Skip to content

MİNEL

Chapter 13 · 21 min read

MİNEL

Chapter 13

🐣13🐣

Hale Aktuna'dan

Makyajımı yaparken kapı kolunun aşağı indiğini duymamla aynadan gelene baktım. Kesin Minel'di, bir kolunu tavşanına sarmışken kapıları açmakta zorlandığı için böyle yavaş yavaş giriyordu tüm odalara.

Bingo! Doğru tahmin etmiştim. Kısa kollu ve kaprili, sarı bir pijama takımı giyiyordu. O kadar şirin gözüküyordu ki bu pijama takımlarıyla tebessümüme engel olamadım. Arkamı döndüm. "Günaydın bebişim."

Uyanık olduğumu görünce gülümsedi. "Günaydın haya." Pıtı pıtı adımlarla yanıma geldi, saçlarını geriye itip bana baktığında "Yerim seni, şu tipe bak!" dedim; elimle çenesini kavrayıp önce bir yanağından, sonra diğer yanağından öptüm.

"Halasının güzel bebeği."

Geri çekildiğimde mutlu mutlu gülümsediğini görmek "Hoşuna mı gitti senin?" dememe neden oldu. Cevap vermedi, vermesine de gerek yoktu, ben biliyordum. Ne zaman iyi bir şey söylesek gözleri parıldıyordu adeta.

"Ne zaman uyandın?"

"Gündüz uyandım."

Güldüm. "İyi de ne zaman bebişim?"

"Biymiyoyum."

Üzerine gitmedim. "Ne yaptın şu ana kadar?" diye sordum onun yerine. Makyajımı yapmaya da devam etmeye başlamıştım bir yandan.

"Dev adama gittim. Uyuyoydu. Bekyedim ama uyanmadı. Canım sıkıydı. Ayas'a gittim. Uyuyoydu. Buyaya geydim."

Her sabah farklı birinin odasını gezişi, bizi kıkırtılarıyla veya saçlarının gıdıklayışıyla uyandırması birkaç hafta içinde alıştığımız, alıştığımız ama her seferinde de eridiğimiz bir olaydı. Bebeğimin cıvıl cıvıl kişiliği kendini gösteriyordu böyle tatlı anlarda.

"İyi yapmışsın aşkım. Sen canın sıkılırsa hep buraya gel, tamam mı? Ben hep uyanık olurum."

Onay vermedi. Bir süre bana baktıktan sonra "Ama..." diye mırıldandı. "Dev adam vay." Durdum, dudaklarıma yavaş yavaş bir gülüş oturdu. Babasından ayrılmak da istemiyordu, yerdim ben bu kızı!

"Hem babanın yanına gidersin hem buraya gelirsin şimdiki gibi, olmaz mı?"

Düşündü bir süre. Sonra başını salladı. "Oyuy Haye hayam." Hale halam deyişine dayanamadım, makyajımı yarıda kesmeyi umursamayıp yanağından sertçe öptüm. "Sen benim kalbime zararsın ya, bu ne tatlılık?" diye söyleniyordum bir yandan da. En usluları bile bazen bizi sabır testine sokmuş 3 erkek yeğenden ve 1 oğuldan sonra Minel'im çok, çok farklıydı.

Farklı ve uslu.

Utanıp odama bakmaya başladığında sesimi çıkarmadım. Arda'dan alışkındık utangaçlıklara ve biliyordum ki üzerlerine gitmek, "Neden utandın? Bir şey yok." demek onları üzmekten başka bir işe yaramıyordu.

Utangaç insanlar da vardır.

"Bu ne?"

Fanusun içinde duran gül biblosunu gösterdiğinde "Aksesuar bebişim." dedim. "Süs. Güzel ve Çirkin masalından. Biliyor musun o masalı?"

Başını iki yana salladı. Tam anlatmak için ağzımı açmıştım ki topu Gökhan'a paslamamın daha sağlıklı olacağına karar verdim, ona bu masalı anlatan ilk kişi babası olmalıydı. Minel bu anları ileride belki hatırlamayacaktı ama bilinçaltına bir şeyler yerleşeceğine emindim.

"Babana sor, o sana bu masalı anlatır aşkım, tamam mı?"

"Tamam."

Etrafa bakmaya devam etti. Bazen işaret parmağıyla çekine çekine dokunuyordu bir şeylere, aynadan bunu gördüğüm an müdahale ediyordum rahatlaması için. Eşya hakkında saçma sapan, bazılarını anlayamayacağı bilgiler veriyordum.

"O kitap aynı zamanda ilk gotik romanmış bebeğim. Aynı zamanda şu anki bir sürü kitabı etkilemiş, bu yüzden okumak istedim. Popüler kültürü anlamak yolunda bir adım gibi düşünebilirsin. Uzundu ama sürükleyiciydi, hemen bitti. Büyüdüğünde sana hediye ederim veya istersen yenisini alırız, sen de okursun."

Dediklerimin yüzde doksanını anlamadığı için uzunca bir süre sessiz kaldı, daha doğrusu bana göre sessiz kaldı. Tavşanına mırıl mırıl bir şeyler anlatıyordu sanki yine. Karışmadım, içini oyuncağına dökmesini anlayabiliyordum, şu ana kadar yalnızdı.

Yalnızdı ve o insanların elindeydi.

İçim büyük bir sıkıntıyla doldu bir anda. Yeni aldığım far paletinin kapağını açmak bile hafifletmedi. Gökhan Ceyda'dan hiçbir haber duymak istemiyordu ve bu normaldi, aldatılmıştı. Aşık olmasa bile seviyordu o kadını ve yaralanmıştı, öfkelenmişti. Ama biz, biz neden hiç düşünmemiştik hamilelik gibi bir durum olabileceğini? Böyle bir ihtimali düşünseydik mutlaka işin peşine düşerdik, Minel'i bulurduk ve bizimle büyürdü.

İlk kelimesi "baba" olurdu. İstediği her şey ayağına serilirdi. Yaşıtlarına göre bedensel olarak geride olmazdı. Yüksek seslerden korkmazdı, aksine kendisi de çığlıklar atardı.

Çok şey kaybetmiştik.

"Okuma biymiyoyum."

Düşüncelerimden sıyrıldım, "Efendim aşkım? Anlamadım." dedim iki yana sallanan Minel'e aynadan bakıp. "Okuma biymiyoyum." diye yineledi, takıldığı yere gülümsedim.

"Ama öğreneceksin bebişim, okula gideceksin."

Gözlerini merakla açtı. "Ne zaman gidicem?"

"Daha var, biraz beklememiz lazım."

"Neden?"

"Büyümen gerek."

"Neden?"

"Büyümeden öğrenemezsin çünkü."

"Neden haya?"

Tıkandım. Nasıl anlatacaktım ona beyninin gelişim evreleri olduğunu ve şu an, sadece üç dört kelimelik cümleler kurabilirken, bunu da uzun bir süre düşünerek yaparken okumayı öğrenemeyeceğini?

"Harfleri hatırlayamazsın, o yüzden."

Korkuyla bekledim ama tekrar "Neden?" diye sormadı. Derin bir nefes verdim. Ayaz büyüdüğünden bu yana unutmuştum bu arka arkaya sorulan soruların insanı ne kadar zor duruma sokabileceğini.

Birkaç dakika daha odamı gezdikten sonra "Ben gidiyoyum." deyip kapıya yöneldi. "Dev adam uyancak." Odadan çıktı.

Babası uyanınca yanında olmak için gitmeyen de ne bileyim?

.

.

.

Imposiblety'den

Minel odaya girdi. Dev adam dediği adamın hala daha uyuduğunu görünce "Ya..." dedi üzgün üzgün. "Uyuyoy, tavşan. Napıcaz?"

Yatağın etrafında dolaşıp Gökhan'ın yüzünün dönük olduğu tarafa gitti. Sessizce adamı izlemeye başladı. Uzun olmayan, yüzüne renk katmakla yetinen sakalları vardı. Kahverengi saçları asker tıraşıydı, burnu ve yüz hatları çok keskindi. Gözleri kapalıydı ama kız biliyordu göz kapaklarının arkasındaki rengi. Açık, parlak maviydi. Kızın ilk başta çekinmesine neden olan bu renk şimdi güven verici, sakinleştiriciydi.

Yavaşça elini kaldırdı; işaret parmağını adamın iğne gibi sakallarına çok hafif bir şekilde değdirdi. Adam onu öptüğünde yanağında hissettiği teması parmak ucunda hissetmek tuhaftı, gözlerini kırpıştırıp biraz daha yaklaştı adama. Parmağını sakallarından burnuna getirdi, sonra uzun kirpiklerine dokundu.

Bu eve gelmeden önce bir tek Aykut'u ve annesini görmüştü uyurken. İkisine de yaklaşmamış, onları böyle uzun uzadıya incelememiş, uyanmalarını beklememişti.

"Ne zaman uyancak, tavşan?"

Gökhan yüzünde gezinen tüy gibi histen ve yanındaki fısıltılardan dolayı kıpırdandı. Alarmı daha çalmadığı için uyanmasa da pencereden giren ve yüzüne vuran gün ışığıyla uykusu çoktan hafiflemişti.

"Hııı... Uyanıyoy gayiba."

Gözlerini yavaşça açtı, dibindeki yeşil gözlerle bir anlığına kaşları çatıldı. Uyku sersemi olduğu için bir şey demedi, Minel'se babasının gözlerini sonunda görmenin rahatlığıyla gülümsedi. "Günaydın!" Sesi enerji doluydu.

Gökhan birkaç saniye sonra anladı kızının ne dediğini. Yatağın yanında ayakta bekleyen kız çocuğunun elindeki tavşanı alıp komodinin üzerine attı, kızı belinden tuttuğu gibi kaldırıp göğsünün üzerine yatırdı. Kolunu beline sardığında kendisine afallamış bir şekilde bakan Minel'in yüz ifadesine güldü.

"Günaydın güzelim."

Minel gözlerini kırpıştırdı. Ne olduğunu anlamadan havalanmıştı, şimdi de az önce incelediği babasının üzerinde yatıyordu. Utandı ama kalkmak için bir şey yapmadı. Aksine, yanağını Gökhan'ın göğsüne yaslarken kollarını adamın gövdesine sarmaya çalıştı.

Gökhan'ın içi gitti bu yarım sarılışa. Boştaki elini Minel'in saçlarına daldırdı. Başını eğip burnunu kafasına yaslayarak kokusunu içine çekti. Şampuanının kokusu solduğunda bile bebek kokuluydu kızı.

"İyi uyudun mu?"

"Hıhı." Başını kaldırıp çenesini adamın göğsüne yasladı Minel. "Şen?"

Gökhan sorusunun kendisine yöneltilmesine şaşırdı bir an. İyi uyuduğunun sorulması tuhaftı. Yine de cevap verdi. "Uyudum. Ne yaptın bu zamana kadar?"

"Gündüz uyandım." diye başladı Minel her zamanki gibi. "Sonya buyaya geydim. Uyudun. Ben hayama gittim. Sonya geydim. Uyandın."

"Halan ne yapıyordu?"

Gökhan konuşmasını istiyordu kolları arasındaki cücenin. Söyleyemediği kelimeleri, masum düşünceleri, yetişkinlerin dikkat etmediği detaylara dikkat etmesi, merakı... Her şeyini seviyordu.

"Boya yapıyoydu."

Gökhan kaşlarını kaldırdı. Doğru mu duyduğunu anlamak için "Boya mı yapıyordu?" diye sorduğunda Minel başını salladı. "Hıhı. Yüsüne."

Adam anladı. "Güzelim..." derken gülüyordu, kendine engel olamamıştı. Hafifçe doğrulup kızının yanağından dolu dolu bir öpücük çaldı. Geri çekilip kendisine sarı kirpiklerinin altından utangaç bir şekilde bakan göz bebeklerini görünce birkaç kez daha öptü.

"Makyaj o, boya değil."

"Ne?" dedi Minel sesini kalınlaştırıp. "Makyaj mı?"

"Evet." diye onayladı Gökhan. "Makyaj."

"Neden yapıyoyyay onu?"

"Güzel olmak için."

Minel duraksadı. "Ama..." diye mırıldandı. "Hayam çok güzey. Gözyeyi güzey. Sonya... Saçyayı güzey. Eybiseyeyi güzey. Ayakkabıyayı güzey. Neden yapıyoy?"

Gökhan Minel'in Hale'ye bu kadar hayran olduğunu bilmiyordu. Dudaklarının köşesinde bir gülücükle dinledi küçük kalbinin elverdiğince tüm Aktunaları seven, onlara hayran olan kız çocuğunu. Sustuğunda "Daha güzel olmak için." diyerek açıklamaya çalıştı ablasının makyaj yapma sebebini.

Minel yanağını Gökhan'ın göğsüne yaslayarak göz temaslarını keserken "Hı..." dedi, anladığını belirtti. Babasının odunsu parfümü onu rahatlattı, iç çekerken "Ben de yapabiyiy miyim?" diye sordu.

"Makyaj mı?" Gökhan Minel'in cevap vermesini beklemedi bile. "Olmaz güzelim." Makyaj malzemelerinin içleri kimyasal doluydu, dokunmaya kıyamadığı kızının tenine adını okuyamadığı o maddelerin hiçbirini değdirtmezdi.

"Neden?" diye sordu Minel. İsyan etmiyordu, saf bir merakla soruyordu bunu. Babasının mavilerine bakarken masumca devam etti.

"Çocukum diye mi?"

İşte bu yüzden Gökhan kolları arasından ayırmak istemiyordu onu. Bu kirli dünya için o kadar temizdi ki... Gökhan da hak etmiyordu onu diğer herkes gibi. Minel çok güzeldi, çok özeldi, hiç kimsenin hak edemeyeceği kadar mucizeviydi ona göre.

"Evet." dedi duygu yüklü bir sesle. Söylemek istediği ama dilinin gitmediği, bir şekilde dile getirmeyi başarsa bile Minel'in anlayamayacağı binlerce hissi barındırıyordu bu evet. "Çocuksun diye."

Minel itiraz etmedi. "İşe gidicek misin?" diye sordu onun yerine. Hiç istemiyordu Gökhan'dan ayrılmayı. Kendi başına oynamakla bir problemi yoktu, normal bir ev eşyası bile onu saatlerce oyalayabilirdi ama yine de babasının da onunla kalmasını istiyordu.

"Gideceğim."

Gökhan farkındaydı Minel'in onu yanında istediğinin ve bu deli gibi mutlu ediyordu onu. Yine de belli etmiyordu fark edişini çünkü işe gitmek zorundaydı. Minel kısa bir süreliğine kızı değildi, hayatının sonuna kadar öyle kalacaktı, her zaman şirketten kaytaramazdı.

Minel'in yüzü düştü. "Ya..." Adama sardığı kollarını sıkılaştırdı. "Gitmeşen..." diye mırıldandığında Gökhan saçlarını okşadı. "Gitmem lazım ama güzelim."

Minel itiraz etmedi, etmedi ama çok üzüldü. Yüz ifadesinden belli oluyordu duyguları. Gökhan'ın içinde bir sızı oluştu, dayanamadı. "Sen de gel." dedi yavaşça.

"Ne?" dedi kız çocuğu başını kaldırıp.

"Sen de gel." Adam başparmağını kızının alnının kenarlarındaki bebek saçlarında gezdirip gülümsedi. "Çalıştığım yeri görmek istemez misin?"

Minel bu soruya "evet" demeyi çok isterdi ama geçmişi ona engel oldu. Aykut'un şoför olarak, Ceyda'nınsa mutfağında çalıştığı eve gittiğinde Ceyda onu defalarca bir yere gitmemesi için tembihlediği için tüm gün mutfağın bir köşesinde oynardı. Bir iki kez oradan çıktığında hem evin sahipleri onu azarlamıştı hem de annesi. Evin kızının oyuncak bebeklerine parmağının ucuyla dokunduğunda yediği azarı dün gibi hatırlıyordu temiz zihni.

Ya Gökhan'ın çalıştığı yer de öyle bir yerse ve Minel'e yine bağırırlarsa?

Gökhan uğruna öleceği kız çocuğunun yüzündeki o hüznü, korkuyu gördüğünde bıraktı gülümsemeyi. Ciğerlerine derin bir nefes çekti, bir kez daha küfretti kendisine. Daha önce Minel'i bulamadığı için öfkelendi.

"Ne düşünüyorsun Minel? Söyle bana." Saate baktı, vakti vardı, kızı kendisini erken uyandırmıştı. Olmasa bile sıkıntı değildi, Minel'in içini rahatlatmadan bir yere gitmeye niyeti yoktu.

Minel'in elleri yumruk oldu, Gökhan başını tişörtünü sıkıştıran bu minik yumruklara çevirdi, derin bir nefes verdi. Kızını üzerinden indirmeden doğruldu, sırtını yatak başlığına yaslarken bir kolunu Minel'e sardı. Boştaki eliyle tişörtünü kızın avuç içlerinden kurtardı ve yavaşça parmaklarını açtı.

"Sıkma ellerini." dedi yumuşak bir sesle. Tek eline sığışan ufak elleri başparmağıyla okşadı. "Ne korkutuyor seni?" Öğrenmek istiyordu artık. Ceyda ve Aykut'un Minel'e bir şeyler yaptıklarını tahmin ediyordu zaten ama bu "şeyler"in boyutunu öğrenmek istiyordu.

"Kızayyay mı bana?"

Gökhan kaşlarını çattı anında. "Kim kızacak sana?" Minel Aktuna'ya kızacak bir insan yoktu o hayatta olduğu sürece.

"Oydakiyey."

"Çalıştığım yerdekiler mi?"

Minel başını salladı. Gökhan çatılan kaşlarını düzeltmeden -Minel'e birinin kızması fikri birkaç haftadır hiç öfkelenmediği kadar öfkelendirmişti onu- konuştu. "Hayır, öyle bir şey olmaz, olamaz." Sesinin fazla sert çıktığını fark edince kızını korkutmamak adına daha yumuşak bir sesle devam etti. "Kimse sana kızamaz."

"Kızamas mı?"

"Kızamaz."

Minel derin bir nefes aldı, yanağını adama yaslarken "Tamam o zaman." diye mırıldandı. Gökhan ellerini bırakıp yanağını okşadı kolları arasındaki meleğin.

"Hazırlanalım mı güzelim? İşime gidelim."

"Gideyim."

Gökhan kızını kucağından indirdi, ayağa kalktı. Minel de yatağın üzerinde ayağa kalktı. "Şana eybise seçeyim!" dedi enerjik bir şekilde. Az önce üzülen, korkan o değildi sanki. Bu hızlı değişime sevindi Gökhan. Sevmiyordu Minel'i üzgün görmeyi. O hep cıvıl cıvıl gülmeli, tavşanı olacak o elemanla konuşmalıydı.

Öyle de olacaktı. Minel Aktuna hep gülecekti. Gökhan bunun için uğraşacaktı, ömrünün sonuna kadar.

"Aaa!" dedi Minel giyinme odasına geldiklerinde. "Bunu yeni mi aydın?" Gardırobun içinde değil, Gökhan'ın saatlerini ve kol düğmelerini koyduğu ada şeklindeki dolabın üzerinde duruyordu gömlek.

"Nereden anladın?"

"Buyası faykyı."

Yaka kısmının iç tarafındaki gümüş rengi işlemeyi gösteriyordu. Gökhan böyle bir detayı fark etmesine şaşırdı. "Evet." diye onayladı kendisi de işlemeye bakarken. "Farklı."

"Bunu giy."

Gökhan başını salladı, kızı o gömleği giymesini istiyorsa onu giyecekti. Minel'i o dolabın üzerine oturttu. Gömleği giymek için tişörtünü çıkardı, Minel hızla gözlerini kapattığında güldü.

"Giydim." dedi pantolonunu da değiştirip tamamen lacivert bir hale büründüğünde. Minel gözlerini açtı. "Yakışyıkyı oydun!" diye cıvıldadı onu kucağına alan babasının boynuna sararken kollarını. Yürümeyi unutacaktı böyle giderse, Gökhan bulduğu her fırsatta kızını taşımayı tercih ediyordu.

"Sen ne giymek istiyorsun?"

Minel kıyafetleri arasından lacivert, polo yaka tişörtü seçti. Babasıyla uyumlu olmak istemişti. Aynı renk keten şortu da seçtiğinde Gökhan onu yere bıraktı. Minel'i utandırmamak için arkasını dönecekti ama kızı polo yaka tişörtü gösterip "Yaydım edey misin?" diye sorduğunda yapmadı.

Kızının sarı pijamasını saçlarına dikkat ederek çıkardı. Pembe, çiçekli atletini gördüğünde çenesini sıktı karnını ısırmamak için. Hızlıca tişörtü giydirdi. Biraz daha vakit geçse ısırmasa bile gıdıklayacaktı çünkü.

"Kemeyi de vay."

Minel giydiği şortun babasının bir köşeye fırlattığı koyu kahverengi, ince kemerini gösterdi. Gökhan baktı. "Pantolonun yerinde duruyor, kemere ne gerek var?" diye söylendi kemerle uğraşırken. Bu kız çocuk kıyafetleri gerçekten yoruyordu onu.

"Oydu!" dedi Minel babası kemeri takabildiğinde. Birkaç saniye düşündü, daha sonra tam Gökhan kalkacakken kısa sakallarının üzerine bir öpücük bıraktı.

"Teşekküy edeyim."

Adam "Sen nasıl bir şeysin?" diye mırıldandıktan sonra kollarını kızının beline sımsıkı sardı. Koklaya koklaya ve defalarca öptü yanağından. Alıp içine sokmak istiyordu bu meleği. Kalbi kaldırmıyordu, kız babası olmak sebebi olacaktı bu gidişle.

Minel adamın tişörtünü tutup bu sevgi gösterisinin tadını çıkardı. Dev adam ne zaman böyle arka arkaya öpse bunalmak bir yana, mutlu oluyordu. Ayrı geçirdikleri üç senenin acısını çıkarıyorlardı sanki.

"Aç mısın?"

Gökhan'ın odasından Minel'in tavşanını alıp merdivenden inerlerken kendisine sorulan soruya karşılık başını iki yana salladı kız çocuğu. "Hayıy, değiyim." Oysa acıkmıştı, sadece bunu söyleyemezdi. Gökhan da ona annesi gibi "Senin yemeğini hazırlamakla mı uğraşacağım ben hep?" derse çok üzülürdü.

Gökhan anladı kızının aç olduğunu. Zaten sorması hataydı en baştan, Minel'in bu soruya cevabı belliydi her daim.

Mutfaktakilere haber verdi, masaya geçip yemeklerini yediler yavaşça. Gökhan Minel'in her şeyi yediğinden emin oldu, son lokmalarda kız yemek istemeyince onu güldürüp aklını dağıttı, öyle yedirdi.

Minel'in "bizim arabamız" diye sahiplendiği siyah arabalarına binip sabah trafiğinden sıyrılmaya çalışarak şirkete geldiklerinde Minel heyecanlandı, babası onu koltuğundan aldığında gökdelene baktı büyümüş gözlerle. "Hııı... Bu ev çok uzun!"

Gökhan kucağındaki -elinden tutmak istediğinde Minel çok kısa olduğu için kolunu çok kaldırıyor ve yoruluyordu, kendisi de iki büklüm olmak zorunda kalıyordu- Minel'in söylediği şeye güldü. Koskoca gökdelene ev demişti az önce, bu cücenin tabirleri çok değişikti.

Değişik ve tatlı.

"Amcamyay da geycek mi?"

"Gelecekler." diye onayladı Gökhan. Bugün herkesten daha erken çıkmıştı bu ufaklık onu bayağı erken uyandırdığı için. Şikayetçi değildi, şirkete gelip terasta kahve ve sigara içtiği sabahlardan çok daha güzel bir sabah oluyordu.

"Aaaa..." dedi Minel asansöre bindiklerinde. Birkaç kişi ona döndü ama Minel bunu Gökhan'ın kalıplı bedeni yüzünden görmedi, gerilmedi. "Cam değiy buyası."

Mobilya almaya gittiklerinde bindikleri asansör camdı, Minel de bunu hatırlamıştı. Aktunalarla olan tüm anıları zihninin parlak, süslü bir köşesinde berrak bir şekilde duruyordu.

"Onu nasıl hatırlıyorsun sen?" diye sordu Gökhan şaşkın bir şekilde, hafifçe de gülerek. Minel cevap vermedi. Sarı ışıklarla aydınlanan, ahşap gibi gözüken duvarlarla kaplı, aynası temiz, geniş asansörü incelemekle meşguldü. Gökhan da anladı sessizliğinin arkasındaki sebebi, başka bir soru sormayıp kızını kendisiyle -daha doğrusu tavşanıyla- baş başa bıraktı.

"Işıkyay sayı, tavşan; göydün mü? Duvayyay da başka yenk."

Otuzuncu katta indiklerinde Minel bakışlarını çok resmi giyen bir sürü insanın olduğu kata çevirdi. Yerler krem rengi mermerdi, bazı masalar cam bölmelerle ayrılmıştı. Herkes şık giyiniyordu. Minel alışık olmadığı bu ortama karşı Gökhan'a daha çok sokuldu, boyun girintisine yasladı başını. Babasının gölgesinde kalan yeşil gözleri merakla açıldı.

"Çok insan vay."

Gökhan Minel'in mırıltısını duyduğunda "Evet güzelim." diye onayladı. Daha sonra başının üzerinden öpüp ekledi. "Herkesi tanıyorum. Gerilmene gerek yok."

Minel başını salladı, tedirginliği tam anlamıyla geçmese de azalmıştı. Dev adam yanındaydı ve herkesi tanıdığını söylüyordu. Korkacağı bir şey yoktu.

"Hoş geldiniz Gökhan Bey."

Gökhan adama baş selamı verdi. "Eyvallah." Odasına doğru ilerledi.

Herkesin bakışları bir bir küçük patronları olan bu adama -büyük patron Hakan Aktuna'ydı- döndü. Kucağındaki kıza Gökhan'ın öfkesini çekmek istemedikleri için belli etmekten kaçındıkları bir merakla bakıyorlardı. Bir iki hafta önce Gökhan'ın bir kızı olduğuna dair bir haber çıksa da Aktunalar doğrulamamıştı. Bu yüzden çoğu insan bunun magazinsel bir yalan olduğunu düşünmüştü ama anlaşılan doğruydu.

"Buyası neyesi? Napıyoyyay?"

Cam bölmelerle holden ayrılan ve bir sürü masanın olduğu kısmı işaret parmağını hafifçe kaldırıp gösteren kızını duyunca Gökhan durdu. "Merak mı ettin?" dedi kollarındaki kız çocuğunun yüzünü görmeye çalışıp.

"Hıhı."

"O zaman görelim."

Kapıyı itti, senelerdir burada olmasına rağmen hiç girmediği odaya girdi. İnsanların bakışları ona döndü, yakın masadakilerden biri "Hoş geldiniz Gökhan Bey." dedi şaşkın, biraz da tedirgin bir biçimde.

"Görmeye geldik." dedi Gökhan; suratı düz, sesi soğuktu. Biraz daha böyle bakıp kızının gerilmesine, yumruklarının sıkılmasına neden olurlarsa olay çıkartacaktı. Derin bir nefes aldı.

"Çalışmaya devam edin."

Yere kadar uzanan camlara yürüdü yavaşça. Bu sırada sessizliğe bürünen beyaz masaların arasından geçmişlerdi.

"Hııı... Çok yüskek!" diye heyecanlandı Minel dışarıyı görür görmez. Gökhan güldü ona bakanları bir anda unuturken. "Yüksek demen lazım güzelim, yüskek değil."

Bir arkasındaki masada oturan kadın gözlerini belertti patronunu duyunca. O kaba, soğuk nevale Gökhan mıydı konuşan? İmkânı yoktu. O adamın sesi bu kadar yumuşayamazdı. Hem o içten bir şekilde de gülmezdi, sırıtırdı ve bu sırıtış ya alaycı ya da öfkeli olurdu. Böyle mutlu olmazdı.

"Tamam, öyye dicem. Yüskek, hayıy... Şey, neydi?"

Gökhan Minel'in alnındaki bebek saçlarını okşadı. "Yüksek." dedi içi gide gide. Ölecekti kızının tatlılığından, abartılı tepkiler veren bir adam olmamasına rağmen kızının tüm yüzünü öpüp ısırmasına az kalmıştı.

"Yüksek."

"Evet, yüksek." Saçlarından öptü. "Aferin benim kızıma."

Minel "kızım" denmesiyle o kadar mutlu oldu ki ayaklarını salladı başını Gökhan'ın boynuna gizleyip adamın yüz hatlarına alttan alttan bakarken.

Birkaç masa ötedeki adam ağzını oynatarak "Kızıymış!" dedi arkadaşına. Dedikodular ve haberler doğruydu, kesinkes emin olmuşlardı.

"Sayı şeyyey vay."

Gökhan Minel'in gösterdiği yere baktı, farklı çalışanların aynı anda çalışabilmesi ve birbirlerine fikir sunabilmeleri için koyulan uzun masayı gösteriyordu.

"Bakalım."

Gökhan kucağındaki kız çocuğuna merak ettiği her şeyi göstermeye, onun içindeki korkuyu öldürmeye kararlıydı. Beş altı kişinin oturduğu masaya ilerledi. Kızının bahsettiği "sarı şeyler"in yapışkanlı not kağıtları olduğunu fark etti bu sırada.

"Aaa... Bunyay ne?"

Gökhan bir yapışkanlı kağıdı çekip aldıktan sonra kızına uzattı, Minel kağıdı aldı, arkasını çevirdi, baktı. "Yengi çok güzey." dedi tatlı tatlı. Adam için bu yeterliydi, masadakilere bakıp kağıdın hepsini aldı. "Yenisini gönderirim."

Kızına çevirdi mavilerini. Kağıt işaret parmağına yapıştığı için afallayan, elini sallayıp kurtulmaya çalışan Minel onu güldürdü.

"Dur güzelim, elini çarpacaksın."

Kağıdı yapışkansız kısmından tutup aldı, bu sırada kızının elini tutup avuç içine ufak bir öpücük bırakmayı da ihmal etmedi. Etraftaki herkesin görmesini istiyordu Minel'i ne kadar sevdiğini, ailesinin ona ne kadar değer verdiğini çünkü ailesinin değer vermediği çocuklar hep örselenirdi. Minel bunu yaşamayacaktı.

"Şimdi odama gidelim mi? Orayı da gör."

"Oyuy."

Elini adamın künyesine attı, gümüş zincirle oynarken yanağını omzuna yasladı.

"O Gökhan Bey miydi?" dedi içlerinden biri, Gökhan'ın gittiğine herkes emin olduğunda. Şaşkınca gözlüğünü düzeltti. "Cidden, nerede bize esip gürleyen o adam?"

"Kızına bize davrandığı gibi davranmayacak herhalde, mantıklı olun."

Bıkkın bıkkın konuşan kadına "Onu biz de biliyoruz." dedi başka biri. Gözlerini devirdi. "Ben bu adamın evde de böyle olduğunu düşünüyordum, değilmiş ama."

"Yalnız çok karizmatik değil miydi? Zaten yakışıklıydı, bir de kucağında çocukla..."

.

.

.

Gökhan Aktuna'dan

Odama geldiğimizde Minel'i yere bıraktım. Merakla etrafa bakıyordu. Daha sonra gözlerini bana çevirdi. "Buyası senin mi?" diye sorduğunda diz çöküp göz hizasına geldim. "Evet Minel, benim."

"Çok güzeymiş."

"Teşekkür ederim güzelim."

Gözlerini kaçırdı, tavşanına daha sıkı sarılırken cama ilerledi. "Buyası da yüksek!" dedikten sonra birkaç saniye duraksayıp bana döndü. "Doğyu mu söyyedim?"

"Evet, doğru söyledin."

"Tamam." Mutlu oldu, gülümseyerek odayı incelemeye devam etti. Masanın köşesine oturup kollarımı kavuşturdum, neye nasıl tepki vereceğini görmek istedim.

"Hııı!" dedi köşedeki siyah vazoyu görünce. "Yengi... Yengi..." Kelimeyi bulamıyordu, gözlerini zeminde dolaştırırken yerinde sallandı. "Şey... Odandaki yenkten."

Başımı aşağı eğip onayladım. "Evet, öyle. Rengin ismi de siyah."

"Şiyah." diye tekrar ettikten sonra sordu. "Seviyoy muşun şiyahı?"

"Seviyorum. Sen sevdin mi?"

Bir kez daha vazoya baktı, yerinde sallandı. Tavşanına bir şeyler söyledikten sonra bana döndü. "Şey..." dedi yine. Bölmeyip cümle kurmasını bekledim. Yavaş yavaş öğreniyordu, böyle olması normaldi.

Hem Türkçe zor bir dildi, benim kızımın suçu yoktu.

"Önce sevmedim. Şimdi sevdim."

"Neden?"

Cevap vermedi, sadece baktı. Ben de üzerine gitmedim. Israr etsem korkarmış gibi geliyordu, hala daha bir ürkeklik vardı gözlerinde, hiçbirimizin yanında atamıyordu bunu.

"Şimdi ben çalışayım." dedim istemeye istemeye. Hakan abimin nasihatleriyle uğraşmak istemiyordum. "Sen ne yapmak istersin?"

"Biymem ki..." dedi tatlı tatlı. Sormam hataydı, aklında bir şey varsa bile söylemezdi. Odama göz gezdirip uğraşabileceği bir şey aradığımda tabletim gözüme çarptı.

"Tabletimde oyun oynamak ister misin?"

Kaşlarını kaldırıp bana baktı. "Biymem." dediğinde ses tonundan istediğini anladım. Kapının önünde bekleyen Kâmil'i aradım hızlıca. "Ayarlanabilir bir sandalye getir." Bir şey demesini beklemeden kapattım.

Bir dakika sonra siyah, deri bir sandalyeyle geldi. "Sandalyemin yanına bırak." dediğimde başıyla onayladı.

"Gel güzelim." dedim Kâmil sandalyeyi bırakıp çıktığında. Pat pat adımlarla yanıma geldi, koltuk altlarından tutup vücudunu yüksek sandalyeye bıraktım, geri çekilmeden önce de yanağından öptüm.

"Rahat mısın?"

Tavşanını yanına yerleştirmeye çalışırken "Hıhı, yahatım." diye cevap verdi. Kendim de sandalyeme oturup yanına geçtikten sonra "Ne oynamak istersin?" diye sordum.

Bir süre düşündükten sonra "Pyenses giydiymece." dediğinde "Tamam." diye mırıldandım. Yazdığımda karşıma çıkan oyunlara baktım, hepsi pembe ağırlıklıydı.

Benim kızım sarıyı seviyordu.

"İstediklerini seç." dedim tableti Minel'e uzatırken. Tableti almasını bekledi ama yapmadı. Parmağını uzatıp oyunlardan birini gösterirken de ekrana dokunmuyordu.

"Bu güzey."

"Başka da indirelim, başka bir tane daha seç."

"Bu."

Saçlarının üzerinden öptüm, şirketin interneti hızlıydı, ilk seçtiği oyun yüklenince tıkladım. "Al güzelim." deyip tableti masanın üzerine koydum, tutmak istememişti az önce.

"Teşekküy edeyim."

"Rica ederim." dedim saçlarını geriye itip alnından öperken. Fazla şirindi, bayağı bayağı temas bağımlısı -ablamın kullandığı kalıplardan biriydi, kendisi temas bağımlısıymış, öyle diyordu- olmuştum.

Dosyalarıma döndüm. Derin bir nefes alıp en üstteki ince dosyayı aldım önce. Şeffaf kapaktan kağıdı okuyunca üç haftadır aradığım yüzücüyle alakalı olduğunu anladım. Kâmil'in bu sefer getirdiği özgeçmişe baktım.

Otuz iki yaşında erkekti, 1.85'ti. Eski milli yüzücüydü. Esmerdi. Okuduğu okullar ve çalıştığı yerler de iyiydi. Sicili temizdi. Fotoğrafına baktım tekrar, gözüm tutmuştu. Bu adamı işe alacaktım.

"Alo, Kâmil? Ali Nihat Çelik'i işe al. Şartları biliyorsun, her şeyi detaylı anlat."

"Tamam, Gökhan Bey."

Telefonu kapatıp dosyayı yanıma attım. Diğer dosyalara baktım, yine insan seçmem gerekiyordu. Başımı yana esnettim.

Şirketin güvenlik kısmıyla ilgileniyordum. Diğer şirketlere, evlere güvenlik sistemleri kuruluyordu. Koruma isteyen insanlara da benim çalıştırdığım korumalardan ayarlıyorduk. Şimdi de böyle bir andaydım, Elgin ailesi onlara koruma ayarlamamı istiyordu ve sayı fazlaydı, tüm günüm buna gidecekti.

Bir saat kadar dosyalarla uğraştım. Minel de yanımda oynadı, bazen beni izledi. Hiç sesi çıkmadı. Ara vermek istediğime karar verdiğimde dosyayı kapatıp başımı ona çevirdim.

Ayaklarını sallayarak ekrandaki bir şeylere dokunuyordu tombul işaret parmağıyla. Gülümsedim, aniden hareket edersem korkacağı için yavaşça "Minel?" deyip dikkatini çektim, bana döndüğü an elini tutup avuç içini öptüm. Isıracaktım ama kıyamamıştım.

"Sevdin mi oyunu?"

Başını salladı. "O zaman ben de bakayım şu oyuna." deyip sandalyedeki vücudunu kucağıma çektim, yanağından öperken tableti önüme aldım. "Ne yapacağız?" diye sorduğumda bir süre konuşmadı. Galiba utanmıştı yine.

"Pyensese eybise ayıyoyuz. Bak, benim pyensesim!" Gösterdiği çizgi karaktere baktım. Kahverengi gözlü ve kahve, uzun saçlı; esmer tenliydi. Sarı bir elbise giymesini bekliyordum ama kırmızı bir elbise giyiyordu. Kaşlarımı kaldırdım.

"Neden sarı bir elbise seçmedin?"

"Şey..." dedi gözlerini bana çevirirken. Eli anında künyeme gitti. "Şey... Hayam bu yengi seviyoy, o yüsden."

Anlam veremediğim için kaşlarımı çatıp "Sen halanı mı yapmaya çalıştın?" diye sorduğumda başını salladı. "Kısdın mı?" diye sordu yerine sinerken.

"Niye kızayım güzelim?" dedim saçlarından öpüp. Tablete baktım, cidden prensesini ablam gibi yapmıştı. Göz, saç ve ten rengi, giydiği renk, hatta elbise şekli... Çok benziyordu ablama

"Neden halan gibi yaptın?"

Başını göğsüme yaslayıp gözlerini gözlerimden çekti, parmaklarını künyemin üzerinde dolaştırırken "Sevdikim için." dedi yavaşça.

Ben sana nasıl bu kadar geç kalmıştım? İnadım, o inadım...

Kapı tıklatıldığında benim düşüncelerim yarım kaldı, Minel'se irkildi. "Bir şey yok." dedim hemen. "İçeri girmek için izin istiyorlar." Sesimi hafifçe yükselttim. "Gel."

Gözlüklü, siyah, düz saçlı bir kadın içeri girdi. Elinde bir dosya vardı. Çekine çekine "Elginlerle alakalı..." dediğinde derin bir nefes verdim. "Getir."

Minel'i sandalyesine geri oturtturacaktım ama "İnmek istiyoyum." dediğinde yapmadım, yere bıraktım. Giydiği şortu ve tişörtü düzeltti, saçlarını geriye itti. Bunları yapışını engel olamadığım bir gülümsemeyle izledim. Geri dönüp tavşanını aldıktan sonra odanın ortasına yürüdü.

Elinde dosya olan kadın bir şeyler sorduğunda ona odaklandım. Bir an önce bu işi bitirip kızımla konuşmaya devam etmek istiyordum, sadece birkaç dakika konuşabilmiştik, dinlenmem için yeterli değildi.

"Tamam, öyle yaparım Gökhan Bey." cümlesiyle konuşmamız bittiğinde "Sonunda..." deyip arkama yaslandım. Ne düşüneceği umrumda değildi, sıkılıyordum.

Odadan çıktı. Ben de Minel'e baktım, ayakta göremeyince kaşlarım çatıldı. Hızla ayağa kalktığımda endişemin gereksiz olduğunu görmem çok çabuk oldu. Odamın ortasındaki iki kişilik deri koltukta uyuyordu.

Daha fazlası olamaz diyordum ama her seferinde daha büyük duygular uyandırıyordu bende. Şu an hissettiğim şefkat hiç bana göre değildi.

Yanına yaklaştım, dizlerimin üzerine çöküp yüzüne baktım. Nefesleriyle hareketlenen saçlarını okşadım. Başını hareket ettirdikten sonra yerinde küçüldü. Üzerinde bir şey yoktu, üşüdüğü için mi böyle büzülmüştü?

Sessiz ama hızlı adımlarla odamdan çıktım. Kâmil hemen yanımda belirdi. "Bana ince bir örtü ve yumuşak bir yastık bul." dediğimde afalladı. "Hadi, Kâmil. Bakma bana. Çabuk ol."

"Tamam, Gökhan Bey."

Hızla yanımdan ayrıldı. Etrafıma baktım, arkamdaki kapıyı sessizce örttükten sonra Minel'le gezdiğimiz yere girdim. Hemen sustu herkes, bu kadar korkutucu muydum, canavardım sanki.

"Ses çıkartmayın, Minel..." İsmini bilmeyebilecekleri aklıma gelince durup düzelttim. "Kızım uyuyor. Odama girecekseniz sessiz olun. Birinizin sesinden uyanırsa hepinizden bilirim."

Bir şey demelerini beklemeden çıktım. Saatime baktım, Kâmil bir iki dakikaya gelirdi. Odama girdim. Minel hâlâ daha uyuyordu, bu beni rahatlattı. Yalnız uyanmasını istemezdim.

"Getirdim Gökhan Bey."

Kâmil'in fısıltısını duyunca kızımın üzerindeki gözlerimi ona çevirdim, elindeki yastığı ve örtüyü aldım. Birkaç saniye sonra kapının sesini duydum, çıkmıştı.

Önce Minel'in gövdesini hafifçe kaldırdım. Bir şeyler mırıldanıp gözlerini açacak gibi olduğunda "Şşşt, bir şey yok." dedim kısık sesle. "Uyu güzelim." Başını koyacağı yere yastığı yerleştirdikten sonra başını yastığa koydum. Ayakkabılarını çıkardım sonra. Lacivert, üzeri beyaz yıldızlı çoraplarını görünce güldüm. Örtüyü beline kadar örtüp ayağa kalktım, alnına bir öpücük bıraktım.

Gülümsedi, onu öptüğümü hissedip uykusunda gülümsedi ve ben bir kez daha bu küçük kıza yenildim. Hayatımın en tatlı yenilgisiydi.

End of chapter

5 comments