Skip to content

MİNEL

Chapter 16 · 19 min read

MİNEL

Chapter 16

🐣16🐣

Imposiblety'den

Arda Minel'e yarın akşam düzenlenen doğum günü partisinde hediye olarak vereceği onlarca masal kitabına bakarken gergindi. Kuzeni bu kitapları beğenecek miydi? Ya kitap alması onu hayal kırıklığına uğratırsa ve oyuncak isterse? O zaman ne yapacaktı?

Aklından onlarca düşünce geçiyordu. Her zaman böyleydi. Başı ağrıncaya kadar düşünürdü, kimsenin fark etmeyeceği detaylara takılırdı. İnsanların ona kurduğu cümlelerdeki kelimelere getirilmiş herhangi bir ek veya cümlenin bir yerinde oluşan duraksama onu saatlerce düşündürebilirdi. Böyle olmaktan hoşlanmasa da elinde değildi çünkü annesinin ölümünden sonra sessiz kaldığı üç sene boyunca zihnindeki bu sesler konuşmuştu.

Düşüncelerinde daha da beter boğulacağı sırada Ayaz kapıyı çalmadan içeri girdi. Arda'ya göre böyle yapmamalıydı, odanın içindeki insan müsait olmayabilirdi ancak Ayaz tabii ki böyle bir durumu göz önüne almıyordu.

"Ne yapıyorsun?"

Yatağına atladı. Arda kaşlarını çattı, yatağına dağılmasın diye oturmazdı bile. Ayaz'ın yaptığı hoş değildi. "Ayaz." diyerek uyardığında Ayaz onu dikkate almadı, yumruk yaptığı elini başına yaslayıp abi demediği abisine sessizce bakmaya devam etti.

"Bir şey yapmıyordum." dedi Arda Ayaz'ın sorusunu yanıtsız bıraktığını fark edince. Ayaz kaşlarını kaldırdı, inanmamıştı. Arda'nın önüne simetrik bir şekilde dizilen kitaplara baktı. Kapaklarından ve yapılarından anladığı kadarıyla çocuk kitaplarıydı, Minel'e almış olmalıydı.

Sürekli uğraştığı kuzenini herkesten iyi tanıyordu. "Keşke ben de kitap alsaydım ya..." diye hayıflandı Arda'yı kıskanıyormuş gibi. Oysa aldığı hediyeden memnundu.

Arda kaşlarını kaldırdı. "İyi bir hediye olacacağını mı düşünüyorsun?"

Ayaz burnunu çekti. "Tabii lan." dedi annesinin hiç tasvip etmeyeceği bir tavırla. "Ben seni on bir saatte doğurdum, ne bu lanlu lunlu tavırlar?" diye kızardı bu odada olsaydı.

"Hem hiç masal kitabı yoktu, şimdi ilk masal kitaplarını senin aldığını hatırlayacak hep. Nasıl benim aklıma gelmedi bu fikir lan?"

Arda Ayaz'ın dedikleriyle mutlu oldu. İçi rahatlarken derin bir nefes aldı. Kendi kendine konuştu. "Hem katlamalalı kitaplar da var, oluşan figürleri seveceğine eminim.."

Ayaz bu değişimi fark etti, abisini yeterince rahatlatmıştı, kitap alma fikrini övmeyi bıraktı. Zaten daha diyecek bir şey de bulamazdı.

"Babam aradı. İki hafta yanıma gel, diyor."

Annesine bahsetmemişti Yeni Zelanda'da yaşayan babasıyla yaptığı bu konuşmadan. Gidecekse bile önceden söyleyip annesinin aklını bununla meşgul etmek istemiyordu.

"Gidecek misin?"

Arda'nın sorusuna omuz silkti. "Bilmiyorum. Değişiklik güzel olabilir ama burada da daha çok eğleniyorum. Zaten ne yapacağım lan onunla?" Gözleri tavandaydı, hızla konuşmaya devam etti. "Görüşmeyeli kaç sene olmuş, aydan aya konuşuyoruz, şimdi beni hiç sevmeyeceğim ortamlara sokacak, arkadaşlarının çocuklarıyla tanıştıracak." Yüzünü buruşturdu. "Hiç sevmiyorum arkadaşlarını, çocuklarını da kesin sevmem."

"Ön yargılı davranmamalısın." dedi Arda. "Belki de çok seveceğin insanlar da vardır."

Ayaz Arda'nın neyi kastettiğini bildiği halde onu zor duruma sokmak istediği için "Gitmemi istiyorsun yani?" diye sordu ciddi ciddi. "Öyle olsun, tamam."

"Hayır." diye itiraz etti Arda. Hissettiği telaşla kızardı. "Kötü yönde anlaşılacak şeyler söylemek niyetinde değildim, Ayaz. Sana farklı bir boyut kazandırmak istiyordum. Yalnızca bu."

"Peki, peki." dedi Ayaz umursamazca. Arda'nın komodinindeki abajuru kurcalamak için o tarafa uzanmıştı ki Nida yengesi, dayısı ve Arda'nın bir arada olduğu fotoğrafı görmesiyle duraksadı. O tarafa uzattığı elini hemen indirdi. Fotoğraf çerçevesine istemeden zarar vermekten korkmuştu. Pek hatırlamasa da Nida yengesinin çok iyi bir insan olduğundan, hem dayısının hem de Arda'nın onu çok özlediğinden haberdardı.

"Arda, gelebilir miyiz?"

Kuzey'in sesini duyduğunda Arda hafifçe sesini yükseltti. "Tabii ki Kuzey abi, lütfen buyur." Kuzey kapıyı yavaşça araladı, sakin bir şekilde gülümseyerek içeri girecekti ki arkasında duran Doruk kapıya tekme attı. "Biz geldik guys!"

Ayaz iki kardeşin zıtlığını ve Doruk'un bağırışıyla irkilen Arda'yı sırıtarak izledi. Bu ailenin gürültüsü onu eğlendiriyordu.

"Bizsiz mi konuşuyordunuz, he?" dedi Doruk ve yaşına aldırmadan Ayaz'ın yanağından makas aldı. "Ayıp ediyorsunuz bu arada, neyse, neyse, büyüklük bende kalsın."

Yatakta oturulmasından haz etmeyen Arda'nın odasına baskın yapan aile üyelerinin oturabilmesi amacıyla alınan oturma takımının bir koltuğuna oturdu. "Eee?" diye sordu enerjisinden zerre bir şey kaybetmeden. "Ne konuşuyordunuz?"

Kuzey Doruk'un yanına oturdu, kuzenlerinin vereceği cevabı yerinde duramayan kardeşinin aksine sakince bekledi.

"Ya abi..." dedi Ayaz konunun açılmasıyla. Sıkıntılı bir nefes verdi. Doruk'un neşeli, umursamaz hali kayboldu. Kaşları çatılırken yerinde dikleşti. Kuzey'se çoktan Ayaz'ın beden dilini incelemeye başlamıştı. İlgilerinin Minel'e kaymış olması Ayaz'ı daha az sevdikleri anlamına gelmiyordu, bir sıkıntısı olmasına tahammül edemezlerdi.

"Babam aradı bugün, yanıma gel falan dedi işte. Onun yanına gidesim hiç yok ama Yeni Zelanda da sarar gibi geldi, değişiklik olur falan. Onu düşünüyordum." Sustu ama aklına gelen detayla hızlıca tekrar konuştu. "Annemin haberi yok."

"Ne yapacaksın onun yanında?" dedi Doruk Ayaz'ın derdi düşündüğü gibi bir şey çıkmayınca. "Halamın eksi diye demiyorum, çok sevimsiz bir adam. Baban olduğunu biliyorum ama alınma, gerçekler."

Ayaz güldü. "Yok abi, alınmıyorum, haklısın."

Suat Şahin -Ayaz'ın babası- ve Hale üniversitede tanışmışlardı. Hale duygularını uçlarda yaşayan bir insan olarak delilercesine aşık olmuştu Suat'a. Bu yüzdendi üniversite biter bitmez evlenmesi, bir sene sonra da Ayaz'ı doğurması. Aşkın sarhoşluğuyla sevdiği adamla her zaman, her şeyin mükemmel olacağını düşünmüştü.

Suat orta halli bir aileden geliyordu, iyi kazandıran bir mesleği olsa da Hale'nin kazandığıyla asla yarışamazdı. Bu da onda kötü bir his uyandırmıştı, arkadaşlarının yaptığı "iç güveysi" veya "para avcısı" imalarına katlanmak zorunda kalmıştı hep. İlk başta bunları aşabileceğini düşünse de olmadı, bu sorunları Hale'ye yansıtmaya başladı.

Ele avuca sığmayan, neşesini çılgınlığından alan Hale'yi kısıtlamaya çalışmıştı. Onun başarısına mutlu olmak bir yana, geliştirdiği aşağılık kompleksinin etkisiyle yoluna taş koymak için elinden geleni yapmıştı. Hale başta hem zayıflasa dahi süren aşkından hem de Ayaz'ın varlığından dolayı çözüm bulmaya çalışmıştı bunlara, ümidini kesinceyse hemen boşanma davası açmıştı.

Suat çok pişman oldu bir zamanlar "hayatının aşkı" olarak tanımladığı kadından boşanma davası celbi alınca. Gökhan adamı bir köşede sıkıştırıp korkutana kadar Hale'nin peşinde dolanmaya devam etti ama bir işe yaramadı, Hale bir kez soğumuştu adamdan, yapışık tavırları daha da beter itiyordu onu.

O zamandan beri de -4 yaşından beri- Ayaz seneden seneye görümüştü babasıyla. Son üç senedir o da olmuyordu çünkü adam Yeni Zelanda'ya taşınmıştı, ara sıra kısa görüntülü konuşmalar yapıyorlardı, onlar da hâl hatır sormakla geçiyordu. Birbirleriyle derin şeyler paylaştıkları yoktu.

Doruk'un adamdan "sevimsiz" diye bahsetme nedeni bunları bilmesiydi. Kendisine hak bulup halasını kısıtlamaya çalışmıştı. Anlamıyordu erkeklerin kendilerini kadınların özgürlükleri üzerinde söz sahibi saymalarını; bundandı öfkesi, sinir bozukluğu.

"Değişiklik güzel olabilir." diyerek sessizliği bozdu Kuzey. "Ama onun yanında rahat edip etmeyeceğini de düşünmen lazım. Etmeyeceksen halama söyleyip tatile gitmen veya bir yaz kampına kaydolman çok daha mantıklı."

Kuzey böyle sakin, mantıklı konuşuyordu ama Doruk öyle değildi. "En iyisi köye gidelim biz seninle." dedi abisinin konuşması biter bitmez. "İnek beklemek büyük bir değişiklik olur. Ne o öyle değişiklik olsun diye Yeni Zelandalara gitmek?"

"Bizim köyümüz yok Doruk abi." diyerek düzeltti abisini Arda. Doruk Arda'ya ihanete uğramış gibi bir bakış attıktan sonra "Şimdi konumuz bu mu?" dedi abartılı bir tavırla. "Böyle küçük bir detaya mı takılacağız cidden?"

Ayaz dalga geçti. "Pek de küçük bir detay değil sanki abi." Doruk kollarını kavuşturdu, sırtını koltuğa yaslarken "Hep benimle uğraşıyorsunuz." diye homurdandı. Kuzey kardeşinin şirin suratına güldü, Doruk on sekiz yaşına bile gelse onun için beş yaşında gibiydi, bu yüzdendi şirin bulması.

"Trip atma abim." dedi gülerek. "Ciddiye alamıyoruz seni."

Doruk ağzının içinde söylendi ama Kuzey'i de dinledi, bir dakikaya kalmadan yüzü düzeldi. "Ne aldınız Minel'e?" diye sordu merakla.

"Ben masal kitapları aldım." dedi Arda yavaşça. Kuzey gülümseyip "Çok güzel bir fikirmiş abiciğim." dediğinde mutlu olup utandı, yüzü kızarırken gözlerini kaçırdı, masanın üzerindeki kitapları zarar görmemeleri içn dikkatlice toplayıp büyük bir kutuya yerleştirmeye başladı.

"Ben birkaç tane peluş oyuncak aldım."

Ayaz'a çevirdiler bakışlarını, ensesini kaşıdı. "Neyi sever bilemedim, tavşanı da peluş olunca... Sever bence."

Doruk "Net sever." dedi hiç beklemeden. "Senin alman yeter ona, halamın aldığı ördekli kaseden bahsedip duruyor kaç gündür, sen de duydun."

Ayaz başını salladı. Minel'in ördekli kasesini övüşünü duymayan kalmamıştı. Hale her seferinde daha bir mutlu oluyor, göğsünü kabartıp "Ben aldım kaseyi!" diye belirtiyordu.

Kuzey arkasına yaslanırken konuştu. "Ben oyuncak yazar kasa, sandalye ve masa aldım. Kafe gibi olur diye düşündüm."

En sona Doruk kalmıştı. "Ben de Barbie'nin uzaktan kumandalı bir arabası vardı, pembe, ondan aldım. Barbie'si de var."

Bir sessizlik oldu, herkes önüne bakarak düşünürken Ayaz tavana bakıyordu yatakta uzandığı için. "Çok sevinecek lan." dedi gözlerini yerlerinden ayırmadan.

"Kesin yerinde duramayacak."

"Kesin odasından da çıkmaz tüm oyuncaklarla oynayacağım diye."

Minel uslu bir çocuktu, sabah gezileri ve canı sıkıldığı bazı zamanlar haricinde odasında sakince oynardı. Tüm oyuncaklarını ayrı ayrı sever, bebeklerini birbiriyle konuşturur, sonra da her şeyi yerli yerine kaldırırdı. Yeni oyuncaklar demek canının hiç sıkılmaması demekti.

"Ayda abi, geyebiyiy miyim?"

Herkes kapıya döndü. Arda gülümseyerek "Gelebilirsin." dediğinde kapı zorlanarak açıldı. Bebek mavisi, üzerinde papatyalar olan bir tişört ve tayt giyiyordu Minel. Saçları iki yandan papatyalı tokalarla bağlanmıştı. Bir kolu tavşanına sarılıydı.

"Ben geydim Ayda abi."

Odadakileri görmeden bu cümleyi kurmuştu, bakışlarını çevirip de tüm abilerini görünce "Hııı!" dedi tatlı bir şaşkınlıkla. "Buydaşınız."

"Buradayız fıstığım, evet." dedi Doruk gülerek. "Gel de bir öpeyim, ısırayım seni."

Minel uysalca Doruk abisinin yanına gitti, önüne geldiğinde iki yana sallanıp şarkı söylüyordu. Doruk onun bu haline dayanamadı, belinden tuttuğu gibi kucağına alıp boynundan ve yanaklarından sesli öpücükler çaldı. "Oh, bal bu kız, bal!"

"Tamam, kızartma kızın tenini."

Abisi müdahale edince durdu. Minel bir anda tutulduğu öpücük fırtınasından dolayı afallamış bir şekilde önce Doruk'a, ardından onun hemen yanındaki Kuzey'e baktı. Kuzey onun bu haline gülüp boştaki elini aldı, parmaklarına minik öpücükler bıraktı.

"Beni Doruk abine hak vermek zorunda bırakıyorsun."

Minel anlamadı neden bahsedildiğini ama ses de çıkarmadı. Hâlâ daha Doruk'un kucağında oturuyordu, yan dönüp sırtını Doruk'un göğsüne yasladı. Ayaklarını sallayıp "Napıyoyşunuz?" diye sorduğunda "Senin bilmemen gereken şeyler." dedi Ayaz Minel'i sinir etmek için.

"Neden biymemem?" diye sordu kız çocuğu. Sorusu düzgün olmasa da herkes anladı. "Öyle." diye anlamsız bir cevap verdi Ayaz. "Sen küçüksün, anlamazsın hem."

Minel Ayaz'a baktı, baktı ve baktı. "Anyayım." dedi sonra. Abi demediği bu abisini ikna edebileceğini düşünüyordu. "Ben akıyyı çocukum."

Kuzey güldü, Doruk'a fırsat vermeden eğilip kızın saçlarına uzun bir öpücük bıraktı. Yetmedi, bir kez daha öptü. O arada Doruk da söyleniyordu.

"Akıllı çocukum diyor ya... Akıllı çocukum diyor. Kız ısıracağım seni! Kıyamıyoruz diye ısırmıyoruz ama şansını zorluyorsun, demedi deme."

"Evet, Minel." dedi Arda tüm abartılı tavırlardan uzak bir şekilde. "Sen akıllı bir çocuksun." Gerçekten böyle düşünüyordu, Minel çoğu mekânı ve kıyafeti unutmuyordu. Sanırım etrafı bu kadar incelediğindendi.

"Teşekküy edeyim Ayda abi."

"Adım Arda, Minel." Her zamanki gibi kendisine engel olamayıp ufaklığı düzeltmişti ama bunu yaparken gülümsüyordu, bu yüzden Minel korkup kendini geri çekmedi.

"Ben de Ayda diyoyum." dedi neyin yanlış olduğunu anlamayıp. Başını arkaya çevirip kucağında oturduğu Doruk'a baktı. "Doyuk abi, Ayda diyoyum ben."

"Evet fıstık, Arda diyorsun ama bir yeri yanlış söylüyorsun, Arda abin de onu kastediyor."

"Neyeyi yanyış söyyüyoyum? Kusey abi, yanyış mı söyyüyoyum?"

Kuzey ne diyeceğini bilemedi. Kaşlarını kaldırmış, açık yeşil gözlerini merakla açmış bir şekilde kendisine bakan; bebek mavisi bir takım giyen bu kıza bazen cümlesindeki harflerin yarısını yanlış söylediğini nasıl açıklayabilirdi ki?

"Boşver güzelim." dedi en son. İşin içinden çıkamamıştı. Minel'in yanağını okşadı. "Büyüyünce doğru söylemeyi kendi kendine öğreneceksin."

Minel başını salladı. "Tamam." dedi uslu uslu. Sonra Doruk'un kucağından inmek için hareketlendi, Doruk kızın beline sardığı kollarını çözdü. Minel ayaklarını yere basar basmaz çalışma masasının sandalyesinde dimdik bir şekilde oturan Arda'ya yöneldi.

"Özüy diyeyim Ayda abi." dedi dizlerinin dibine gelince. Başını yana yatırdı. "Büyüyünce doğyu söyyücem, sös."

Arda derin bir nefes aldı, Minel'in yanağını yavaşça okşadıktan sonra "Sorun değil." diye mırıldandı. Gerçekten değildi, sadece kendisine engel olamayıp düzeltiyordu çoğu zaman.

"Sen ne yapıyordun?" diye sordu Ayaz Minel'i konuşturmak için. Kız çocuğu Arda'nın yanından ayrılmadan Ayaz'a döndü.

"Şey..." dedi yavaşça. "Oynuyoydum. Sonya, sonya dedemye babaneme gittim." Heyecanlandı bir anda. "Babanem şey yapıyoydu, şey!.."

Kelimeyi hatırlamaya çalıştı, hatırlamayınca tavşanını Arda abisinin kucağına bırakıp iki elini hareket ettirdi. "Böyye böyye yapıyoydu."

Herkes sesli bir şekilde güldü, Kuzey "Örgü mü prensesim?" diye sorduğunda "Evet!" dedi enerjik bir şekilde. "Öygü. Babanem öyye dedi."

Arda derin bir nefes aldı, cesaretini topladı, çok şirin bulduğu kuzeninin yanağına tüy gibi bir öpücük bıraktı. Minel bu teması hissettiğinde gülmeyi şaşkınlıkla bıraktı, gözleri kocaman açılırken Arda abisine döndü. Herkes tarafından öpülmeye alışıktı ama Arda abisi ona pek yaklaşmazdı, bu yüzden garipsemişti durumu. Birkaç saniye sonraysa gülümsedi. Arda'nın elleri kucağında, tavşanının üzerinde duruyordu. Eğilip işaret parmağından hafifçe öptü.

"Oho, biz de buradayız yalnız. Birbirinizle meşgul olmayı bırakın."

Minel Doruk'a döndü. Duyduğu kelimeleri tekrar etti. "Meşguy oymayı bıyakın."

Ayaz ayağa kalktı, herkes öpmüştü kuzenini, o da öpmek istiyordu. Kelimeleri şirin şirin tekrar edişi de bahane olmuştu. Önünde diz çöküp göz hizasına geldikten sonra iki yanağından da sertçe öptü.

"Herkes öptü." diye bahane de sundu. "Bir ben kalmıştım."

"Minel, burada mısın babacığım?"

Gökhan'ın bir ay öncesine kadar hiç duymadıkları, son zamanlardaysa aşina oldukları yumuşak sesini duyduklarında herkes oturuşunu düzeltti ister istemez.

"Buydayım!" diye seslendi Minel kapıya doğru. Gökhan yavaşça kapıyı açtı, kızıyla göz göze gelince gülümsedi. Demek küçük hanım bu yüzden kendisini kapıda karşılamamıştı, abileriyleydi.

"Hoş geydin!" diye cıvıldadı kız çocuğu. Bir yandan da Gökhan'a doğru hızlı adımlar atıyordu. İyice yaklaşınca kollarını kaldırdı, Gökhan bu hareketin anlamını biliyordu, Minel'i kucağına aldı.

"Hoş buldum meleğim." Önce yanağından, sonra boynundan ve en sonda da saçlarından sesli öpücükler aldı. Evde olmadığı saatlerde inanamayacağı kadar özlüyordu kollarındaki kızını. Hem bugün sıkılacağı işinde bile değildi, Minel'in doğum günü için planladığı şeyleri ayarlıyordu.

"Hoş geldin amca."

Kuzey'e baktı. "Eyvallah aslanım." Odayı inceledi, yerde kendi odasında her gün gördüğü pembe, mor ve sarı ağırlıklı oyuncakları göremeyince oyun oynamadıklarını anladı. "Ne yapıyordunuz?" Cevabı yeğenlerinden almayı bekliyordu ama Minel yanıt verdi. "Konuşuyoyduk dev adam."

"Öyle mi güzelim?" dedi bakışlarını kızına çevirip bebek saçlarını başparmağıyla okşarken. "Ne konuşuyordunuz?"

Diğer Aktunalar bu baba kızı film seyreder gibi seyrediyorlardı. Hâlâ daha inanamıyorlardı çok soğuk bir insan olan Gökhan'ın bu değişimine. İçi gide gide konuşuyordu kızıyla. Evet, Minel çok şirin bir çocuktu ama yine de... Gökhan'dı söz konusu olan. Nasıl böyle yumuşak çıkıyordu mesela sesi?

"Şey... Şey... Ben Ayda abime dedim ki... Ayda abi. Yanyışmış. Ayda abim dedi ki Ayda de, Ayda değiy. Ama söyyeyemiyoyum. Kusey abim dedi ki... Dedi ki... Büyüyünce doğyu oycak. Özüy diyedim. Ayda abim dedi ki... Şey değiymiş... Şey... Unuttum."

Gökhan bu kızı yiyecekti, bıcır bıcır konuşuyordu yeterince şirin değilmiş gibi. Isırmamak için dişlerini sıktığından bir şey söyleyemedi.

"Sorun değil, dedim." dedi Arda sessizce. Minel bunu duyunca ona dünyaları verecekmiş gibi bakan babasından habersiz, unuttuğu kelimeyi duymanın neşesiyle devam etti. "Evet, öyye dedi! Soyun değiymiş."

Açık yeşil gözlerini Gökhan'ın çoğu zaman hırçın ve dalgalı bir denize benzeyen, şu ansa sakince dalgalanan parlak mavilerine dikti. Bir şey demesini bekledi. Gökhan derin bir nefes aldı. "Evet babacığım." diye onayladı. "Büyüyünce doğru söyleyeceksin."

Minel mutlu oldu, ayaklarını sallarken yanağını adamın geniş omzuna yasladı. "Söyyücem." dedi keyifli keyifli. Gökhan saçlarından öptü. "Odana gidelim mi güzelim?" diye sordu Arda'nın kucağından Minel'in tavşanını alırken. Bu elemandan kurtuluş yoktu, şu an almasaydı da Minel ona odadan çıkmadan önce mutlaka hatırlatacaktı, biliyordu.

"Gideyim."

Başını kaldırıp abilerine baktı. "Göyüşüyüz Ayda abi, Doyuk abi, Kusey abi, Ayaz." diye herkesi tek tek saydıktan sonra babasına tekrar yaslandı.

"Hadi, eyvallah." dedi Gökhan. Odadan çıktılar.

"Amcam bize bir şey mi söyledi odadan çıkmadan?"

Doruk'un şaşkın şaşkın sorduğu soruya "Evet." dedi Kuzey, o da şaşkındı, kapıya bakıyordu. "Cidden gitmeden önce bunu belirtti."

Birbirlerine baktılar, Gökhan hâlâ daha kaba olsa bile kibarlaşıyordu. Minel etkisi, diye düşündü her biri.

Minel etkisi.

.

.

.

Gökhan Aktuna'dan

"Uykum yok ki..."

Gözleri uykudan kapandığı halde böyle söylüyordu. Gülümseyip yatağının ucuna oturdum. "Beş dakikada uyuyacaksın, babacığım." dedim şefkatli bir sesle. "Nasıl uykun yok?"

Cevap vermedi, gözlerini yüzümde dolaştırdı omuzlarına kadar örttüğüm ince, sarı örtüyü tutarken. Saçlarını okşadım. "Uyuyana kadar yanında durmamı ister misin?"

Bir şey demedi ama belliydi istediği. Kısık bir sesle "Tamam o zaman." dedikten sonra küçük vücudunu kucaklayıp yatağın biraz daha yan tarafına koydum, ayaklarım yerde olacak şekilde yanına uzandım. Yatağı çok küçüktü, böyle bile rahatsızdım.

Pozisyonumu ayarlayınca bana parlayan gözlerle bakan meleği kendime çektim. Başı göğsüme yaslanırken ufacık ellerinden biri boynuma çıktı, diğeri künyeme gitti.

"Bugün bebekyeyimye oynadım."

Bana ne yaptığını genelde ben eve geldiğimde anlatırdı, bugün beni karşılamadığı için şu an anlatıyordu. Saçlarını okşarken "Nasıl bir oyundu?" diye sordum dinlediğimi anlaması için.

"Biy bebek anne oydu, biy bebek de kısı."

Anne demesiyle vücudum gerildi, belli etmemek için "Sonra ne oldu?" diye sordum dikkati dağılsın diye.

"Sonya... Kızya anneşi gitti, sonya... Sonya... Anne gitti, geymedi."

Yüzüne baktım, gözleri künyemdeki ellerindeydi. Bebekleriyle Ceyda denen kadınla kendisini canlandırmıştı. Zaten birkaç kez oyun oynarken "Sen beni bekye, ben sonya geyicem." dediğini duymuştum ama hiçbir zaman bu kadar açık anlatmamıştı hiçbir şeyi.

"Anne gelmeyince ne oldu?"

Gözlerini yüzüme çıkardı. "Şey..." dedi yavaşça. "Kıs koyktu. Biyazcık da ağyadı."

Onu ilk gördüğüm zamanı hatırladım; hepimizden ne kadar korktuğunu, karakolda beklerken Hakan abime nasıl baktığını... Derin bir nefes aldım, çok kötüydü bu his. Kurtulmak için burnumu saçlarına dayadım, kokusu bile geçirmedi.

"Sonya..." diye devam etti benim halimi fark etmeyip. Bir süre düşündü, bir anda başını kaldırdı, yeşilleri açıldı, ellerini kaldırıp neşeyle konuştu.

"Meyekyey geydi, biy süyü! Kızı aydıyay!"

Melekler bizdik.

Tepki vermem gerektiğini bildiğim için gülümsemeye çalıştım, içimdeki o berbat his pek izin vermiyordu. Bizi melek gören kızımı ben nasıl daha önce bulamamıştım? Nasıl, nasıl?

"Çok güzel bir hikaye bulmuşsun babacığım." dediğimde utandı, gözlerini kaçırıp gülümsedi. Başını göğsüme yaslarken "Teşekküy edeyim." dedi zayıf bir sesle.

Yanağını okşadım, saçlarından öptüm. Bir süre sonra mayıştı, künyemdeki elleri yavaşladı. Gözleri kapandığında başını göğsümden alıp yastığa koydum. Hemen gözlerini açtı, beni gördüğünde sakinleşti, gülümsedim.

"Bebekyeyimye oynayayım mı?" diye mırıldandıktan sonra cevabımı duyamadan uyuyakaldı. Örtüyü üzerine çektim, yatağından sessizce kalktıktan sonra alnından uzunca öptüm.

"Oynayalım güzelim."

Kapısını çektim ama tamamen kapatmadım, hafif aralık bıraktım. Gece bir şey olursa sesini duymam lazımdı.

"Abi?" dedim Engin abimin odasına kapıyı çalmadan girdiğimde. Yatak başlığına sırtını yaslamış, kitap okuyordu. Beni duyunca başını kaldırdı. "Ne oluyor lan?" dediğinde direkt konuya girdim.

"Arda'nın pedagogu kimdi?"

Kaşlarını çattı, kitabını kapatıp bıraktı. "Minel için mi?" Alayla güldüm. "Yok, babam için.”

Derin bir nefes aldı. "Tamam, Minel için." dedi yavaşça. Yatağına vurduğunda oraya oturdum, elini omzuma koydu. Hakan abim gibi nasihat seanslarına başlamazdı umarım, çekecek halde değildim.

"Ben de bunu düşünüyordum son zamanlarda. İlk başta geçer korkuları, bizi tanımıyor diye düşündüm ama..."

Ben de abimle aynı şeyleri düşünerek pedagog için beklemek istemiştim ama olmuyordu, benim meleğimin korkuları geçmiyordu. Benim göğsümde uyuyordu ama yine de gözlerinde, arkada bir yerde, o korkuları duruyordu. En ufak şeyde o minik yumruklarını sıkıyordu, ayak başparmaklarını birbirine değdiriyordu.

Yüksek seslerden, kızmamızdan, "Bekle." dememizden, gitmemizden, itiraz etmekten... Benim kızım bunların hepsinden korkuyordu.

Bunların hepsinden ve "herkesten".

Oyunları bile bu korkuları hakkındaydı. O kadının onu bir otel lobisine terk ettiği günü canlandırıp duruyordu ve bunu fark edemeyecek kadar küçüktü.

"Tamam oğlum, hallederiz, sıkma canını. Arda'nın halini hatırlamıyor musun?"

Abime baktım, tabii ki hatırlıyordum. Kaba adamın teki olduğum doğruydu ama onlar yeğenlerimdi, o halini fark etmeyecek de değildim.

"Minel de normale dönecek."

Alayla güldüm dirseklerimi dizlerime yaslayıp ellerimi saçlarımın üzerinde gezdirirken. "Minel'in normalini bilmiyoruz."

Buna diyeceği bir şey yoktu, birkaç saniye durduktan sonra ayağa kalktım. "Sen bana pedagogun ismini gönder."

"Tamam, gönderirim."

Odasından çıkar çıkmaz telefonumu çıkardım, odama giderken Kâmil'i aradım. "Şu sirkeci çocuğu bulamadın mı?" dedim telefonu açtığında. Altı üstü mutfaktakileri konuşturacaktı, neyini bulamamıştı bir haftada?

"Sanırım buldum Gökhan Bey."

"Ne sanırımı lan? Buldun mu, bulmadın mı?"

"Buldum Gökhan Bey."

"Adını ve adresini at."

"Tamam Gökhan Bey."

Mesajı geldiğinde baktım, derin bir nefes alıp boynumu yana esnettim. Babam ne derse desin umrumda değildi, ben o alerji iğnesini almamış olsaydım Minel şu an nefes almıyor olabilirdi.

Hakan abimin odasına girdim bir hışımla. "Ne oluyor Gökhan?" diye sorduğunda beklemeden konuştum. "Dışarı çıkacağım, Minel uyuyor, birkaç saat benim odamda dur."

"Bu saatte neden çıkıyorsun?"

Sinirliydim, bana bir şey sormamalıydı şu an. "Canlı konum atayım mı, ister misin?" Arkamı döndüm. "Sonra 'Neden sinirlisin?' diyorlar." diye söylendim.

Odamdan araba anahtarımı almam, Minel'i kontrol ettikten sonra Kâmil'in yolladığı adrese gitmem bir saat bile sürmemişti. Dört katlı bir apartmandı, birinci katta yaşıyordu, güzel, merdiven çıkarak kendimi yormayacaktım.

Apartmanın rastgele bir dairesinin ziline bastım, bir şey sormadan açtıklarında artık yerimde duramıyordum. Avuç içlerim kaşınıyordu. Minel'in nefes alamayışını hatırlıyordum.

Benim güzelim bir daha nefes almayabilirdi. Az bir ihtimal de değildi, iğneyi almamış olsaydım gerçek olacaktı, benim kızım öle... Her neyse.

Çelik kapısına sertçe vuracaktım ama içeride bir çocuk olabilirdi, Minel'in korkulu gözlerini hatırlayınca zile bastım. Birkaç dakika sonra açıldı, yirmili yaşlarda bir erkek kapıyı açtı. Korkuyla "Gökhan Bey?" dediğinde "Evinde kim var?" diye sordum direkt.

"A-arkadaşlarım."

"Çocuk var mı?"

"Yok."

Sırıttım. İçeri girdikten sonra telefonumu yandaki dolaba bıraktım. "Ayakkabıyla da girdim ama umursamazsın herhalde."

"Ö-önemli değ-"

"Tuğrul, ne oluyor?"

Arkadan bir arkadaşı gelip konuştuğunda karşımdakinin doğru insan olduğuna da emin oldum. Tişörtünün yakasını kavradığım gibi "Ne yapıyorsun?" sesi geldi arkadaşından. Ellerini koluma koyduğunda "Çek o ellerini." dedim dişlerimin arasından.

Bana korkuyla bakan çocuğa döndüm. "Şimdi..." dedim yakasındaki ellerimi sıkılaştırıp. "Ben sana bir şey soracağım, sen de bana çok güzel bir cevap vereceksin."

Başını hızla salladığında içeriden birkaç kişinin daha geldiğini gördüm göz ucuyla. "Tuğrul, ne oluyor oğlum?" Umarım bana vurmaya çalışmazlardı, bir de onlarla kavga etmekle uğraşamazdım, Minel evde uyuyordu.

"O sirkeyi neden yemeğe kattın? Sakın 'İstemeden oldu.' yalanlarına girme, onları babam yer, ben değil."

Sessizce bana baktığında "Konuşsana!" diye bağırdım. "Konuş, konuş! Söyle! Senin yüzünden benim kızım ölüyordu!"

Bu kadar bağırmamı beklemiyordu, "Tamam." dedi telaşla. "Korktuğum için konuşamadım, söyleyeceğim, yeminle söyleyeceğim."

Rahat rahat konuşması için geri çekildim ama ellerim hâlâ yakasındaydı. "Ben..." derken titriyordu. "Ben beyaz sirke kattım çorbaya, ye-yemin ederim. Zaten siz dediğinizde 'Elma yok.' diye, bi-biz tüm elmalı şeyleri atmıştık. Hat-hatta mutfaktakiler de şahit. He-her şeyi attık."

"Nasıl girdi o sirke yemeğe? Nasıl oldu? Ne anlatıyorsun sen? Bula bula bu yalanı mı buldun?"

Sesimin iki kat üste gittiğine emindim, umrumda değildi, isteyen polisi de arayabilirdi.

"Arayayım, mutfak-mutfaktaki herkesi ararım. Hep-hepsi şahit. Hepsi. Attık, her şeyi attık. Vallahi de billahi Gökhan Bey, Raif Bey'e de dedim 'İstemeden oldu.' diye. O ara... O ara bunları diyemedim; çok korktum sizin kızınızın, kızınızın..."

"Kes!" dedim hemen. Ne olduğunu bir kez daha duyarsam daha da öfkelenirdim, zaten şu an bile...

"Sonra, sonra avukatlara dedim ama! Hepsine anlattım! Polislere de anlattım! Yemin ederim. Nasıl oldu bilmiyorum, beyaz sirkeydi, biz zaten at-attık elmalı her şeyi. Vallahi böyle oldu."

Yüzümü sıvazladım. Bu çocuk da suçlu olabilirdi ama dediği gibiyse iş daha ciddi demekti, buna da dikkat etmem lazımdı.

"Geç!" dedim çocuğu sırtından mutfağa doğru iterken. "Herkesi arayacaksın! Çalışan herkesi tek tek arayacaksın! Madem herkes şahit, kanıtla!"

Tuğrul denen çocuk ve arkadaşlarıyla balkonda oturduk. Hakan abimden mutfaktaki tüm çalışanların numarasını istedim, Tuğrul'un bir sahtekârlık yapmasına engel olacaktım numaraları ben vererek.

Eğer bu çocuk yaptıysa ve bu bilerekse...

Herkesi tek tek aradı. Tüm çalışanlar aynı şeyi söyledi. Hepsini bir şeye bağlayabilirdim ama bazıları yirmi senelik çalışanlardı, bazıları ben kendimi bildim bileli mutfaktaydı. Onlar yalan söylemezdi.

Kim beyaz sirke şişesinin içine elma sirkesi koymuştu?

"Tamam." dedim ayağa kalkıp. Yerimde duramıyordum yine çünkü öfkemi atacağım insanı bulamıyordum. "Şu an bırakıyorum seni ama davayı çekmeyeceğiz." Avukatlar demişti, peder dava açmıştı anlaşılan.

"Polisler de sorgulasın her şeyi. Suçlu değilsen sıkıntı yok, işe bile dönersin ama eğer bilerek yemeklere elma sirkesini katan kişi sensen..."

Yanına yaklaştım, eğilip omuzlarına koydum ellerimi, gözlerimi gözlerine diktim.

"Nerede olursan ol, seni bulurum. Bu dünyadaki kimse beni durduramaz. Kızımın kesilen her nefesinin hesabını ayrı ayrı sorarım senden, benim meleğimin canını bizden almayı düşündüğün her dakika, hatta dakika değil, saniye için pişman ederim seni, anladın mı?"

Başını salladığında alayla gülümsedim. "Güzel." Doğruldum. "Ağırladığınız için eyvallah, misafirperverliğinizi sevdim." Girişteki dolabın üzerine bıraktığım telefonumu kapıyı çarparak çıkmadan önce aldım. Eve giderken sinirden kendimi yiye yiye düşünüyordum.

Yanlışlıkla katma gibi bir ihtimal yoktu artık kafamda, önceden de pek oturmuyordu, şimdi hiç inandırıcı değildi. Herkesi uyarmıştım, üzerine basa basa söylemiştim ve onlar da elmalı şeyleri atmışlardı, herkes böyle söylüyordu.

Birisi beyaz sirke şişesine elma sirkesi koymuştu.

Bu kişi Tuğrul da olabilirdi, belki de şu an korktuğu için inkâr ediyordu. Daha farklı bir ihtimal de vardı tabii, birisi sirkeyi o şişeye koymuştu ama yemeğe katanın Tuğrul olmasını sağlamıştı, böylece tüm oklar onu gösterecekti.

Kim olduğunu bilmesem de farkındaydım artık; birisi Minel'i, benim inci tanemi, öldürmek istemişti.

End of chapter

5 comments