Skip to content

MİNEL

Chapter 10 · 26 min read

MİNEL

Chapter 10

🐣10🐣

Engin Aktuna'dan

"Gökhan'la Minel nerede?" diye sordum koltuğun bir köşesine otururken. Amcasının balını özlemiştim, kaç saattir öpmüyordum. Kahvaltı yapılırken uyumaları için çağırmamıştık onları, şimdi gidip odalarına bakmıştım ama yoklardı.

"Dışarı çıktılar."

"Kahvaltı bile etmeden?"

Daha kahvaltı bile etmemişlerdi. Hem dün gece Gökhan üçten sonra gelmişti abimin dediğine göre, sabahın köründe niye kalkmışlardı?

"Ben de anlamadım ama bırakalım da vakit geçirsinler."

Babam anneme baktı, masanın üzerindeki elini tutup öptü. "Anneniz haklı." dedi gözlerini annemden zar zor ayırırken. Laf etmeyecektim bu haline, ben de Nida'ya bakmaya doyamazdım.

"Benim yeğenim nerede ya? Bir boş günüm var, bebişimle vakit geçireyim diyorum, ortada yok!"

Hale yüksek sesle söylene söylene babamın yanına oturdu. Babam kolunu ablamın omzuna atıp onu kendisine çekerken "Gökhan'la dışarı çıkmışlar bir tanem." diye açıkladı.

Dört çocuğun varken birine de bir tanem demezsin be...

"Allah Allah, nereye?"

"Bilmiyoruz."

Daha fazla bir şey sormadı, ondan pek nadir gördüğümüz bir sessizlikle oturdu. Babamın yanında olduğu için böyleydi, babam ne zaman ona sarılsa çok mutlu olurdu çünkü, konuşmaya bile gerek duymazdı bazen.

"Minel nerede?"

Hakan abim bahçeden eve girmişti. "Gökhan'la dışarı çıkmışlar." diyerek bu sefer ben açıkladım. İki dakikada bir başka biri Minel'i soruyordu. Prenses bizi kendisinden ayrı kalamamamız için lanetlemişti bence.

Hakan abim soru sormadı. Gökhan'la Minel'in dışarı çıkmasına sevinmişti. Sürekli düşünüp duruyordu bu konuyu. "Aralarının uzak kalmasını istemiyorum." demişti bir kez. "Minel'in bir babaya, Gökhan'ın da babalık yapmaya ihtiyacı var."

Hepimiz sessizce oturup telefonlarımızda takılırken ayak sesleri duyduk, Gökhan birkaç saniye sonra kucağında Minel'le içeri girdi.

"Biz geydik!"

Isıracaktım bu kızı! Ayağa kalktım, Gökhan'ın itiraz etmesine izin vermeden Minel'i kucağından çektim. Bir yanağından sertçe öptüm. "Amcasının balı, hoş geldin!" Diğer yanağının hatrı kalmıştı, onu da öptüm.

"Oh, bal, bal!"

Utandı, başını boynuma gizleyip bana alttan alttan baktı. Cidden kız çocukları çok başka oluyordu, içim gidiyordu şu utangaçlığına.

"Minel, neredeydiniz güzel kızım?" diye sordu babam oturduğumuzda. Minel'le yakınlaşmak istiyordu ama bunu nasıl yapacağını da bilmiyordu.

Boynumu sıcak nefesleriyle gıdıklayan ufaklık başını hızla kaldırdı. Heyecanla "Öydek göydük!" dediğinde babam kaşlarını kaldırdı. "Ördek?" dedi Gökhan'a sorarcasına bakarken.

"Kahvaltıya gittik, orada."

Gökhan'ın yüzü düzdü, daha fazla açıklama yapmayacağı belliydi. Galiba bu yüzden Hale Minel'e döndü. "Başka ne yaptınız bebişim?"

"Doktoya gittik."

Geri çekildim, kaşlarım çatılırken Minel'in alnına koydum elimi. Ateşi yoktu, halsiz de durmuyordu. "Neden?" diye sordu abim. Minel'deki gözlerini Gökhan'a çevirdiğinde Gökhan derin bir nefes aldı.

"Minel, diğer taraftaki resimlere baksana sen."

"Neden ki?"

"Bir nedeni yok."

Minel başını salladı; kucağımdan indikten sonra pıtı pıtı adımlarla, tavşanına sımsıkı sarılarak odanın yemek masası olan tarafına ilerledi, duvardaki tablolara bakmaya başladı. Bu sırada iki yana sallanıyordu, tatlı tipi gülümsememe neden oldu.

"Neden gittiniz oğlum hastaneye?"

Annemin dayanamayıp sorduğu soruyla Gökhan "Kontrol." dedi yavaşça. Öne eğildi, dirseklerini dizlerine yasladı.

"D, B, C vitaminleri ve demiri eksik. Vücudu da 3 yaşında değil, 2 yaşında gibi çünkü yeterince beslenmemiş. Zorunlu aşıları dışında hiçbir aşısı yapılmamış, iki kez havale geçirmiş."

Odadaki herkeste bir duraksama oldu. Gözlerim benim isteğim dışında kaydı evimizin yeni prensesine. Sırf Gökhan istediği için dikkatli dikkatli tabloları inceleyen, tavşanıyla bıcır bıcır konuşmasına iki haftada bile çok alıştığımız kızın bizden önceki hayatını duymak kolay değildi. Bizim ailemizde büyüseydi el üstünde tutulacak, bir istediği en az üç dört kişi tarafından alınacakken bu kadar ihmal edilmesi...

"Neler yemesi gerektiği hakkında bir liste verdi doktor. Aşıları için takvim oluşturdu. Daha önce havale geçirdiği için de dikkatli olacakmışız."

Gözleri Minel'deydi. Dalgındı. Ondan beklenmeyecek hallerdi bunlar. Gökhan hep fevri, hızlı, yükseklerde uçan bir insan olmuştu. Bu durgunluğu tuhaftı.

"Tamam, hallederiz." dedi babam. Sesi sakindi, Gökhan'ın bu halini fark etmiş olmalıydı. Rahatlatmaya çalışıyordu kendince. Yoksa o da gerilmişti, adım kadar emindim bağlantılarıyla Aykut denen adamı ve Ceyda'yı bulmaya çalışacağından.

"Bakiyim mi yine?"

Minel'in seslenişini duyduğumda o tarafa döndüm; tablonun önünde durmuş, bize bakıyordu. Geri gelmek için Gökhan'ın iznini istediğini anlamamla dudaklarım kıvrıldı. Bize yaramazlıklarıyla kök söktüren Doruk ve Ayaz'dan, her ne kadar ağırbaşlı olsa da çocukken bizi uğraştırmış Kuzey'den ve Nida'm toprak olmadan önce gürültücü bir çocuk olan Arda'dan sonra bu minik çok sakin, çok usluydu.

"Gelebilirsin bebişim."

Hale'nin cümlesi onu yerinden oynatmadı. Birkaç saniye sonra "Gel." dedi Gökhan, Minel başını salladı, mutlu mutlu yanımıza geldi. Biz onun Hale'nin dediğine aldırmayıp Gökhan'ın bir şey demesini beklemesine şaşırmışken o Gökhan'ın dizinin dibinde durdu, kollarını kaldırdı.

Gökhan derin bir nefes aldı, Minel'i koltuk altlarından kaldırıp kucağına oturttu. Prenses başını ona gözlerinde daha önce hiç görmediğim büyüklükte bir şefkatle bakan kardeşimin göğsüne yasladı, gözlerini bize çevirdi.

Bu çocuk hani iyi bir baba olamayacaktı?

"Sayı kayta gidicez."

"Anlamadım güzelim." dedi abim. Güzelim dediğinde Minel'in yüzünde utangaç bir gülümseme oluştu, kadınlar daha çocukken bile düşüyorlardı bu kelimeye. "Nereye gideceksiniz?"

"Futboy."

Ben bu kızı yiyecektim. Ciddi ciddi yiyecektim. Futboy, diyordu. Isırmayıp ne yapacaktım şimdi?

"Maça mı gideceksiniz canımın içi?" diye sordu annem. Bizim Minel'in tatlılığından konuşmanın içeriğini unuttuğumuzu görmüş olmalıydı. Abim büyük bir şefkatle bakıyordu küçüğe, ben ve Hale ise üzerine atılıp onu ısırmaya hazır haldeydik.

"Maça mı?" Başını kaldırdı Minel. Gökhan onun bu hareketini hisseder hissetmez başını eğdi, göz göze geldiklerinde yüzündeki o soğuk ifade anında yumuşadı. "Maça mı gidicez?"

"Evet, maça gideceğiz, futbol maçına."

Gökhan kavga ederse ona engel olacağımızı bildiği için bizimle bile maça gitmezdi. Şimdi küçücük çocukla mı gidecekti maça? Kendine engel olamazdı ki... Mutlaka kavga ederdi herhangi bir stadyuma girdiğinde.

"Mantıksız mantıksız konuşma Gökhan, bebişimi o ortama mı sokacaksın? Kavga edeceğini biliyoruz."

Gökhan cevap vermedi, umursamadı Hale'yi.

"Hale haklı, kendine engel olamıyorsun. Minel'i kavgaya sokamazsın, yaralanabilir."

Hakan abimi de takmadı. Gözlerini ona çevirmedi bile.

"Saçmalama." dedi bu sefer babam, sesi keskindi. Kaşları çatılmış, şefkatli aile babası halinden çıkıp otoriter iş adamı haline bürünmüştü. "Minel'i oraya götürmene izin vermem, seni biliyoruz."

Gökhan'ın mavi gözleri asi bir şekilde parladı, babamı umursamazlıktan gelmeyecekti. Dudakları alayla kıvrılırken "İzin alacağımı düşündüren şeyi merak ediyorum." dedi. Sesi dingindi ama hepimiz biliyorduk ki birazdan gelecek fırtınanın habercisiydi bu sakinlik.

"On dört yaşında gibi mi gözüküyorum?"

Babam da gözlerinde bir alev harlandı, şimdi geliyordu vurucu cümle. Annem elini babamın omzuna koysa da babam oralı olmadı, abim müdahale etmek için hazırda beklerken biz Hale'yle bakıştık. Minel buradaydı, Gökhan'ın ya da babamın bağırmasından çok korkacaktı.

"Küçücük çocuğu kavga edeceğin bir yere götürecek kadar sorumsuz biri gibi gözüküyorsun."

Bir sessizlik oldu. Gökhan'ı azıcık tanıyorsam "Sorumsuz, öyle mi?" der, kapıyı çarpıp çıkardı. Bir iki saate karakoldan haberini duyardık, eve zar zor geldiğinde "Asıl sorumsuzluk böyle olur." derdi kayıtsızca ve hiçbir şeye aldırmadan uyumaya giderdi.

Gökhan derin bir nefes aldı, Minel'i almak için ayağa kalkan Hale'ye soğuk bir sesle "Saçmalama." dedikten sonra babama döndü. Yüzündeki alaylı sırıtış silinmişti, duvarlarını örmüştü yine.

"Kavga etmeyeceğim."

Kaşlarımı kaldırdım. Gökhan'ın ağzından böyle bir cümle en kötü azar yiyişlerinde bile çıkmamıştı çünkü.

"Gözünüzde nasılım bilmiyorum ama..." Birkaç saniyeliğine kucağındaki Minel'e baktı. Tekrar babama döndüğünde cümlesini tamamladı. "Kızımı tehlikeye atmam." Hiçbir şey dememize izin vermeden kucağında Minel'le çıktı odadan.

Kızım mı demişti o?

.

.

.

Ayaz Aktuna'dan

"Sessiz oy tavşan, tamam mı?"

Başımı huysuzca yastığa bastırdım, gece çok geç yatmıştım, kimdi odamda ses yapan?

"Ay, düşüyoydum." Bir kıkırtı sesi geldi. Gözlerimi daha sıkı yumdum, tam tekrar uykuya dalacaktım ki ensemde bir gıdıklanma hissettim. Elimi oraya atıp gıdıklayan şeyi savurmaya çalışırken homurdanıyordum.

"Git başımdan."

Gıdıklanma hissi bir iki saniye sonra geçti, yatış pozisyonumu düzelttim. Her şey mükemmeldi, uyuyacaktım.

Aynı his bu sefer de yanağıma geldi.

Oflayarak gözlerimi açmaya çalıştım. Perde kapalı olduğu için oda loştu ama çok uykum vardı, göz kapaklarım birbirine yapışmış gibiydi. Buna rağmen sarı kafalı birini gördüğüme emindim.

"Git başımdan." diye yinelediğimde ne dediğimi kendim bile anlayamamıştım. Bu yüzden ciddiye alınmadım, gözlerimi tekrar kapattığım an alnım gıdıklandı.

"Söveceğim ama!"

Sesimi yükseltip gözlerimi tamamen açtığımda Minel'le karşılaştım. Bana bakıyordu, uyandığımı görünce sabahtan beri yaptığını yapıp gülmesini bekledim ama gülmedi. Geriye çekildi, gözlerini kaçırıp yatağımdan inmeye çalıştı.

"Beni uyandırıp kaçamazsın." deyip onu tuttuğumda amacım onu gıdıklamaktı, başka bir amacım yoktu ama Minel böyle anlamadı, gözlerini sımsıkı yumarken "Özüy diyeyim." dedi hemen. "Biy daha yapmicam, özüy diyeyim."

Şaşkınca durdum, zaten yeni uyanmıştım, beynim basmıyordu, Minel böyle davranınca iyice afallamıştım.

"Kızmadım sana." dedim kaskatı kesildiğini fark edince. "Gıdıklayacaktım sadece seni."

Konuşmadı yine. Gözlerimi ovuştururken doğruldum. "Minel..." dedim yavaşça. Gözlerini açsa da sessizliğine devam etti. Daha önce kendimden küçük biriyle muhattap olmamıştım, nasıl açıklama yapmam gerekiyordu?

Kuzey abim iyi bir abiydi. Onu örnek alabilirdim. Şu an Kuzey abim bu durumda olsa ne yapardı? Kesin gülümserdi. Gülümsemek pek benlik değildi, ben genelde kahkaha atar veya sırıtırdım ama anlaşılan kalıplarımı kıracaktım şu an. Ben de gülümsedim.

"Gerçekten kızmadım sana."

Kuzey abim Minel'i rahatlatacak, onu iyi hissettirecek bir şey yapardı. Gözlerim Minel'in buklelerine gitti, yavaşça okşadım saçlarını.

"Şaka yapıyordum."

Yeşil gözlerini gözlerime çıkardı. Ümitle "Geyçekten mi?" diye sorduğunda içimden dalga geçmek gelse de bunu anlamayacağını, beni ciddiye alacağını bildiğim için yapmadım. "Gerçekten." demekle yetindim.

"Tamam." dedi gülümseyip. Mutluluğu çok şirindi. Canım çekti, bir yanağını elimle tutarken diğer yanağından sertçe öptüm. "Yerim lan seni."

"Yan?"

Ortalıkta lana "yan" diyerek dolaşması çok komik olurdu ama annem ona böyle bir kelimeyi öğretseydim "Sen benim prensesime ne yaptın?" diyerek beni azarlardı, bu yüzden direkt "Kötü bir kelime o." dedim. "Sakın sen kullanma."

"Neden şen dedin?"

"Yaramazlık yaptım, sen yapma."

Başını salladı. Tavşanına sarılıp yatağın üzerindeki ayaklarını iki yana salladı. "Ben usyu çocukum." dedi bir dakika kadar sonra. "Yayamasyık yapmam."

Güldüm. O gülmedi, hatta neden güldüğümü anlamayıp saf saf baktı. Telefonumu yastığımın yanından aldım, saate baktığımda daha beş buçuk olduğunu gördüm.

"Sen niye kalktın bu saatte?"

"Hım?" dedi başını kaldırıp. "Ya kızım..." Bir kez daha öptüm yanağından. Ben sevmiştim bu abi olma olayını, çok şirindi lan bu kız.

"Niye kalktın bu saatte?"

"Gündüz oydu Ayas."

"Abi, abi!" diye ekleme yaptım cümlesine. Anlamamış gibiydi, açıkladım. "Ayaz abi demen lazım."

Bir şey demedi, başını başka yöne çevirip odamı incelemeye başladı. Ben de bunu fırsat bilip kendimi geriye bıraktım, başım yastığa değer değmez gözlerimi kapattım. Çok uykum vardı.

Minel'in hareket ettiğini hissettim. Tüm o hışırtılar, mırıltılar daha da beter uykumu getiriyordu. Bu yüzden Minel "Ayas..." dediğinde gözlerimi açmadım. "Uyicak mışın?"

"Hıhı."

Sessizlik oldu. Sadece Minel'in ve benim nefes seslerimiz vardı. Bu bir dakikalık sessizlikten sonra boşluğa doğru uzattığım kolumun üzerine yattı, kıvırcıkları bir kez daha beni gıdıkladığında "Ne yapıyorsun?" diye mırıldandım.

"Ben de uyicam."

Gözlerimi açtım, alttan alttan bana bakmasıyla daha önce hissetmediğim bir şey hissettim, bir koruma içgüdüsü, yavru, şirin bir kedi gördüğümde hissettiğim şefkatin birleşimi gibi bir şey. Abilik buydu galiba.

"Tamam, gel, uyuyalım."

Kolumu beline sardığımda küçük kollarını bana sarmaya çalıştı. Gülüp yanağından öptükten sonra gözlerimi kapattım. Boynuma vuran sıcak nefesleri bir süre sonra düzene girdi, uyuduğunu anladığımda benim de vücudum gevşedi, zaten çok uykuluydum, bir dakikaya kalmadan ben de uyudum.

.

.

.

Gökhan Aktuna'dan

Alarmı içimden küfrederek kapatmamdan birkaç saniye kaşlarım çatıldı, gözlerimi hızla açıp odama baktım. Bir gariplik vardı. Minel hep odamda olurdu uyandığımda, mırıl mırıl konuşurdu. Alarmımın sesini duyduktan sonra yanıma gelir, başını üzerime eğip gözlerimi açmamı beklerdi.

Yoktu.

Ayağa kalktım, hızla odasına girdim. Yatağı boştu, tavşanı da ortada yoktu. Belki tuvaletteydi, odamdaki tuvalete baktım, buraya geliyordu tuvaleti geldiğinde.

Burada da yoktu.

“Neredesin, neredesin?" diye mırıldandım üzerime bir tişört geçirip geniş, herkesin odasına bağlanan koridora çıkarken. Endişelenmem saçmaydı, çok saçmaydı hem de, bir yere kaybolacak değildi ama kendime engel de olamıyordum. Minel hep benim yanımda olurdu, hep. Başkalarının odasına gitse bile son durağı benim yanım olurdu. Şimdi niye gelmemişti?

Odalara gire gire ilerledim. Bu sırada Hakan abim "Ne oldu?" diye sordu, Engin abim uyandı, ablam makyajını yarıda bırakıp "Kapısız köyden mi geldin?" diye cırladı. Hiçbirini umursamadım, şu cüceyi bulana kadar oyalanamazdım.

Doruk'tan sonra Ayaz'ın odasına girdiğimde alışık olduğum, evdeki başka kimsede olmayan sarı saçları görmemle derin bir nefes aldım. Sessizce o tarafa gittiğimde Ayaz'ın kolları arasında duran küçüğün gözlerinin açık olduğunu fark ettim.

"Günaydın." diye fısıldadı beni gördüğünde. Yavaşça Ayaz'ın yanından çıktı, yatağın üzerinde ayağa kalktı. Bana bakışına gülümsedim, karışık saçlarını yüzünden çekip yumuşacık yanağını çok hafifçe okşadım. "Günaydın."

Gülümsedi, kollarını karnıma sardı. Elleri kavuşmuyordu, bu hali içimdeki o hissi uyandırdı yeniden. İlk başta Minel'in varlığı beni rahatsız etmişti, "Ben mi baba olacağım?" diye düşünmüştüm ama şu an seviyordum. Bana sarılan bu ufak tefek kızın kızım olmasını seviyordum.

Bir kolumu bacaklarına sarıp onu kaldırdığımda "Tavşanımı ayayım." diye fısıldadı, burnumdan nefes vererek gülerken Ayaz'ın yanından oyuncağını aldım.

Yanağını omzuma yasladı, bir elini enseme atarken diğer eli ona verdiğim tavşanını tutuyordu. Onun böyle uysal uysal durması, bana yaslanması hoşuma gidiyordu.

"Gökhan?"

Hakan abimin sesiyle durdum. Arkamı döndüğümde Engin abimle bana baktıklarını gördüm. Ablam da odasından çıkmış, bu tarafa geliyordu.

"Sabah sabah neydi o hallerin?" dedi Engin abim.

Bıkkın bir nefes verdikten sonra "Önemsiz." dedim sadece. Başka soru sormamaları için onlara arkamı döndüm, hızlı adımlarla merdivenden indim.

"Dev adam..."

"Efendim?"

"Ne zaman gidicez?"

Kaşlarımı çattım; bu sırada bahçeye çıkmış, hasır koltuklardan birine oturmuştum. Boynumdaki kolunu çekip bacaklarımın üzerine oturdu, yanağını göğsüme yaslayıp başını kaldırdı. Sıcağa rağmen bunalmadım bu yapışıklığına.

"Nereye ne zaman gideceğiz?"

"Futboya."

Bu cüce bu gidişle futbol fanatiği olacaktı. Beşiktaş'ı tuttuğu sürece sıkıntı yoktu bana.

"Birkaç gün sonra."

Bir süre bekledikten sonra "Biykaç gün sonya." diye tekrar etti. "Çok mu sonya?"

"Hayır." Maçın kaç gün sonra olduğunu hesapladım kafamda hızlıca. "Dört gün sonra."

"Döyt." Tombul parmaklarından birini açtı. "Biy." Başka bir taneyi açtı. "İki, üç, döyt." Dört parmağı açık elini havaya kaldırıp bana gösterdi "Bu kaday sonya."

"Evet." diye onayladım. "Bu kadar sonra."

Nedenini bilmiyordum ama mutlu oldu, kıkır kıkır gülüp ayaklarını salladı. Masumdu, fazla masumdu.

"Buyrun Gökhan Bey, Minel Hanım."

Kahvaltı tabaklarını masanın üzerine bıraktıklarında "İçeri koyun." dedim. Bu hasır takımın ortasındaki masa çok alçaktı, orada yiyemeyeceğimiz için tabakları kucağımıza alıyorduk ve Minel zorlanıyordu, rahat rahat yemiyordu.

"Aç değiyim ki..."

İçeri girip yemek masasına yan yana oturduğumuzda demişti bunları. "Hayır." dedim sert bir şekilde. Doktorun dedikleri hala aklımdaydı. Bir sürü değeri düşüktü. Yaşıtlarına göre de çok küçüktü.

"Her şey bitecek."

Doktorların hazırladıkları beslenme listesine göre hazırlanıyordu her şeyi, mutfaktakilere özellikle söylemiştim. Bu yüzden her şeyi yemeliydi.

Yüzünü astı, çatalı alıp domatese batırırken "Ama çok fazya." diye mırıldandı. Bu ses tonunu başka bir şey için kullansa istediği şeyi yapardım ama söz konusu onun sağlığıydı, dediğini yapmam gibi bir şey olamazdı.

Benim tabağımdakileri bitirmem on dakika sürdü, bu sırada telefonumdan yeni çıkan araba modellerine bakıyordum. Kendi arabamın modelinin bir üstü çıkmadığı sürece arabamı değişmezdim ama yine de piyasadan haberdar olmam lazımdı.

"Yiyemiyoyum."

Başımı yana çevirdim, tabağındaki azıcık şeyin yarısı bile bitmemişti. Derin bir nefes verdim. Çatalı elinden alırken "Bunları yemen lazım." dedim ılımlı olmaya çalışarak. Sert davranırsam korkar ve korktuğu için yemek yerdi, böyle olmasını istemiyordum.

"Aç ağzını."

"Ama..."

Ne kadar yemek istemiyorsa hiçbir şeye itiraz etmeyen kız itiraz ediyordu.

"Minel, hadi."

Ağzını açtı, ona uzattığım yumurta dilimini yedi. Bunu yaparken kendisini zorladığı o kadar belliydi ki bir an vazgeçmeyi düşündüm ama hayır, bitecekti her şey.

Yarım saat boyunca yavaş yavaş, bekleye bekleye tüm tabağı ona yedirdim. Bittiğinde "Bitti!" dedi neşeyle. Ellerini çırptı. "Bitti dev adam." diye tekrar etti ben tepki vermeyince. Neşesine gülümserken çatalı bırakıp saçlarının üzerinden öptüm.

"Afiyet oyşun."

"Evet, afiyet olsun."

Ayaklarını salladı, masanın üzerine oturttuğu tavşanına baktı. "Yedik tavşan." dedikten sonra ellerini açıp gösterdi. "Bitti." Başını eğdi, yemek yemesiyle çıkan karnına baktı. "Bak!" dedi gülerek. "Göbüşüm biye oydu."

"Senin o göbüşünü yerim! Göbüşüm bile oldu diyor ya..."

Engin abim -nereden çıkmıştı lan bir anda- gelip Minel'in karnını mıncıkladığında "Çok bastırma karnına." dedim soğuk soğuk. "Yeni yedi."

Abim derin bir nefes aldı, bana birkaç saniye baktıktan sonra başını salladı anlayışla. "Tamam Gökhan." Minel'in karnından ellerini çekti, eğilip göbeğini tişörtün üzerinden öptü.

"Minel, günaydın güzelim."

Hakan abim de gelmişti, arkasında ablam vardı. Ne güzel, tüm aile toplanmıştı. Ben de çok hoşlanırdım (!) zaten böyle kalabalıklardan.

"Günaydın amca."

Amca demesiyle abim dişlerini göstererek güldü, eğilip Minel'in saçlarından öptü. Cüce de mutlu oldu tabii, ayaklarını salladı hemen.

Ben de öpüyordum onu, niye abime mutlu oluyordu?

"Bebişim, masanın üzerindeki dergilere bakmaya ne dersin? Yenilerini getirdim."

Minel başını sallayarak indi sandalyeden. Tavşanını aldı. Başını sallayıp "Kıymızı bayık göyde kıvyıya kıvyıya yüzüyor." diye mırıldana mırıldana odanın öteki ucuna yürüdü. Yeterince uzaklaştığında Hakan abim masanın başına, Engin abim Minel'in eski yerine, ablamsa diğer yanıma geçti.

Gereksiz nasihatlerini dinlemekle mi uğraşacaktım şimdi?

Ayağa kalkmak için sandalyemi geriye ittiğimde "Ablacığım lütfen." dedi ablam. Tuhaf bir şekilde sakindi. "Biraz konuşacağız sadece."

Abimler böyle konuşsaydı takmazdım da ablam ayrıydı, kalkmaktan vazgeçtim. "Ne söyleyecekseniz söyleyin."

Hakan abim elini omzuma koydu. "Sen bize tavırlı mısın?"

Bıkkın bir nefes verdim. "Ne tavrı? Çocuk muyum ben?" Sesimi kısmıştım, Minel başını dergiden kaldırıp merakla buraya bakmıştı çünkü.

"Tavırlısın, tavırlı. Biz biliyoruz seni."

Elimle kısacık saçlarımın üzerinden geçtim. "Ne desem inanmayacaksınız." Üst üste aksi aksi konuşmama dayanamadı herhalde Hakan abim, derin bir nefes aldı ama bir şey demedi bunun hakkında.

"Kızmakta haklısın, dün biraz üzerine geldik."

Güldüm. "Yok." dedim alayla. Gelip bir şeyler diyorlardı, saçmalıyorlardı, sonra çabuk sinirlenen ben oluyordum, ne güzel (!) işti bu böyle.

"Üzerime falan gelmediniz abi. 'İyi bir baba olacaksın.' dedikten sonra kızımı kavganın ortasına sokacakmışım gibi davranmadınız sonuçta, değil mi?"

Hiçbirine bakmadım; gözlerim sarı, kıvırcık saçların sahibindeydi. Yüzü bu uzaklıktan belli olmuyordu ama ne yaptığını görebiliyordum, dergilere bakıyordu.

"Sen maçlardan kavga etmeden dönmezsin." Ona baktığımda düzeltti Hakan abim. "Dönmezdin. Beşiktaş konusunda ne kadar keskin olduğunu da biliyoruz, Minel'i böyle iki huyundan bir anda vazgeçecek kadar sevmeye başladığını fark edemedik. Kızmakta haklısın, özür dileriz abim."

Hakan abim hep ılımlı biri olmuştu, özür dilemekten de erinmezdi. Şaşırmadım bu konuşmasına. Başımı salladım düz bir suratla. "Eyvallah."

Uzatırlarsa daha fazla sinirleneceğimi biliyorlardı; kimse sesini çıkarmadı bu yüzden, en azından bu konuda.

"Kızım dedin Minel için."

Engin abime baktım bıkkın bir şekilde. "Değil mi?"

Omzuma vurdu. "Öyle de oğlum... Hani, iki hafta önce diyordun ya..." Ellerini kaldırıp beni taklit etmeye başladığında gözlerimi devirdim. "Benden baba mı olur? O benim kızım değildir, siz yanlış biliyorsunuzdur."

Ablam da Hakan abim de güldü, bunlara da meze olmuştum.

"Neyse, neyse, böyle olman daha iyi. Hem çok tatlış oldun ablacığım." Yanaklarımı sıktı ablam, hızla başımı çekip ellerini ittim. "Rahat dur, çocuk gibi davranma bana."

Bir şey demedi, sırıttı sadece. Ablam dediklerimize aldırmaz, ilk bulduğu fırsatta kızdığımız şeyi yine yapardı. Ailenin iki kadınından biri olduğu için ona karşı yumuşaktık, bunu kullanıyordu.

"Bu maç sevdası nereden çıktı bu arada? Sen tamam da Minel ne alaka?"

"Bilmiyorum. Seviyor. Ne zaman maç izlesem izlemek istiyor."

"Onun maçları sevmesiyle bir ilişkisi yok." dedi Hakan abim. Güldüm. "Neyle ilişkisi var?” Kaşları çatılırken. “Aksileşme." diye homurdandı. Biraz daha söylendi ağzının içinde, sonra devam etti konuşmaya.

"Sen başka bir şey de izlesen izlemek ister, seninle vakit geçirmeyi seviyor."

Kaşlarımı kaldırdım. Babası Hakan abim olsa çok daha mutlu olacak kızın benimle vakit geçirmeyi sevmesinden mi bahsediyorduk? "Ne güzel saçmalıyorsun sen öyle abi."

Omzuma elini koydu. "Gel, deneyelim." dedi koltukların arkasında kaybolduğu için zar zor görebildiğimiz Minel'i başıyla işaret ederken. "Çok sıkıcı bir şey aç, yine de seninle izleyecek."

"Saçmalama."

"Ya... Hadi, Gökhan! Denesek ne kaybederiz ki?"

Derin bir nefes verirken telefonumu masanın üzerinden alıp tarihi, animasyonları olmayan bir video açtım. Videoyu durdurdum. "Tamam." dedim saçma gelmesine rağmen. "Deneyelim."

Hepimiz aynı anda ayağa kalktık, oturma takımına yaklaştığımızda Minel başını ablamın aldığı dergiden kaldırdı. Bizi görünce gülümsedi. Her zamanki yerime -tekli koltuğa- oturduğumda birkaç saniye daha bana baktı, bir şey demediğimde dergisine bakmaya döndü.

Videoyu açıp gözlerimi telefona çevirdim, sadece birkaç saniye sonra Minel dizlerimin dibindeydi. Başımı kaldırdığımda gözlerimiz buluştu. "İzyeyebiyiy miyim?" Onu kaldırıp dizlerime oturttum, videoyu gördükten sonra sıkılıp inmek isteyeceğine emindim. Abimlerle ablama başımla cüceyi işaret ettim. "İzleyin ve görün şimdi."

Yanağını bana yasladı, eli sarkan zincirime gitti, sesimi çıkarmadım, seviyorsa oynayabilirdi.

"Bu kim?" diye sordu bir Osmanlı padişahının portresi ekrana geldiğinde. "Bilmiyorum." dedim portreyi incelerken. "Bir padişah."

Başını kaldırdığında gözlerimi ekrandan çekip ona baktım, yeşilleri merakla büyümüştü. "Padişah ne?" diye sordu yavaşça.

"Kral gibi biri."

"Kyal gibi biyi." Bir süre düşündü. "Pyenşeş de vay mı?"

"Sultan var."

"Suytan ne?"

"Prenses gibi biri."

Daha fazla soru sormadı, başını eğip uyku getiren videoyu izlemeye devam etti. Sıkılmasını, kucağımdan inmeye çalışmasını veya en azından, tavşanıyla konuşmaya başlamasını bekledim ama hiçbirini yapmadı. En az beş dakika boyunca sakin, uslu bir şekilde videoyu izledi.

"Demiştim." dedi Hakan abim. Minel kısa bir süre amcasına baksa da videoyu izlemeye geri döndü. "Video umrunda değil, o videoyu seninle izlemeyi seviyor."

Bir şey demedim, ne diyeceğimi bilmiyordum çünkü. Ben cücenin benimle zorunluluktan -sonuçta babasıydım, odalarımız yan yanaydı, ailem habire bir şeyler yapmamız için ortam oluşturuyordu- dolayı bir arada bulunduğunu düşünsem de olay öyle değildi anlaşılan.

Minel benimle vakit geçirmeyi seviyordu.

Başımı eğip saçlarının üzerinden öptüm, bebek kokusunu sessizce içime çekmeyi de ihmal etmedim. Salladığı ayakları durdu, bir iki saniye sonra başını kaldırdı, göz göze geldiğimizde başını hızla eğdi, utanıp daha da sığındı göğsüme.

Benden utanıp bana sığınıyordu bu cüce.

"Ya bak... Tatlış oldun deyince de kızıyor bana, şu tiplere bak ya..."

Ablam ayağa kalktı, itiraz edeceğimi bildiği için bana dokunmadı ama Minel'in yanaklarını sertçe öptü. "Oh, balım benim ya! Halasının bebeği!"

Geri çekildiğinde Minel bir süre ablama baktı, sonra yavaşça öne kayıp ablamın yanağına küçücük bir öpücük kondurdu. Bu hali o kadar masumdu ki kollarımın arasından hiçbir zaman ayırmamak istedim onu.

"Ya bebişim... Yiyeceğim ya seni, bir de beni öpüyor." Minel'in karnını mıncırdı, "Yemek yedi." diye uyardım. Zar zor yemişti, onu da kusturacaklardı böyle yapa yapa.

"Tamam, tamam, dokunmuyorum karnına. Yemedim kızını, tamam."

Sitemine aldırmadım. Minel daha fazla izlemesin diye videoyu kapattım, ses çıkarmadı. Uğraştırmıyordu beni, ideal çocuktu.

"Saat yedi olmuş, çıkalım, ancak gideriz zaten."

Kim işe gitmekle uğraşacaktı? Ben kavga etmek, orada burada takılıp baba parası yemek istiyordum. Niye yapamıyordum bunu?

"Neyeye gidecekşiniz?" Raif Aktuna'yla beraber Minel de hatırlattı varlığını, ikisi de engeldi kafam boş bir şekilde takılmama. Tabii, bu sarışın bonus kafa babamın kurallarından çok daha kabul edilebilir bir engeldi bana göre.

"Şirkete güzelim, işe."

Minel Hakan abime kafa salladı. "Şen de mi gidicekşin?" diye sordu başını kaldırıp bana dikkatle bakarken. "Evet." Birkaç saniye bekledi, yüzüne tatlı bir ifade yerleşirken "Gitmesen oymaz mı?" dedi ı'yı uzatarak.

"Gitmezsem ne yapacağız?"

Duraksadı, "Şey..." dedi diyecek bir şey bulamadığında. "Şey..." Gözlerini gözlerimden çekip tişörtümün yakasında, boynumdaki zincirde gezdirdi. "Oyun oynayız, oymaz mı?" dediğindeyse tekrar çıkmıştı gözleri gözlerime. "Evciyik oynayız. Bebekyeyim vay biy süyü."

Evcilik oynamayı kim istemez? Tabii isterim cüce, bir numaralı isteğimdir evcilik oynamak.

"İşe gitmem gerek."

Yüzü düştü. "Tamam." diye mırıldanıp kucağımdan inmek için hareketlendi, engel olmadım. Ayakları yere bastığında yüzüne gelen saçları geriye itti, masanın üzerindeki dergileri incelemeye devam etti. Sayfalardaki kıyafet resimlerine parlayan gözlerle bakıyordu.

Kız çocukları cidden değişikti.

.

.

.

Imposiblety'den

"Yaptığın yanlıştı Raif. Gökhan daha soğuk, sert bir çocuk olabilir ama onun da duyguları var. Böyle hassas olduğu bir konuda daha anlayışlı davranmalıydın."

Raif Aktuna karısının akşamdan beri bu konu hakkındaki sitemlerini dinliyordu, bunalmıştı. Hak vermediğinden değildi bu bunalmışlık, kesinlikle haklıydı beraber dört çocuk büyüttüğü ilk ve son aşkı, sadece vicdan azabı sıkıyordu onu.

"Tamam Gülten." dedi tabletinden okuduğu -okumaya çalıştığı- gazeteden başını kaldırırken. "Haklısın bir tanem ama biraz insaf etsen... Farkındayım ben de her şeyin."

Gülten geri adım atmadı. Gökhan her birine mesafeli olsa da, kendisine en az sevgi gösteren çocuğu o olsa da biliyordu oğlunun kalbini. Gökhan aile üyelerinin her biri için canını verirdi, hem de gözünü bir saniye bile kırpmadan yapardı bunu. Hal böyle olunca üzülüyordu onun üzerine gidilmesine.

"Farkındasın ama bir şey demedin, boynu bükük gönderdin çocuğu."

Raif kaşlarını kaldırdı. "Yapma hayatım." diye sitem etti. "Gökhan'dan bahsediyoruz, boynu bükük olabilecek biri mi?"

Gülten bu sefer sesini çıkarmadı, o kısmı biraz abartmış olabilirdi zira. Gökhan her zamanki gibi çıkmıştı evden, hatta normalden daha dingin olduğu bile söylenebilirdi evden çıkıncaya kadar yanından ayrılmayan, gitmeden önce ona sarılan Minel'in etkisiyle.

"Konuşacağım Gökhan'la. Biliyorum ben oğlumu, Minel yerine başka bir çocuk da olsa tehlikeye atmazdı o çocuğu. Sadece bir an tereddüte düştüm, maçlarda ne kadar çok kavga ettiğini biliyorsun."

Gülten başını salladı kederli bir nefes çekerken ciğerlerine.

Önce Hakan doğmuştu, onun ağırbaşlı tavırları Gülten'in de Raif'in de kolay ebeveynlik dönemleri yaşamalarına sebebiyet vermişti. Daha sonra Engin ve Hale doğmuştu. Engin enerjik bir çocuktu ama pek kavgalarda harcamazdı bu enerjisini, yaramazlık yapar, bir şeyleri kırardı sadece. Hale gevezeydi, deli doluydu, Aktuna ailesinin tek kızı olmasının özgüveni vardı, çabuk parlardı, kendisini tehlikeye atmaktan çekinmezdi. Gülten tam Hale'nin onların imtihanı olduğunu düşünürken Gökhan olaylara dahil olmaya başlamıştı. İşte o an, o an anlamışlardı diğer üç çocuklarında edindikleri hiçbir tecrübenin bu parlak mavi gözlü, soğuk çocuğa yetmeyeceğini.

Gökhan'ın bazıları mantıklı, bazıları mantıksız denilebilecek kırmızı çizgileri vardı. Aile üyeleri, özellikle de ablası ve annesi bu çizgilerden biriydi. Beşiktaş, üst modeli çıktıkça değiştirdiği siyah arabası, dövüş yetenekleri, özgürlüğü... Bunlara laf edilmesine dayanamazdı, kavga çıkardı ve Gökhan o kavganın mutlaka ama mutlaka başrolü olurdu. Tabii, sadece böyle anlarda kavga etmiyordu. Bazen iki tarafın sürtüşmesine denk gelir, haklı olan tarafı kafasında belirleyip daha önce hiç görmediği insanların yanında yine hiç görmediği insanlarla kavga ederdi.

Gülten bu yüzden daha fazla üzerine gitmedi Raif'in. Gökhan kavgacıydı, çok kavgacıydı. Babasının bu yüzden -söz konusu Minel bile olsa- onun bu kavgalardan vazgeçmeyeceğini düşünmesini anlayabiliyordu. Hak vermiyordu ama anlayabiliyordu.

"Lütfen, en çabuk zamanda söyle bu dediklerini Gökhan'a da. Zaten kendisine baba olmayı yakıştıramıyor, bu konudaki duvarları daha da kalınlaşmasın."

"Tamam." dedi Raif, derin bir nefes verdi. "Konuşacağım." Oğluna tekrar onun nasıl iyi bir baba olacağından, hatta olmaya başladığından bahsedecekti. Minel şimdiden Gökhan'ın peşinden ayrılmıyordu, bir aya kalmadan çok daha güçlü bir bağ geliştirmeye başlarlardı.

"Babane, dede..."

Minel pıtı pıtı adımlarla odaya girdiğinde Raif de Gülten de uğraştıkları şeyi bıraktı. "Bir tanem?" dedi Raif açık sarı bir takım giyen kıza içi giderek bakarken. Minel dedesi ona seslenince o tarafa yöneldi, hasır koltuğun üzerine çıkıp saçları beyazlamasına rağmen hala daha dinç olan adama daha yakından baktı.

"Ne oldu güzelim?" dedi Raif onun bu bakışlarına gülüp. Minel tavşanına sıkıca sarıldı. "Şey..." dedi aklında cümle kurmaya çalışırken. "Ne zaman geycek?"

Konuya dahil oldu gözlüklerini çıkarıp masanın üzerine koyan Gülten. "Kim canımın içi?"

"Dev adam."

Gülten ve Raif bakıştı, kırk yıldan fazla süren evlilikleri ve birbirlerini çocukluktan beri tanımalarının etkisiyle anlaşmaları zor olmadı. "Baban mı yani, bir tanem?" diye sordu Raif, bakışlarını küçük kıza yeniden çevirirken. Onun her birine doğru şekilde seslenip yanından ayrılmadığı Gökhan'a baba demeyişini anlayamıyorlardı.

Minel cevap vermedi. Sessizce baktı Raif'e, onaylamak için hiçbir hareket yapmadı. Gülten derin bir nefes aldı, kızın üzerine daha fazla gitmek istemediği için "Birkaç saate gelecek canımın içi." diye cevap verdi.

Minel "Biykaç saat." diye tekrar etti. Geçenlerde dev adam birkaç gün dediğinde dört günü kastetmişti, elini açıp dört parmağına tekrar baktı. Dört saat sonra Gökhan gelecekti. Saat ne kadardı? Az mı kalmıştı, çok mu?

"Hemen mi geycek?" diye sordu anlayamadığı için. Gülten "Biraz beklememiz gerek." diye açıklamaya çalıştı. Minel beklemek kelimesini duyduğunda duraksadı, tavşanına sarılan eli kaskatı kesilirken kendisini ağlayacak gibi hissetti. Koltuktan indi, cam kapıdan geçip eve girdi. Raif ve Gülten evdeki çalışanlara beş dakikada bir Minel'i kontrol etmeleri için görev vermelerinin rahatlığıyla kızı takip etmediler. Zaten tüm pencereler kapalı, Minel'in girmesinin tehlikeli olabileceği odaların kapısı kilitliydi.

Minel merdivenden korkuluklara tutunarak çıktı. Annesi "Sen burada bekle, ben geleceğim." deyip gelmemişti. Şimdi babaannesi de aynısını dev adam için söylemisti, o da gelmeyecekti. O da kendisini bırakmıştı. Yanaklarına yaşlar süzülmeye başlarken dolaşan çalışanlardan birini görmesiyle dudaklarını birbirine sımsıkı bastırdı. Ağlarken ses çıkarırsa ona kızarlardı.

Odasına girdi. Kimsenin ağladığını görmemesi için yatağına çıkıp ince örtüyü üzerine çekti. Tavşanına sımsıkı sarılırken "Dev adam gitti." dedi titrek bir sesle. "Bizi bıyaktı."

Burnunu çekti. Dev adam gitmeyeceğini söyleyip gitmişti, bu evdekiler de bir süre sonra gidecekti. Olduğu yerde büzüşebileceği kadar büzüşürken örtüyü üzerine iyice çekti.

Sıcağın ve ağlayışının etkisiyle mayıştı, yüzüne yapışan saçlarını geriye itecek kadar bile gücü kalmadı. Kirpikleri birbirine yapışık gibiydi, tavşanına sarılan kolu gevşerken nefesleri düzene girdi.

.

.

.

Gökhan Aktuna'dan

"Hoş geldiniz."

Adını bilmediğim, sadece yüzünü tanıdığım çalışanlardan biri kapıyı açtığında bir şey demedim. Şirkette canım sıkılmıştı, ben de bir saat kadar erken çıkmıştım. Hep nefret ediyordum zaten o belge işlerinden.

Eve girdiğimde pat pat adım seslerinden sonra Minel'in "Hoş geydin." deyişini duymamak tuhaftı. Hala daha yanımda bekleyen çalışana döndüm. "Minel nerede?"

"Odasında, Gökhan Bey." dedi kadın. "Uyuyor."

Başımı salladım. "Eyvallah." Hızlı adımlarla merdivenleri çıktım. Bu saatte uyumazdı, oyun oynuyor olurdu beni karşılamaya gelmeden önce. Ben eve girdiğimde bana anlattığı şeylerden biliyordum.

Odasına girdim yavaşça, zaten kapısı aralıktı, pek ses çıkmadı. İnce, beyaz örtü omuzlarındaydı. Pencereye dönük uyuduğu için yüzünü görmüyordum. Sessizce ilerledim; kendi boyuna göre yapıldığı için bayağı küçük olan yatağın yanına yaklaştığımda normal bir şekilde uyuduğunu görmek, nefes sesini duymak beni rahatlattı. Odama giderken "İyice evhamlı oldun sen de!” dedim kendi kendime.

Siyah bir şort ve tişört giydim. Çıkardığım kıyafetleri yatağın üzerine attım. Peşimden biri gelip bunları kirliye götürecekti, bu yüzden uğraşmıyordum. Adımlarımın durağı cücenin odası oldu yine.

Yatağının yanına oturdum. Elim yüzüne gitti. Başparmağımla yumuşak, pürüzsüz yanağını okşadım. Uyanması gerekiyordu, en fazla yarım saat sonra yemek hazır olurdu, abimler de gelirlerdi.

"Minel..." dediğimde sesim kısıktı. Daha önce hiçbir zaman bu kadar kısık sesle konuşmamış olabilirdim. "Minel, uyan." Yerinde kıpırdandı, bir şeyler mırıldanıp olduğu yerde büzüştüğünde gülümsedim. "Hadi, uyan." dedim saçlarının üzerinden öptükten sonra.

Gözlerini yavaşça araladı, önce durdu, ışığa alışmak için bekledi. Bu sırada buruşan yüzü gülümsememi bir sırıtışa çevirdi. Cüce müce diyordum ama tatlıydı.

"Hadi, uyan artık."

Sesimi tekrar duymasıyla tamamen açtığı gözlerinin kızarıklığıyla kaşlarım çatıldı. "Ağladın mı sen?" diye sorduğumda cevap vermedi. Doğruldu, kollarını karnıma sarmaya çalışırken "Bıyakmadın beni." diye mırıldandı titrek bir sesle.

Kim ağlatmıştı onu? Biri mi bir şey demişti?

Aramızdaki kollarımı benim yanımda çok ufak kalan bedene sardığımda bana iyice yaklaşmıştı. Gizlediği yüzünü görmeye çalışarak başımı eğdim. "Ağladın mı?" diye sordum bir kez daha, başını iki yana salladı ama inanmadım, emindim ağladığına.

Eğer birisi onu ağlattıysa...

Vücudumu geriye çektim, yüzü açıldığında karnımdaki kollarını çekip yanağına akan yaşları sildi hızlıca. Bu görüntüsü beni öfkelendirdi, üzdü ya da... Bilmiyordum bu berbat duygunun adını, iyi hissetmiyordum işte.

Yataktan indim, yere oturdum. Burnunu çekip dopdolu gözlerini gözlerime dikti. "Niye ağlıyorsun Minel?" dediğimde sesim yumuşaktı. Ağlama nedenini anlatmalıydı, anlatmalıydı ve ben o nedeni yok etmeliydim.

"Ağyamadım."

Bunu söylerken sesi bu kadar titrek olmasa, yanaklarına bir yaş daha düşmese belki... Yok, yine inanmazdım. Belliydi lan halinden, ağlamıştı, belliydi.

"Neden ağladın?"

Israr edeceğimi anladı, gözlerini kucağına indirdi. "Anne 'Bekye.' dedi, geymedi." diye mırıldandı. O kadından bahsetmesiyle çenem kilitlendi ama kendimi tuttum. "Ben soydum seni. Babane de dedi ki..." İç çekti. "Bekye. Ben de koyktum."

Doğru anlayıp anlamadığımı anlamak için sordum. "Babaannen beni beklemeniz gerektiğini söyledi, sen de gelmeyeceğim diye mi korktun?"

Başını salladı çekingen bir tavırla. Vereceğim tepkiden korktuğunu görebiliyordum. Derin bir nefes aldım. "Minel..." dedim yavaşça, ellerimi yanaklarına yerleştirip gözlerimizi birbirine sabitledim. "Ben seni bırakmayacağım, ne olursa olsun. Babanım ben senin, babalar kızlarını bırakmaz."

Rahatça konuşabilmesi için ellerimi yanaklarından çektim. İç çekip "Geyçekten mi?" diye sordu. "Gitmicek misin?" Başımı iki yana salladım. "Gitmeyeceğim Minel. Hep yanında olacağım." Olacaktım. Hayatı boyunca, hayatım boyunca onu kollayacaktım.

Kollarını boynuma sardığında elimi sırtına koydum. Bebek kokan saçları burnumun dibindeydi, derin bir nefes aldım. Bebek gibi kokuyordu.

"Yemek yemeye ineceğiz şimdi." dedim kalkıp onu da kucağımda benimle beraber kaldırırken. Mızmızlanacağını bildiğim için yatağın üzerinde, yastığın yanında duran tavşanını alıp ona uzattım. Gülümsedi, kolunu tavşanına sararken yanağını omzuma yasladı, burnu boynuma doğruydu.

Merdivenlerdeyken bile duyuyordum oturma odasından gelen sesleri. Doruk bir şeyler anlatıyor, Ayaz lafa atlıyor, ablam cırlıyordu. Klasik bir Aktuna ailesi toplanmasıydı, ben kalabalıktan pek hoşlanmazdım ama Minel'le kendi evimde kalamayacağım için bu ortama katlanmak zorundaydım.

"Günaydın amcasının balı." dedi Engin abim biz içeri girer girmez. Minel utangaç bir şekilde gülümsedi, cevap vermedi. Ağlamasının durgunluğu vardı üzerinde, normalde "Günaydın amca." derdi utangaçlığına rağmen. "Güzelim, iyi misin?" diye sordu Hakan abim bu durgunluğu fark edip.

Minel'in tişörtümün üzerindeki eli yumruk oldu, bana iyice yaklaşıp yüzünü boynuma gizlediğinde ağladığından bahsetmek istemediğini anladım, "Bir şey yok." diyerek gelecek tüm soruları kestim. "Yemek yiyelim."

Masaya oturduğumuzda herkes sohbetlerine devam etti ama gözleri de yanımda, ona özel aldığımız yüksek sandalyede oturan Minel'in üzerindeydi.

Bir hareketlilik hissettiğimde Minel'e baktım. O da bana bakıyordu. "Doydum." diye mırıldandığında tabağına baktım. Çorbasını bile bitirmemişti, daha sebze yemeğinden yiyecekti. "Tabağını bitir Minel."

"Ama bak, göbüşüm oydu." deyip karnındaki küçük şişliği gösterdi. Çok tuhaf bir his baş gösterdi yine içimde. Böyle sanki... Sanki şu an bu kıvırcık saçlı kız çocuğu için yapamayacağım hiçbir şey yoktu.

"Yemeşem oymaz mı?"

Sorusuyla dünyaya döndüm. Sakince "Olmaz." dediğimde dudakları büzüldü. Derin bir nefes verdim, ona doğru eğilip aramızdaki mesafeyi kısalttım.

"Doktor da yemen gerektiğini söyledi, yemezsen büyüyemezsin. Bu yüzden tabağını bitir."

Ben yemezsen büyüyemezsin cümlelerine başvuracak adam mıydım?

Suratı asılsa da başını salladı, çorbasını yavaşça içmeye devam etti. Çorbası bitince tabağına sebze yemeği koydurdum, yanına da yoğurt istedim. Her zamanki gibi ona verdiğimiz yemeğin çok olduğunu söylese de aldırmadım. O da beni yolumdan döndüremeyeceğini anlamış olmalı ki yemeğini bitirdi.

Böyle böyle büyüyecekti, inanıyordum.

End of chapter

6 comments