuyordu. Son adımını boşluğa attı ve çığlığı ablasını uyandırdı. Kolu ablasına yaslanmış ve başı hala dizlerinin arasında, yeni uyanmış halde buldu kendini. Kurt da yoktu ulumalar da kan da...

Tegin Ailesi her konuda dikkatli, her detayda hassastı ancak konu kendilerini korumaya geldiğinde bir fırtına tutardı. Bu bir ata mirasıydı. Her biri yanlarına aldıkları onca malzemeye rağmen buldukları bir yere kıvrılıp sabahlamışlardı. Bahadır teknolojiye olan hayranlığında mıdır bilinmez bu duruma çok karşıydı. Attığı çığlıkla uyanmayan anne ve babasını uyandırdı. El kadar çantalarına sığan uyku tulumlarını çıkarıp ellerine verdi. Zaten uyuyabilecekleri yalnız birkaç saat kalmıştı.

Sıra ablasına geldiğinde Gökçen onu kolundan tutup yanına oturttu:

-Ne oluyor sana Bahadır? Akşam benimle tartışmaktan bile kaçınıyorsun sonra gecenin bir yarısı çığlıklarla uyanıyorsun. Bir şey mi var seni korkutan?

-Yok apke, ne olsun. Hem neyden korkacakmışım ben. Korkak olan sensin.

-Ah Bahadır ah, neyse. Gündüzün şerri gecenin hayrından iyidir. Sabah konuşuruz. Uyu hadi.

Gökçen meseleyi sabaha bırakıp tulumuna uzandı. Bahadır bunun devamının geleceğini bilse de ilk atağı atlatmanın ferahlığıyla gözlerini kapattı.

***

Nihayet güneş yüzünü göstermiş yavaş yavaş ısınan bir esintiyle yeni günü selamlıyordu. Rüzgarlar, göğün değişken çocukları... Kimse neler barındırdıklarını bilmiyordu. Çağlar değişse de rüzgârın sakladıklarını ortaya çıkarmak mümkün olmuyordu. Fakat zamanın dik yamaçlarında gezinebilenler, işte ancak onlar bu sırrı çözmeye kadirdi.

Aça çoktan uyanmış hem altına hem kestaneye çalan saçlarını tek bir örgü yapmıştı. Başlığını da takıp ayaklandı. Toprak öyle nazik öyle kararsızdı ki ayaklarının değmesine gerek kalmadan savruluyordu. Kızıla çalan toprak ona dökülen kanları anımsattı. Karşı kasabada kurtardığı genç kadın kim bilir şimdi nerelerdeydi. Kopan parmakları ondan çok şey götürmüş müydü? Bilgi elbet güçtür. Eski bir asker olarak bunu en iyi Aça bilirdi lakin acıyı bilmek onu tanımak acizlikten başka bir şey değildi. O genç kadınla karşılaşmamak için dualar gönderdi yüreğinden. Bu kadar hüzün yeterdi:

-Oğullarım kalkın hadi. Bahadır! Gökçen! Hadi kahvaltı edelim daha çok işimiz var kalkın.

-Tamam anne.

Dedi bahadır kısılmış sesiyle. Uykunun mahmurluğu Bahadır’ın yumuşak karnıydı. Gökçen gecenin hıncını alırcasına kardeşini gıdıklamaya başladı. Seslere uyanan Anıl yüzünde gülümsemesiyle oğullarını seyrediyordu. Bu topraklar ne zaman böyle şen kahkahalara kavuşmuştu. Bazen olanlara inanmakta güçlük çekiyordu.

Kahvaltılarını edip toparlandılar. Hikayeler bitmiş geriye şimdiyi yaşamak kalmıştı. Çocukların heyecanı bir an önce mağaraya girebilmek içindi. Bahadır bir yandan korksa da içini karşı koyamadığı bir merak kaplamıştı.

Anıl önce kendisi girip içeriyi kolaçan etti. Zarar görebilecekleri bir şey yoktu. Çocuklara ve Aça’ya seslendi:

-Gelin bakalım küçük askerler içerisi temiz.

Mağaranın tavanına açılmış ufak pencere içeriyi az da olsa aydınlatıyordu. Adımlarının dahi yankılandığı duvarlarda yer yer oyulmuş çizimler vardı. Gökçen doğduğu toprakların çok da uzağında sayılmazdı. Almatı neyse Kaşgar da oydu onun için. Bu toprakların onu bağlayan bir yanı vardı. Çizimlere yaklaştı. Her bir darbeye her bir oyuğa anlam yüklemeye çalışıyordu. Anıl’ın istediği olmuştu. Bir yıldır sırrını çözmeye çalıştığı bu çizimleri çocukların hayal gücüne bırakmaya karar vermişti.

Aça ve Bahadır mağaranın bir köşesine yaslanmış onları seyrediyorlardı. Bazen baba kız, anne oğul ittifakı hiç beklenmedik anda kuruluverir yaşamlarına tatlı sert bir rayiha katardı. Aça Bahadır’a eğilip fısıldadı:

-Ne dersin yine çözemeyip bize gelecekler mi?

Annesine yan bir bakış attı. Kollarını bağlayıp tek kaşını kaldırarak konuştu:

-Başka seçenekleri yok gibi.

Adımları yankılanırken fısıltıların gizli kalması mümkün mü hiç. Gökçen yönünü dahi dönmeden yorumlarını sıralamaya başladı. Bu huyu ilerde değişecek olsa da eleştirilere sözle cevap vermek küçük Gökçen’e göre değildi:

-Şu üst üste dizilmiş kümeler baba, bence onlar hemen yanda tasvir edilen savaş için yedek birlikleri temsil ediyor. İki parça tasvirin arasındaki hayvanlar her ne kadar dağınık çizilmiş olsa da bunlar takvimdeki yıllar için kullanılan hayvanlar. İşte bunlar; öküz, pars ve diğerleri. Savaş ve zaman. İkisi de yaşamın ustalık gerektiren temelleri. Ama bence buraya eklenmesinin sebebi savaşın yılını ve o yıl yaşananları anlatmak. Öküz yılı genelde sert bir kışla geçer pars yılında ise depremler ve savaşlar gerçekleşir. Belli ki soğuğun hâkim olduğu bir meydan savaşı yaşanmış burada.

Bahadır alaycı bir ses tonuyla yaklaştı:

-Yanılıyorsun janım apke(canım ablam). Bunlar yedek birlikler değil bu da kuş bakışı bir çizim değil. Bak tam burada birlik dediğin nesnelerin önünde başını göğe kaldırmış bir adam var. Yani bunlar dikine çizilmiş binalar. Tasvirin bu bölümü günümüzü anlatıyor. Bu taraf senin de söylediğin gibi bir savaş sahnesi. Detaylı olmasa da bulunduğumuz bölgeden ve askerlerin bir kısmında bulunan başlıklardan Çin-Hun ya da Çin- Göktürk savaşı olduğunu tahmin ediyorum. Aradaki hayvanlara gelince yine doğru bildin zamanı temsil ediyorlar fakat bana kalırsa savaşla alakası yok. Bu binalara bakan adam figüründe bir yıldız var. Bak tam burada aynı adam öküzün üzerinde parsın arkasından gidiyorlar. Bence bu bir zaman yolculuğu tasviri. Ya geçmişe giden biri bu adam ya da bizler şimdinin sakinleri bir savaşa doğru adım adım yaklaşıyoruz.

Anıl çocukların başını okşayıp onları dışarı çıkardı. Aça’yla istişare edip bir karar almalıydı. Gökçen’in anlattıklarının üzerine Bahadır’ın tahminleri eklendiğinde burada daha önce arayıp da bulamadığı saklı mezarlardan biri olabileceği aklına ilk gelen ihtimaldi. Gökçen yanılmıyorsa burada o savaşın kahramanı, Bahadır yanılmıyorsa da burada zamana hâkim bir bilge yatıyordu.

Duvarların gizledikleri elbet bir gün açığa çıkar, zihinlerin sırladığı mutlak bir gün çatlaktan sızar fakat zamanın gizine vakıf olmak her kişiye nasip olmaz.

End of chapter

20 comments