Skip to content

Kusursuz Yalan

Chapter 3 · 26 min read

Kusursuz Yalan

Chapter 3

Bilinmeyen Numara

Parmaklarım telefonun ekranında donup kalmıştı.

“Bodrum’u unutabildin mi, Lina?”

“Çünkü ben unutmadım.”

Mesajları bir kez daha okudum.

Sonra bir kez daha.

Ve bir kez daha.

Sanki yeterince bakarsam kelimeler değişecek, bütün bunların kötü bir şaka olduğu ortaya çıkacaktı. Ama olmadı. Mesaj hâlâ oradaydı. Kısa, basit ve rahatsız edici.

Boğazım düğümlendi.

Bir yıl.

Tam bir yıldır Bodrum’dan bahsetmemeye çalışıyordum. İnsanların bana acıyarak bakmasından, fısıldaşmalarından, aynı soruları sormalarından kaçıyordum. Şimdi ise bilmediğim bir numara, tek bir mesajla beni başladığım yere geri göndermişti. Titreyen parmaklarımla numaranın üzerine bastım.

Arıyor…

Kalbim hızlandı.

Bir kez çaldı.

İki kez.

Üç…

“Aradığınız numaraya şu anda ulaşılamıyor.”

Nefesimi tuttuğumu fark etmeden telefonu kulağımdan indirdim.

“Saçmalık…”

Belki yanlış numaraydı.

Belki biri benimle dalga geçiyordu.

Belki…

Telefon yeniden titredi.

Bu kez elimden düşürecek kadar irkildim.

Bilinmeyen Numara:

“Aramaman gerekiyordu.”

Kanımın çekildiğini hissettim. Odam bir anda daha sessiz, daha karanlık gelmeye başlamıştı. Ben bu numarayı daha önce görmemiştim. Peki ya o, benim onu arayacağımı nereden biliyordu? Tam o sırada aşağıdan kapının açılma sesi duyuldu.

“Lina?”

Hale.

Telefonu refleksle kilitleyip yatağın üzerine bıraktım.

“Aşağıdayım!” diye seslendim ama sesim bana ait değilmiş gibi çıkmıştı. Aynadaki yansımama baktım. Yüzüm bembeyazdı.

Birkaç dakika sonra mutfakta, Hale karşımdaki sandalyeye oturmuş çayını karıştırıyordu. Bana kısa bir bakış attı.

“Bugün nasıldı?”

Sorusu o kadar normaldi ki, bir an için telefonumdaki mesajları gerçekten hayal etmiş olabileceğimi düşündüm.

“İyiydi.”

“Arkadaş edinebildin mi?”

Başımı salladım.

“Duru, Alin ve Eylül.”

Hafifçe gülümsedi.

“Bak işte, sana düzeleceğini söylemiştim.”

Düzeliyor muydu? Eğer düzeliyorsa neden avuç içlerim hâlâ terliyordu?

“Neyin var?” diye sordu bir anda.

Başımı kaldırdım.

“Neden öyle bakıyorsun?”

Bir an tereddüt ettim.

Ona mesajlardan bahsetmeli miydim?

Bir yanım evet diyordu. Diğer yanım ise bunun büyük bir hata olacağını fısıldıyordu.

“Hale…”

“Evet?”

Bir süre sustum.

“Hiç…” dedim yavaşça. “Hiç birinin sizden bir şey sakladığını hissedip yine de öğrenmekten korktunuz mu?”

Yüzündeki ifade saniyelik de olsa değişti. Kaşı hafifçe gerildi.

“Neden bunu sordun?”

“Öylesine.”

“Bu soruyu öylesine sormadın.”

Bakışlarımı fincandaki çaya çevirdim.

“Bugün biri bana Bodrum’u sordu.”

Sessizlik.

Öyle büyük bir sessizlik oldu ki, mutfaktaki saatin tik takları bile fazla yüksek gelmeye başladı. Başımı kaldırdığımda Hale’nin bana baktığını gördüm. Yüzündeki renk çekilmişti.

“Kim?”

Ses tonu beni şaşırtmıştı. Sertti.

“Numarayı bilmiyorum.”

“Ne yazdı?”

Bir an duraksadım.

“‘Bodrum’u unutabildin mi?’ dedi.”

Hale’nin elindeki fincan hafifçe titredi.

“Başka?”

“‘Çünkü ben unutmadım.’”

Bu kez cevap vermedi. Sadece bana baktı.

Ve o an ilk defa şunu düşündüm:

Hale korkmuştu. Hem de çok.

“Neden böyle bakıyorsun?” diye sordum.

Bir anda kendine geldi.

“Bir daha o numarayla konuşma.”

Kaşlarımı çattım.

“Neden?”

“Çünkü söylüyorum.”

“Bu bir cevap değil.”

“Lina.”

“Hayır!” dedim, sesim istemeden yükselmişti. “Bir yıldır herkes bana aynı şeyi yapıyor! Bana hiçbir şey anlatmıyorsunuz ama unutmamı bekliyorsunuz,doğru düzgün hatırlayamıyorum bile.”

Hale ayağa kalktı.

“Gecikti. Bu konuyu başka zaman konuşuruz.”

“Hayır, şimdi konuşacağız!”

Bir an durdu. Kapıya doğru ilerlerken arkasını dönmeden konuştu.

“Bazı şeyleri hatırlamaman senin için daha iyi.”

Ve gitti.

Olduğum yerde kalakaldım.

Bazı şeyleri hatırlamamam…

Bu cümleyi daha önce de duymuştum. Ama nerede? O gece yatağıma uzandığımda gözlerimi kapatır kapatmaz aynı soru zihnimde yankılanıyordu. Ben gerçekten neyi unutmuştum? Telefonum komodinin üzerinde yeniden titredi. Bu kez mesajı açmaya korkuyordum. Ama sonunda ekrana baktım. Ve nefesim kesildi.

Bilinmeyen Numara:

“Onlar sana gerçeği söylemeyecek, Lina.”

“Çünkü o gece arabada sadece annen ve baban yoktu.”

Telefon elimden kayıp yere düştü.

Hayır.

Bu imkânsızdı.

Bir yıl boyunca polis raporları, doktorlar, gazeteler… Hepsi aynı şeyi söylemişti. Arabada üç kişi vardı.

Annem.

Babam.

Ve ben.

Mesajı tekrar okudum. Sonra tekrar.

Sanki kelimeler değişecekmiş gibi.

“Nefes al…” diye fısıldadım kendime. Bu biri tarafından yapılmış kötü bir şakaydı. Olmak zorundaydı. Titreyen parmaklarımla cevap yazmaya başladım.

Kimsin?

Mesaj iletildi.

Bir dakika.

İki dakika.

Üç…

Tam vazgeçmek üzereyken telefon yeniden titredi.

Bilinmeyen Numara:

“Yanlış soru.”

Kalbim göğsüme sertçe vurdu.

“Sorman gereken şey, benim kim olduğum değil.”

“Arabada dördüncü kişinin kim olduğudur.”

Bir anda başım dönmeye başladı.

Dördüncü kişi.

Hayır.

Hayır, böyle biri yoktu.

Olmamalıydı.

Tam o anda, gözlerimin önünde bir görüntü belirdi.

Yağmur.

Arabanın camına hızla çarpan damlalar.

Birinin bağıran sesi.

Ve…

Arka koltukta oturan birinin silueti.

Nefesim kesildi.

Başımın iki yanını tuttum.

“Hayır…”

Bu bir anı değildi.

Olamazdı.

Çünkü hatırladığım kadarıyla ben arka koltukta tek başımaydım.

Öyle değil miydi?

Telefon yeniden titredi.

“Hatırlamaya başlıyorsun.”

Bir anda ayağa kalktım.

“Bu mümkün değil!”

Sesim boş odada yankılandı.

Nasıl olabilirdi? Bu kişi benim ne düşündüğümü nereden biliyordu? Titreyen ellerimle numarayı tekrar aradım. Bu kez telefon yalnızca bir kez çaldı.

Sonra…

Bir tık sesi duyuldu. Donup kaldım. Karşı taraf telefonu açmıştı.

“Nihayet.”

Ses.

Bu bir erkek sesiydi.

Gençti.

Tanıdık gelecek kadar yakın ama çıkaramayacağım kadar uzaktı.

“Kimsin?” diye sordum, sesim çatlayarak. Karşı tarafta birkaç saniyelik sessizlik oldu.

“Bu sorunun cevabını zaten biliyorsun.”

“Bilmiyorum!”

“Hayır.” dedi sakin bir sesle. “Sadece hatırlamıyorsun.”

“Neden bunları yapıyorsun?”

Çok hafif bir nefes sesi duydum.

“Çünkü sana yalan söylediler, Lina.”

“O gece ne oldu?”

Karşı taraftaki sessizlik uzadı. Tam konuşacakken…

“Çünkü senin ölmen gerekiyordu.”

Dünya bir anlığına durdu. Ne dediğini anlayamadım.

“Ne?”

Ama hat çoktan kapanmıştı. Telefon elimde öylece kalakaldım.

Çünkü senin ölmen gerekiyordu.

Bu cümle zihnimin içinde yankılanmaya devam ederken, odamın kapısının önünde bir gölge fark ettim.Başımı yavaşça kaldırdım. Kapı aralığından bana bakan biri vardı.

Hale.

Telefonu elimde tuttuğumu fark edince bakışları istemsizce ekrana kaydı. Sonra, neredeyse refleksmiş gibi, yüzündeki ifade değişti.

“Lina?”

Ses tonu her zamanki gibiydi. Sakin. Kontrollü. Ama onu yeterince uzun süredir tanıyordum.

Bir şeyler vardı. Benim için endişeleniyor muydu? Telefonun ekranını kapatıp yatağın üzerine bıraktım.

“Ne oldu?” diye sordu odanın içine girerken.

Omuz silktim.

“Bilmiyorum.”

“Bilmiyorum mu?”

Derin bir nefes aldım.

“Yine uyku girmedi gözüme.”

Adımlarının bir anlığına yavaşladığını fark ettim.

“Ah canım kızım seni çok iyi anlıyorum ama nereye kadar gidecek böyle? Dinlenmeye ihtiyacın var.”

O konuşuyorken dikkatlice hareketlerini inceliyordum. Hale, sadece birkaç saniye telefonuma baktı. Ve kısık bir sesle:

“O numara seni tekrardan rahatsız etmedi değil mi?”

Sessizlik.

“Hayır halacım başka bir şey yazmadı.”

“Eğer istersen, o numara hakkında yardımcı olabilirim,” dedi. Yardım etmeyi teklif ediyordu ama bunu gereğinden fazla istiyor gibiydi.

Başımı hemen iki yana salladım.

“Hayır.”

Cevabım fazla hızlı gelmişti.

“Gerçekten mi?”

“Muhtemelen eski okulumdan biridir.”

“Sana neden böyle bir şey yazsın?”

“Bilmiyorum.”

Yüzüne baktım.

Aşırı tedirgindi.

Benim için mi endişeleniyordu? Yoksa başka bir şey mi?

Hale gözlerini benden kaçırarak odanın içinde dolaştı.

“Numarayı engelle.”

“Bu kadar mı?”

“Lina…” Ses tonu bu kez daha yumuşaktı.

“Geçmiş bazen insanların düşündüğünden daha uzun süre peşinden gelir.”

“Bu cümle hiç yardımcı olmadı.”

Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.

“Özür dilerim.”

Bir süre ikimiz de konuşmadık. Yağmur yeniden başlamıştı. Damlaların cama vuruşunu dinlerken, içimdeki huzursuzluk daha da büyüdü.

“Bir şey sorabilir miyim?” dedim sonunda.

“Sor.”

“Kazadan önce…” Cümlenin devamını getiremedim. Hale’nin omuzlarının gerildiğini gördüm.

“Bodrum’da gerçekten mutlu muyduk?”

Soruyu duyunca yüzündeki ifade değişti.

Bu kez korkuya değil…

Özleme benziyordu.

“Evet.” dedi sessizce.

“Çok.”

Başımı eğdim.

“Ben hatırlamıyorum.”

“Hatırlamak zorunda değilsin.”

“Ama istiyorum.”

Hale birkaç saniye sustu.

“Bazı anılar, unutulduğu için değil… Taşınması çok ağır olduğu için kaybolur.”

Bu cevabı da sevmedim. Son zamanlarda etrafımdaki herkes, cevap vermek yerine bilmece konuşuyordu.

“İyi geceler, Lina.”

Kapıya yöneldi. Tam çıkacakken durdu. Arkasını dönmeden konuştu.

“Seni sevdiğimi unutma tatlım ve o numara tekrar yazarsa… Bana haber ver.”

Kapı kapandıktan sonra odada tek başıma kaldım. Telefonuma baktım. Numarayı engellemek için ekrana dokundum. Ama yapamadım. Çünkü içimde, cevaplarını bilmediğim bir soru vardı. Ya bu kişi gerçekten beni tanıyorsa?

Ya ben…

Hatırlamadığım bir şeyi unutmaya çalışıyorsam? Gece boyunca neredeyse hiç uyuyamadım. Uyuyabildiğim kısa anlardan birinde ise yine aynı rüyayı gördüm.

Yağmur.

Arabanın camına vuran damlalar.

Annemin sesi.

Ve bu kez…

Başka bir ses daha.

Bir erkek sesi.

Uzaklardan geliyormuş gibi boğuk ve anlaşılmazdı.

“…ona söylemeyin…”

Sonra bir başkası.

“Çok geç.”

Ve ardından…

Karanlık.

Bir anda gözlerimi açtım. Nefes nefeseydim. Komodinin üzerindeki saate baktım.

07.01

Telefonum tam o sırada titreşti.

Duru:

UYANDIN MI?

Bir saniye sonra yeni mesaj geldi.

Duru:

UYANMADIYSAN DA UYAN.

Eylül:

Saat daha yedi, bu psikolojik şiddet.

Alin:

Ben hâlâ yataktayım.

Duru:

BUGÜN CUMA!

Lina:

Ve?

Eylül:

Allah’ım, haberi yok.

Duru:

KAAN CUMA GÜNLERİ İLK DERSE GEÇ GELİYOR.

Lina:

…

Alin:

Duru, lütfen kendine gel.

Eylül:

Ben olsam utanırdım.

Duru:

BEN SADECE İSTATİSTİK PAYLAŞTIM.

İstemsizce güldüm.

Belki de hayat gerçekten garipti.

Bir yanda kim olduğunu bilmediğim biri bana geçmişimi hatırlatıyordu. Diğer yanda ise, daha iki gündür tanıdığım insanlar sabahın yedisinde bir çocuğun okula geç gelme alışkanlığını tartışıyordu.

Ve garip olan…

Hangisinin daha tuhaf olduğuna karar veremiyordum.

Yatağımdan kalkıp perdeleri araladım. İstanbul yeni bir sabaha uyanmıştı. İnce ince yağan yağmur, camda küçük damlalar bırakıyordu. Birkaç saniye dışarıyı izledim. Sonra kendimi toparladım. Bugün cuma ve hayat, ben hazır olmasam bile devam ediyordu. Dolabımın kapağını açıp üniformamı çıkardım. Beyaz gömlek, lacivert blazer ve siyah eteğim artık dün olduğu kadar yabancı görünmüyordu.

Aynanın karşısına geçtim.

“Harika.” diye mırıldandım.

İki gecedir doğru düzgün uyumamıştım.

Makyaj çantamı açıp dünden daha özenli makyaj yaptım. Saçlarımı tarayıp omuzlarıma bıraktım. Aynadaki yansımama birkaç saniye baktım. Dün sabahki kızla aynı değildim.

Hâlâ kırılmıştım.

Hâlâ korkuyordum.

Ama en azından artık okulda beni bekleyen insanlar vardı. Telefonum yeniden titreşti.

Duru:

EĞER ERKEN ÇIKMAZSAN EVİNE GELİRİM.

Lina:

Evimi bilmiyorsun.

Duru:

DETAYLARA TAKILMA.

İstemsizce gülümsedim.

Aşağı indiğimde Hale çoktan mutfaktaydı. Elinde kahve kupası vardı. Dün geceki konuşmamızdan sonra ilk kez göz göze geldik.

“Günaydın tatlım.”

“Günaydın hale.”

“İyi uyudun mu bugün?”

“Pek sayılmaz.”

Beni incelemeye başladı sanki ölümcül hastalığa yakalanmışım gibi. Yüzünde her zamanki sakin ifade vardı. Sanki dün gece hiçbir şey yaşanmamış gibiydi. Masanın üzerinde kahvaltı hazırlanmıştı.

“Lina, en azından bir şeyler ye.”

“Geç kalıyorum.”

“Daha kırk dakikan var.”

Çantamı omzuma geçirirken başımı iki yana salladım.

“Okulda yerim.”

Bu yalanı ikimiz de fark etmiştik.

Hale derin bir nefes verdi.

“Son iki gündür doğru düzgün yemek yemiyorsun.”

“İyiyim.”

“Lina.”

Ses tonundaki uyarıyı duymazdan geldim. Kapıya yönelirken arkamdan konuştu.

“Dün geceki numara…”

Bir an durdum.

“Ne olmuş?”

“Bir daha yazdı mı?”

“Hayır.”

Bunu söylerken neden onun yüzünü dikkatle izlediğimi bilmiyordum. Bakışları birkaç saniye üzerimde kaldı.

“Tamam.” dedi sonunda. “Sadece dikkatli ol.”

Başımı salladım.

“Olurum.”

Kapıyı açıp dışarı çıktığımda serin hava yüzüme çarptı. Otobüs durağına doğru yürürken, elim istemsizce cebimdeki telefona gitti. Bilinmeyen numaradan yeni bir mesaj yoktu.

Ama nedense…

Bugün bir şeylerin değişeceğine dair garip bir his vardı içimde. İçimdeki hisler, son zamanlarda beni hiç yanıltmıyordu. Yağmur, sabahın erken saatlerinden beri dinmek bilmiyordu. Otobüsten indiğimde ıslanacağımı bilmeme rağmen acele etmeden yürümeye başladım. Okulun önüne geldiğimde saate baktım.

07.33

Muhtemelen hayatımda ilk kez bir yere bu kadar erken gelmiştim. Okulun büyük demir kapısından içeri girdiğimde etraf beklediğimden çok daha sakindi. Koridorlarda yankılanan ayak sesleri, uzaktan gelen temizlik arabasının tekerlek sesi ve camlara vuran yağmur damlaları…

Bu okul, sessizken bambaşka görünüyordu.

Telefonum titredi. Aceleyle telefonu çıkardım.

“Girlsss💅” adlı gruptan yeni mesajlarınız var..

Duru:

BEN HALA YATAKTAYIM.

Eylül:

Kimse bunu öğrenmek istemedi.

Alin:

Saat daha yedi buçuk.

Duru:

BUGÜN CUMA.

Lina:

Ve?

Mesajı gönderdikten sonra üç nokta aynı anda belirdi.

Eylül:

HAHAHA HABERİ YOK.

Alin:

Birileri açıklasın.

Duru:

MERT BUGÜN MATEMATİK SUNUMU YAPACAK.

Birkaç saniye ekrana baktım.

Lina:

Peki?

Bu kez cevap biraz geç geldi.

Eylül:

Duru’nun bu bilgiyi neden ezbere bildiğini sormuyoruz.

Alin:

Kesinlikle sormuyoruz.

Duru:

SİZİNLE KONUŞMAYACAĞIM.

Yazmaktan vazgeçip telefonu cebime koyup etrafıma baktım. Karnım hafifçe guruldadı.

Hale haklıydı.

Kahvaltı yapmadan çıkmamalıydım. Kantine uğradığımda içeride sadece görevli vardı.

“Bir sıcak çikolata alabilir miyim?”

Birkaç dakika sonra elimde kâğıt bardakla kantinden çıktım. Koridorda amaçsızca dolaşırken kapısında “Kütüphane” yazan bir oda dikkatimi çekti. Kapıyı hafifçe araladım. İçerisi beklediğimden daha güzeldi. Büyük pencereler, tavana kadar uzanan kitaplıklar ve camlara vuran yağmurun sesi…

Bir anlığına kendimi İstanbul’da değilmiş gibi hissettim. Cam kenarındaki masalardan birine oturup sıcak çikolatamdan bir yudum aldım.

Belki de Duru haklıydı.

Belki bu okul düşündüğüm kadar kötü değildi. Tam o sırada kapı açıldı. Başımı kaldırdığımda içeri giren kişiyi görünce istemsizce duraksadım.

Kaan.

Siyah montunun kolları hafifçe ıslanmıştı. Bir elinde kulaklıkları, diğerinde ise birkaç kitap vardı. Beni gördüğünde o da kısa bir an durdu. Sanki burada başka kimseyi görmeyi beklemiyormuş gibi.

“Burası genelde boş olur.” dedi birkaç saniye sonra.

Bu, onunla yaptığım en uzun konuşmaydı.

“Öyle mi?”

Başını hafifçe salladı.

“Özellikle bu saatte.”

Karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. İkimiz de birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedik. Yağmurun sesi aramızdaki sessizliği dolduruyordu. Bakışları elimdeki bardağa kaydı.

“Sıcak çikolata?”

“Evet.”

“Bu havada mantıklı.”

Nedense bunu söylerken yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Bir an için Duru’nun anlattığı o sessiz, ulaşılmaz çocukla aynı kişi olduğuna inanmak zor geldi.

“Sen?” diye sordum.

“Çay.”

“Bu havada mantıklı.”

Bu kez gerçekten gülümsedi.

Kısa sürmüştü.

Ama gülümsemişti.

“Duru, cuma günleri ilk derse geç geldiğini söylemişti.”

Kaşlarından biri hafifçe kalktı.

“Demek bunu da anlatıyor.”

“Bu okulda herkes birbirini anlatıyor gibi.”

“Buna katılıyorum.”

Birkaç saniye sonra ekledim:

“Peki bugün neden erkencisin?”

Bakışları pencereye kaydı.

“Uyuyamadım.”

Cevabı beklediğimden daha hızlı vermişti. İçimde garip bir his oluştu.

“Ben de.”

Bu kez bakışları yeniden bana döndü. Sanki söylemek istediği bir şey vardı. Tam o sırada telefonum yeniden titredi.

Duru:

EĞER BEN GELMEDEN TOST ALIRSAN SANA KÜSERİM.

Mesajı görünce güldüm.

“Ne oldu?” diye sordu Kaan.

“Hiç.”

“Yüzündeki ifadeye bakılırsa hiç değil.”

Tam cevap verecekken kütüphanenin kapısı bir anda açıldı.

“LAN!”

Koridorda yankılanan sesle ikimiz de kapıya döndük.

Mert.

Arkasında Berk ve Deniz vardı. Mert önce bana, sonra Kaan’a, sonra tekrar bana baktı. Yüzündeki ifade yavaşça değişti.

“Bir dakika…” dedi dramatik bir şekilde.

“Bunu kimse bana açıklamak istemiyor mu?”

Kaan derin bir iç çekti.

“Sabah sabah başlamasaydın keşke.”

Berk şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.

“Sen…”

Deniz bakışlarını bana çevirdi.

“Kaan yeni kızla konuşuyor.”

Mert elini kalbinin üzerine koydu.

“Çocuklar… önemli bir ana tanıklık ediyoruz.”

Ve o an, istemsizce güldüğümü fark ettim. Belki de… Bu okul gerçekten bana sandığım kadar yabancı değildi. Mert’in söylediklerinden sonra kütüphanede birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Sonra, beklenmedik bir şekilde, Kaan sandalyesine yaslanıp başını iki yana salladı.

“Sizin hiç mi yapacak başka işiniz yok?”

Mert anında karşılık verdi.

“Var mesela şu an seni rahatsız ediyorum.”

Deniz omzunu silkti.

“Ben daha çok konuşuyor olmasına şaşırdım.”

“Abartmayın.” dedi Kaan, elindeki kitabı masaya bırakırken.

Mert dramatik bir şekilde bana döndü.

“Lina, sakın kanma. Bu çocuk normalde bir günde toplam yirmi kelime falan kullanıyor.”

“Yirmi biraz fazla olmuş.”

“Hah! Yirmi bir.”

Hafifçe sırıttım. Kaan’ın arkadaşlarının yanındayken tamamen farklı biri olduğunu fark etmemek imkânsızdı. Hâlâ sessizdi ama artık bu sessizlik duvar gibi gelmiyordu.

Daha çok…

İnsanları uzaktan izlemeyi seven biri gibiydi. Mert, masanın kenarına oturup gözlerini kıstı.

“Tamam, asıl soruya gelelim.”

“Korkuyorum.” diye mırıldandı Kaan.

“Burada ne yapıyordunuz?”

“Kütüphanedeydik.”

“Teşekkürler Kaan, gerçekten çok açıklayıcı.”

“Rica ederim.”

Berk kahkaha attı.

“İşte bu yüzden onu seviyoruz.”

“Ben sevdiğinizi hatırlamıyorum.”

“Biz de seni sevdiğimizi hiç söylemedik zaten.” dedi Mert.

Kaan bu kez hafifçe gülümsedi. Bir anlığına bakışları bana kaydı.

“Duru henüz gelmedi mi?”

Sorunun ona ait olması beni şaşırttı.

“Sanırım hâlâ evde.”

“İlginç.”

“Nesi ilginç?”

Bu kez cevap veren Mert oldu.

“Çünkü cuma günleri okula erken gelmek için bahane arar.”

Berk anında dirseğini Mert’in koluna geçirdi.

“Sus.”

“Ne var? Herkes biliyor.”

“Ben bilmiyorum.” dedim.

Mert ve Berk aynı anda sustu. Ardından Mert, hayatının en büyük sırrını açıklıyormuş gibi bana doğru eğildi.

“Duru’nun-”

“Bitirirsen seni pencereden atarım.” dedi Berk.

“…matematiği çok sevdiğini söyleyecektim.”

“Berbat yalancısın.”

Tam o sırada Kaan, elindeki kalemi Mert’e fırlattı.

“Bir gün ağzını kapatmayı dene.”

Mert havada kalemi yakaladı.

“Bak! Bana eşya fırlatıyor! Bu da sevgisini gösterme şekli.”

“Bence senden nefret ediyor.” dedi Deniz sırıtarak.

“İnce bir çizgi.”

Kütüphanede yeniden kahkahalar yükseldi. Telefonum tam o sırada titredi. Gruptan gelen mesajlardız

Duru:

OKULA GELDİM.

Eylül:

Hayatta kalmayı başardı.

Alin:

Kutlama yapalım.

Duru:

LİNA NEREDE?

“Arkadaşların mı?” diye sordu Kaan.

Başımı kaldırıp ona baktım.

“Evet.”

“Neymiş?”

“Duru beni arıyor.”

Bu kez Mert söze atladı.

“Ah, büyük ihtimalle seni kaçırıldın falan sanmıştır.”

“Abartıyorsun.”

“Hayır, gerçekten.”

Tam bunu söylediği sırada telefonum çalmaya başladı.

Arayan:

Duru.

Mert, Berk ve Deniz aynı anda ekrana baktılar.

“Hoparlöre al.” dedi Mert.

“Kesinlikle hayır.”

Telefonu açar açmaz kulaklığımdan Duru’nun sesi yükseldi.

“LINA ARSLAN! SENİ HER YERDE ARIYORUM!”

İstemsizce telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırdım.

“Sakin ol.”

“NASIL SAKİN OLAYIM? EYLÜL, KAÇIRILDIĞINI SÖYLÜYOR!”

Uzaktan Eylül’ün sesi geldi.

“Ben sadece ihtimalleri değerlendiriyorum!”

“Ben kütüphanedeyim.”

Hattın diğer tarafı bir anda sessizleşti.

“Kütüphanede mi?”

“Evet.”

“Kiminle?”

Bir an duraksadım. Karşımda oturan dört çocuğa baktım. Özellikle de bana beklenmedik bir sakinlikle bakan Kaan’a.

“Şey…”

Mert ağzını açıp sessizce “SÖYLE” diye işaret yaptı.

“Kaan ve diğerleriyle.”

Telefonun diğer ucundan gelen çığlık, kütüphanedeki sessizliği başarıyla bozdu.

“NE DEMEK KAAN VE DİĞERLERİYLE?!”

Kaan gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.

“Daha gün başlamadan pişman oldum.”

Ve nedense…

Onun bunu söylerken hafifçe gülümsediğini gördüğüme neredeyse emindim.

Telefonun diğer ucundan hâlâ Duru’nun sesi geliyordu.

“Lina? LİNA? BENİM HABERİM OLMADAN NASIL KAAN’LA AYNI ORTAMA GİRERSİN?”

Mert dayanamadı.

“Merhaba Duru! Şahitlerimiz var, hepsi kendi isteğiyle gerçekleşti!”

“BU MERT Mİ?”

“Ta kendisi.”

“TELEFONU HOPARLÖRE AL!”

“Hayır.” dedim anında.

Ama artık çok geçti.

Mert çoktan telefonu elimden almıştı.

“Sevgili Duru Hanım, şu anda Kaan Bey pencerenin yanında oturuyor ve-”

“ÖLÜMÜNE Mİ GİDİYORSUNUZ?”

“Hayır?” dedim.

“EMİN MİSİN?”

Kaan, şakaklarını ovuşturdu.

“Telefonu kapat.”

“Bunu bana mı söylüyorsun yoksa ona mı?”

“İkinize de.”

Deniz Kaan’ın kendine aldığı çayı yudumlarken, “Bugün gerçekten tarihi bir gün.” diye mırıldandı. Tam o sırada kütüphanenin kapısı ikinci kez açıldı.

“Elimde tost var ve hiç kimse açıklama yapmadan ölmeyecek!”

Duru.

Arkasında Eylül ve Alin’le birlikte kapının önünde durmuştu. Üçü de önce bana, sonra masaya, sonra da Kaan’a baktı.

Sessizlik.

Uzun ve rahatsız edici bir sessizlik. Sonra Duru, elindeki tostu yavaşça aşağı indirdi.

“Ben…” dedi kısık sesle. “Bir şey kaçırmışım.”

“Oldukça fazla.” dedi Berk.

Eylül bana bakıp kaşlarını kaldırdı.

“Bir gün okula erken geldin ve bunu mu yaptın?”

“Ben bir şey yapmadım.”

Alin ise şaşkınlıkla Kaan’a bakıyordu.

“Konuşuyor.”

“Bazen.” dedi Kaan.

Duru, hiç davet beklemeden boş sandalyelerden birine oturdu.

“Tamam. Baştan anlatıyorsunuz.”

“Anlatacak bir şey yok.” Dedi Kaan.

“Bu cümleyi kullanan herkesin anlatacak bir şeyi vardır.”

Kaan derin bir nefes verdi.

“Sabah kütüphaneye geldim.”

“Ve?”

“Lina buradaydı.”

“Ve?”

“Oturdum.”

“Ve?!”

“Sonra siz geldiniz.”

Mert masaya vurdu.

“İşte bu yüzden bu çocuğun hayatını belgesel olarak çekemiyoruz. Her şey otuz saniyede bitiyor.”

İstemsizce gülümserken zil sesi koridorlarda yankılandı.

İlk ders.

“Harika.” dedi Deniz ayağa kalkarken. “Henüz sekiz bile olmadan bir sürü sosyal etkileşim yaşadım. Bu bana bir ay yeter.”

Herkes yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Ben de sıcak çikolatamı alıp ayağa kalkmıştım ki telefonum titreşti.

Bir mesaj.

Kalbim istemsizce hızlandı.

Bilinmeyen Numara:

“Yağmurlu günleri hâlâ seviyorsun.”

Kanım çekildi.

Mesajın devamı birkaç saniye sonra geldi.

“Tıpkı o günkü gibi.”

Parmaklarım ekranın üzerinde donup kaldı.

“Lina?”

Başımı kaldırdığımda herkes kapıya yönelmişti.

Herkes…

Kaan hariç.

Bakışları doğrudan yüzümdeydi.

“İyi misin?”

Sesindeki sakinlik, içimdeki paniği daha da belirgin hale getirdi.

Telefonu hızla kilitledim.

“Evet.”

Yalan.

Kesinlikle yalandı.

Kaan birkaç saniye daha bana baktı. Sanki yalan söylediğimi anlamış gibiydi. Ama bir şey söylemedi. Sadece kapıya doğru yürürken:

“İyi görünmüyorsun.” dedi.

Sonra, neredeyse duyulmayacak kadar sessiz bir sesle ekledi:

“Ve insanlar genelde iyi olduklarını söylerken bu kadar telefonu sıkı tutmazlar.”

Olduğum yerde kaldım.

Bir anlığına…

Sanki beni gerçekten görmüş gibi hissettim.

Ve bu, bilinmeyen numaradan gelen mesaj kadar rahatsız ediciydi.Bir süre yerimden kıpırdayamadım.

“Geliyor musun?” diye seslendi Eylül koridordan.

Telefonu cebime sıkıştırıp başımı salladım ve Kaanı geride bırakıp Eylül’ün yanında doğru ilerledim.

“Evet.”

Koridora çıktığımızda okul artık tamamen uyanmıştı. Öğrencilerin sesleri, dolap kapaklarının kapanma seslerine karışıyordu. Duru, koluma girip beni kendine çekti.

“Tamam. Şimdi anlat.”

“Neyi?”

“Kaan.”

“Kaan ne?”

“Kaan işte!”

“Bu gerçekten açıklayıcı oldu.”

“Sabahın yedisinde kütüphanede yalnız otururken seni bulmuş. Bu kader, tesadüf ya da Netflix dizisi başlangıcı olabilir.”

Eylül gözlerini devirdi.

“Üçüncü seçenek olmasın lütfen.”

“Ben sadece ihtimalleri değerlendiriyorum.”

“Hayır, o benim işim.” dedi Eylül.

Arkamızdan gelen ayak seslerini duyunca başımı çevirdim.

Kaan ve arkadaşları.

Mert, daha bizi görür görmez el salladı.

“Ah! Favori dedikodu grubumuz!”

“Bizim de bir ismimiz var.” dedi Alin.

“Neymiş?”

Duru hiç düşünmeden cevap verdi.

“Girlsss.”

Mert’in yüzündeki ifade yavaşça değişti.

“Bu… korkutucu derecede beklediğim bir cevap.”

Tam o sırada zil ikinci kez çaldı.

“Matematik.” diye inledi Deniz.

“Bugün sunum günü.” dedi Berk, Mert’e dönerek.

Mert’in yüzündeki tüm neşe kayboldu.

“Hepinizin huzurunda söylüyorum, eğer bugün tahtada rezil olursam okul değiştireceğim.”

“Bunu geçen ay da söylemiştin.” dedi Kaan.

“Ve hâlâ buradayım. Çünkü annem nakil dilekçesini imzalamadı.”

Sınıfa girdiğimizde öğretmen henüz gelmemişti. Duru beni pencere kenarındaki sıraya oturturken, Mert dramatik bir şekilde sınıfın ortasında duruyordu.

“Eğer bu benim son günümse, bilin ki hepiniz…”

“Abartmayı bırak.” dedi Kaan, en arka sıradaki yerine geçerken.

İşte yine o çocuk.

Kalabalığın içinde olmasına rağmen, sanki hep biraz uzakta duruyordu.

Tam o sırada telefonum yeniden titredi.

Bir anlığına nefesim kesildi.

Cebimden çıkarıp ekranı açtım.

Bilinmeyen Numara:

“Bugün saat 12.17.”

Kaşlarımı çattım.

Bu ne demekti?

Yeni mesaj birkaç saniye sonra geldi.

“Kütüphaneye git.”

Kalbim bir anlığına duracakmış gibi oldu.

“Neden?” diye fısıldadığımı fark etmeden mesaj yazmaya başladım.

Bu kez cevap anında geldi.

“Çünkü sana ait olan bir şeyi geri alma vaktin geldi.”

“Neyi?”

Uzun bir süre cevap gelmedi.

Tam telefonu kapatacakken ekran yeniden aydınlandı.

“Mavi kutuyu.”

Başımın içinde bir şey yankılandı.

Mavi.

Yağmur.

Arabanın camındaki damlalar.

Ve küçücük bir anı…

Arka koltukta, dizlerimin üzerinde duran küçük mavi bir kutu. Bir anda başım dönmeye başladı.

“Lina?”

Duru’nun sesi beni kendime getirdi. Yüzüme dikkatle bakıyordu.

“Gerçekten iyi misin?”

“Evet.”

Bugün bu kelimeyi çok fazla kullanıyordum ve her seferinde biraz daha az inanıyordum. Tam o sırada matematik öğretmeni sınıfa girdi.

“Günaydın çocuklar.”

Sınıf hep bir ağızdan karşılık verdi. Öğretmen yoklama kağıtlarına bakarken durdu.

“Mert.”

Mert, idama çağrılan biri gibi ayağa kalktı.

“Efendim hocam?”

“Sunum için hazırsın değil mi?”

“Bu sorunun doğru cevabı var mı?”

Sınıftan kahkahalar yükseldi.

Öğretmen gülümsememeye çalıştı.

“Tahtaya.”

Mert, hayatının en zor yürüyüşünü yapıyormuş gibi ağır adımlarla tahtaya gitti. Tam marker kalemini eline almıştı ki, arka sıradan Kaan’ın sesi duyuldu.

“Düşersen seni tanımıyorum.”

Mert dramatik bir şekilde ona döndü.

“On yıllık arkadaşlığımız bu kadar mı?”

“Kendini yere atarsan evet.”

Sınıf yeniden gülmeye başladı.

Ve ilk kez…

Telefonum cebimde titreşmesine rağmen birkaç saniyeliğine her şeyi unutabildim.

Ama içimde, saat 12.17 olduğunda bir şeylerin değişeceğine dair o garip his hâlâ duruyordu.

Ve nedense…

Ben de bilinmeyen numaranın haklı olmasından korkuyordum.

Mert’in sunumu başlamadan önce sınıfta her zamanki cuma kaosu vardı.

Birileri son dakika ödevini tamamlıyor, birileri sıranın üstünde uyuyordu. Duru ise nedense saçını düzeltiyordu.

“Sunumu Mert yapıyor. Sen neden heyecanlandın?” diye sordum.

“Heyecanlanmadım.”

Eylül başını kaldırdı.

“Duru on iki dakikadır aynı tutam saçı düzeltiyor.”

“Bu tamamen tesadüf.”

Alin, “Tabii.” diyerek gözlerini devirdi.

Tam o sırada Mert sınıfın önüne geçti. Elinde USB bellek vardı ve yüzündeki özgüven, Nobel ödülü almaya çıkıyormuş gibiydi.

“Arkadaşlar, bugün sizlere matematiğin hayatımızdaki öneminden bahsedeceğim.”

Kaan, arka sıradan duyulacak kadar sessiz bir sesle,

“Başlıyoruz.”

diye mırıldandı.

Mert projeksiyonu açtı ve ilk slayt ekrana yansıdı.

Kocaman bir şekilde:

“MATEMATİK: NEDEN HÂLÂ BURADA?”

Sınıf üç saniye sessiz kaldı. Sonra bir yerlerden kahkaha sesi geldi. Öğretmen gözlüğünün üzerinden baktı.

“Mert.”

“Efendim hocam?”

“Bu başlık ne?”

“Toplumun ortak sorusunu temsil ediyor.”

Duru masaya kapanmıştı.Ben gülmemek için dudağımı ısırırken Kaan’ın omuzlarının hafifçe sallandığını fark ettim. Hayatımda ilk kez onun sessizce güldüğünü görüyordum.

Mert ise durmuyordu.

“Bir sonraki slayta geçelim.”

Slaytta büyük harflerle:

“Pisagor: Üçgenleri seven bir adam.”

Bu kez öğretmen bile gözlerini kapattı.

“Mert.”

“Efendim?”

“Bu sunumu ciddiye aldığını söyle.”

“Ciddiyim hocam. Hatta üçüncü slaytta meme bile kullanmadım.”

“ÜÇÜNCÜ SLAYTTA MEME Mİ VAR?”

Sınıf tamamen koptu.

Deniz sırasına kapanmış gülerken Berk, “Bu çocuk üniversiteye değil, televizyona çıkmalı.” dedi.

Sunumun sonunda öğretmen, uzun süre sessiz kaldı.

Sonunda:

“Nasıl yaptın bilmiyorum ama matematik sunumunu stand-up gösterisine çevirdin.”

Mert hafifçe eğildi.

“Teşekkür ederim hocam.”

“Bu iltifat değildi.”

Ders bittiğinde sınıf hâlâ gülüyordu. Duru, su şişesini kapatırken fazla sakin görünmeye çalışıyordu.

“Komikti.”

Eylül hemen döndü.

“Komikti mi?”

“Evet?”

“Yanakların neden kırmızı?”

“Çünkü sınıf sıcak.”

“Abartma dışarıda berbat bir şekilde yağmur yağıyor.”

Tam Duru cevap verecekken öğretmen, bir sonraki dersin spor olacağını söyleyip sınıftan çıktı. Sıkıcı bir teneffüsten sonra spor salonuna geçtiğimizde içeride hafif bir uğultu vardı. Ben tribünlerin kenarındaki banklardan birine otururken Duru, bir anda yanımızdan ayrıldı.

“Nereye gidiyorsun?” diye sordum.

“Su almaya.”

Eylül kaşını kaldırdı.

“Okulun diğer ucundan mı?”

“Sus.”

Duru uzaklaşırken telefonumla ilgileniyordum ve tam yanımda bir hareket hissettim. Başımı kaldırdığımda birkaç saniye ne diyeceğimi bilemedim.

Kaan.

Hiçbir şey söylemeden yanıma oturmuştu. Spor salonundaki sesler bir anlığına uzaklaşmış gibi geldi. Eylül ve Alin de aynı anda bana baktılar.

Sonra Kaan’a.

Sonra tekrar bana.

“Şey…” dedi Alin sonunda. “Biz gidip… orada duracağız.”

“Kesinlikle.” diye ekledi Eylül.

İkisi de hayatlarında ilk kez bu kadar hızlı uzaklaşmıştı. Kaan bunu umursamış gibi görünmüyordu.

“Arkadaşların ilginç.”

“Daha onları tam tanımıyorsun.”

“Bundan korkmalı mıyım?”

“Muhtemelen.”

Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Bu çocuk gerçekten gülümsediğinde dünyanın dengesi bozuluyor olmalıydı.

“Bütün gece uyuyamadın mı?” diye sordu beklenmedik bir şekilde.

Soruyu duyunca ona döndüm.

“Nereden anladın?”

“Gözlerinin altından.”

“Bu kaba mıydı?”

“Biraz.”

“Harika.”

Birkaç saniyelik sessizlik oldu.

Sonra, beklemediğim bir şekilde konuştu.

“İyi misin?”

Bu soru beni hazırlıksız yakalamıştı.

“İyiyim.”

“Yalan.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Bu kadar belli mi?”

“Biraz.”

Başımı önümdeki basketbol oynayan çocuklara çevirdim.

“Neden sordun?”

Omuz silkti.

“Bilmem.”

Bu cevabı ondan beklemeliydim.

Tam o anda spor salonunun sertçe açılan kapısı dikkatimizi çekti. İçeri giren kızın ilk dikkatimi çeken şeyi kendinden emin yürüyüşü oldu.

Uzun koyu saçları vardı ve salona girer girmez bakışları etrafı taradı.

Sonra…

Doğrudan bize geldi.

Önce bana baktı.

Sonra Kaan’a.

Ve tekrar bana.

Dudaklarını okuduğum kadarıyla “İlginç.” dedi hafifçe gülümseyerek.

Ve yanımıza doğru geliyordu..

Selin.

Kaan’ın yüzündeki ifade anında değişmedi ama omuzlarının hafifçe gerildiğini fark ettim.

“Kaan, tanıştırmayacak mısın?”

Kaan derin bir nefes verdi.

“Selin.”

Sadece adını söylemişti.

Kız bakışlarını bana çevirdi.

“Demek yeni kız sensin.”

“Sanırım.”

Gülümsedi.

Ama nedense o gülümseme gözlerine ulaşmıyordu.

“Ben Selin.”

Bir an duraksadı.

“Kaan’ın eski… yakın arkadaşlarından biri diyelim.”

Nedense “yakın” kelimesini söylerken özellikle bana bakmıştı.

Ve içimde çok garip bir his oluştu.

Çünkü bu kızın asıl derdi benim kim olduğum değildi. Asıl derdi neden Kaan’ın yanında oturduğumdu. Selin’in bakışları üzerimde birkaç saniye daha kaldı. Sonra yüzünde son derece kibar görünen, ama nedense insanı rahatsız eden bir gülümseme belirdi.

“Okula geleli ne oldu? Üç gün falan mı?”

“Dört.” dedim.

“Vay canına. Hızlı adapte olmuşsun.”

Yanımdaki Kaan, telefonundan başını kaldırmadan konuştu.

“Selin.”

“Ne?” dedi masum bir ifadeyle. “Sadece sohbet ediyorum.”

“Niyetin sohbet değil.”

“Bak sen şu işe, beni çözmüş.”

Bu konuşma, belli ki ilk kez yaşanmıyordu.

Kafamı çevirdiğimde Eylül ve Alin, yaklaşık üç metre uzağımızda durmuş, utanmadan bizi izliyorlardı.

“Eylül, resmen bakıyorsun.” diye fısıldadı Alin.

“Gözlem yapıyorum.”

“Bu aynı şey.”

Selin onları da fark edip hafifçe başını eğdi.

“Arkadaşların da tatlıymış.”

“Teşekkürler?” dedim, bunun soru mu cevap mı olduğundan emin olamayarak.

Kaan derin bir nefes verdi.

“Selin, ne istiyorsun?”

“Hiçbir şey.”

“Bu daha korkutucu.”

İlk defa Selin gerçekten güldü.

“Tamam, tamam. Sadece merak ettim.”

Bana döndü.

“Kaan genelde herkesten hoşlanmaz.”

“Selin.”

“Ne? Yalan mı?”

Kaan cevap vermedi.

Bu da yeterince açıklayıcıydı.

Selin kollarını göğsünde bağladı.

“Mesela geçen sene biyoloji projesinde partnerine tek kelimelik cevaplar verip kızcağızı ağlatmıştı.”

“Bunu yapmadım.”

“Kız ağladı.”

“Proje yüzündendi.”

“Kesinlikle.”

İstemsizce gülmemek için dudağımı ısırdım.

Kaan bunu fark etmiş olacak ki bana dönüp:

“Gülme.”

“Geç kaldın.”

Bir anlığına göz göze geldik. Sonra, hayatımda ilk kez, Kaan’ın gerçekten neşeli göründüğünü fark ettim.

Selin ise bunu fark etmiş gibi sessizleşti.

Bakışları kısa bir an Kaan’ın yüzünde kaldı. İşte o an anladım. Bu kız Kaan’dan hoşlanıyordu. Belki hâlâ hoşlanıyordu.

Ve bundan pek memnun değildi.

“Neyse.” dedi sonunda. “Sizi rahatsız etmeyeyim.”

Tam dönecekken durdu.

“Ama Lina?”

“Evet?”

“Küçük bir tavsiye.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Bu çocuk bazen göründüğünden daha karmaşıktır.”

Kaan bu kez gerçekten sinirlenmiş görünüyordu.

“Tamam, bitti. Gidebilirsin.”

Selin iki elini kaldırdı.

“Gidiyorum zaten.”

Uzaklaşırken son kez arkasına baktı.

“Bu arada Kaan, mavi kutuyu hâlâ saklıyor musun?”

Sessizlik.

Bir anda.

Tam anlamıyla sessizlik.

Az önce basketbol oynayan çocukların sesleri bile uzaklaşmış gibiydi. Kaan’ın yüzündeki ifade ilk kez tamamen değişti.

Mavi kutu?

Bir anlığına gözlerinde tanımlayamadığım bir şey gördüm.

Şaşkınlık mı?

Rahatsızlık mı?

Yoksa…

Suçluluk mu?

Selin bunu söylemiş olmaktan memnun görünüyordu.

“Oops.” dedi sahte bir pişmanlıkla. “Sanırım bunu söylememeliydim.”

Ve hiçbir açıklama yapmadan uzaklaştı. Ben ise birkaç saniye boyunca Kaan’a baktım.

“Mavi kutu ne?”

Kaan cevap vermedi.

“Kaan?”

Bu kez gözlerini kaçırdı.

“Önemli değil.”

“Önemli olmadığına hiç inandırıcı gelmedi.”

“Çünkü değil.”

“Az önce yüzün bembeyaz oldu.”

“Abartıyorsun.”

“Hayır.”

Tam o sırada Duru elinde iki şişe suyla geri döndü.

“Ben geldim ve…” Bakışları aramızda gidip geldi. “Ben yokken ne oldu?”

Eylül anında ortaya çıktı.

“BİZ DE ONU SORUYORUZ.”

Alin dramatik bir şekilde nefes verdi.

“Selin geldi, ortam gerildi ve ‘mavi kutu’ dedi.”

Duru’nun yüzündeki ifade şaşırmış gibiydi.

“Mavi kutu mu dedi bu ne demek?”

Alt dudağımı bilmiyorum der gibi büzdüm.

Kızlarda konuyu anlamaya çalışıyorlardı. Kimsenin buna verecek cevabı yoktu.

İçimde anlamlandırmadığım bir şey vardı.

Çünkü son yirmi dört saat içinde ikinci kez, birileri benden bir şey saklıyordu.

İlkinde konu Bodrum’du.

İkincisinde ise…

Kaan ve bir mavi kutu.

Ve hayatım, açıklaması olmayan şeyler konusunda giderek uzmanlaşıyordu.

Spor dersi beklediğimden daha hızlı bitmişti ama aklım hâlâ Selin’in söylediği iki kelimedeydi.

Mavi kutu.

Kulağa önemsiz geliyordu.

Ama Kaan’ın yüzündeki ifadeyi görmüştüm. O an, birilerinin bana Bodrum’dan bahsettiği zamanki halime benziyordu ve bu tesadüf olamayacak kadar garipti.

“Tamam!” dedi Duru, ellerini birbirine vururken. “Artık biri bana mavi kutunun ne olduğunu açıklayabilir mi?”

“Evet.” dedi Eylül. “Çünkü ben meraktan ölüyorum.”

Alin başını salladı.

“Ben de. Hatta şu an ders dinlemek yerine bunu düşünüyorum.”

Bakışlarımız aynı anda Mert, Berk ve Deniz’e döndü.

Mert iki elini kaldırdı.

“Ben masumum.”

“Mert.”

“Evet?”

“Mavi kutu ne?”

Mert düşünüyormuş gibi yaptı.

“Şimdi…”

“Kırk yıllık hikâye anlatıcılığına başlama.”

“Tamam. Kaan, küçükken taş koleksiyonu yapıyordu.”

Sessizlik.

“…Ne?”

“Evet. Çok nadir taşlar. Hatta onlara isim veriyordu.”

Deniz kafasını masaya koydu.

“Bir gün dürüst olmayı dene.”

Mert onu duymazdan geldi.

“Bir tanesinin adı da Alfredo’ydu.”

“Taşa Alfredo adını mı vermiş?”

“Ben de garipsemiştim.”

Kaan, sınıfın arka tarafında oturduğu yerden gözlerini kapattı.

“Devam edersen seni camdan atacağım.”

“Tamam, tamam.” dedi Mert. “İkinci ihtimal…”

Dramatik bir şekilde bize doğru eğildi.

“İçinde eski sevgililerinin mektupları var.”

Bu herkes sessizleşti.

Duru gözlerini kocaman açtı.

“KAAN’IN ESKİ SEVGİLİLERİ Mİ VAR?”

“Tabii ki vardı.” dedi Mert. “Ne sanıyordun? Çocuk mağarada mı yaşıyor? Gençliğinin baharında çıtır çıtır bi çocuk tabii ki de bir sürü sevgilisi olacak.”

“Başlama yine..” diye mırıldandı Kaan.

“Üçüncü ve son ihtimal…” Mert ayağa kalktı. “Kutunun içinde devlet sırları var.”

“Evet.” dedi Berk. “Ve Kaan aslında gizli ajan.”

“Ben de buna inanıyorum.” diye ekledi Deniz.

İstemsizce güldüm.

İşin kötü yanı, Kaan hiçbirini yalanlamıyordu. Tam ona dönecekken zil çaldı. Telefonum aynı anda titredi.

Bilinmeyen Numara:

“Saat 12.17.”

“Kütüphane.”

Kanımın çekildiğini hissettim.

Bir anlığına etrafımdaki sesler uzaklaştı.

“İyi misin?” diye sordu Eylül.

Telefonu hızla kilitledim.

“İyiyim.”

Yalan.

Kesinlikle iyi değildim.

⸻

Saat 12.16.

Koridor beklediğimden daha sakindi.

Kalbim, attığı her darbeyle sanki bana geri dönmem gerektiğini söylüyordu.

Bu aptalcaydı.

Belki de biri benimle oyun oynuyordu. Belki de gitmemeliydim. Ama ya gerçekten önemliyse? Kütüphanenin kapısının önünde birkaç saniye durdum. Sonra derin bir nefes alıp kapıyı araladım.

İçeride kimse yoktu.

Yağmur hâlâ büyük camlara vuruyordu.

Ve tam pencere kenarındaki masanın üzerinde…

Küçük, beyaz bir kâğıt vardı.

Yavaşça yaklaşıp notu elime aldım.

Mavi kutuyu ona sorma.

Nefesim kesildi.

Altında ikinci bir cümle vardı.

Çünkü o da senin kadar hatırlamıyor.

“…Ne?”

Tam o anda arkamdan kapının açılma sesi geldi. Refleksle notu elimde buruşturup arkamı döndüm.

Kaan.

Siyah montunun fermuarını açarken beni görünce durdu. Kaşlarından biri hafifçe kalktı.

“Burada ne yapıyorsun?”

“Aynı şeyi sana da sorabilirim.”

Birkaç saniye bana baktı sonra omuz silkti.

“Bazen buraya geliyorum.”

“Her gün mü?”

“Hayır.”

Cevapları her zamanki gibi kısa ve yetersizdi.

“Mavi kutu ne?” diye soracakken telefonu çaldı. Ekrana baktığı anda yüzündeki ifade değişti.

İlk kez.

Gerçekten.

Arayan:Selin.

Telefon birkaç saniye çalmaya devam etti.

Sonra ekran karardı.

Açmamıştı.

“Açmayacak mısın?” diye sordum.

“Yok.”

Ben bir şey söyleyemeden telefonum yeniden titredi.

Bilinmeyen Numara:

“Sakın ona güvenme.”

Bir anda boğazım kurudu. Başımı kaldırıp Kaan’a baktım. Yağmurun sesi yeniden aramıza dolmuştu.

Ve ilk kez…

Bilinmeyen numaranın ondan bahsediyor olabileceği aklıma geldi.

⸻

Okul çıkışı hava daha da kararmıştı. Duru, Eylül ve Alin önümde yürüyordu. Duru hâlâ Mert’in “Alfredo” isimli taşı hakkında konuşuyordu.

“Ben taş kısmının doğru olduğuna inanıyorum.”

“Psikolojik destek al.” dedi Eylül.

Okulun kapısından çıktığım sırada telefonum son kez titredi.

Bilinmeyen Numara:

“Bugün kırmızı montlu çocuğa dikkat et.”

Olduğum yerde durdum. Kalbim aniden hızlandı. Yavaşça başımı kaldırdım ve etrafı taramaya başladım.

Ordaydı.

Okulun tam karşısındaki otobüs durağında biri duruyordu.

Kırmızı mont.

Kapüşonu başındaydı.

Yüzünü seçemiyordum.

Sanki…

Bana bakıyordu.

Telefonum yeniden titredi.

“Sana bakıyor.”

Nefesim kesildi, titriyordum. Bir anlığına gözlerimi ondan ayırıp ekrana baktım.

Tekrar başımı kaldırdığımda ise… Kırmızı montlu çocuk gitmişti. Yağmur şiddetlenirken telefonum bir kez daha titredi.

Bilinmeyen Numara:

“Sana ulaşmam düşündüğümden daha kolay oldu.”

Bir sonraki mesaj birkaç saniye sonra geldi.

“Ve Kaan sandığından daha tehlikeli.”

Ekrana öylece bakakaldım.

Çünkü ilk kez…

Bu işin sadece Bodrum’la ilgili olmadığını düşünmeye başlamıştım.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.