Skip to content

İÇİMDEKİ EJDER

Chapter 28 · 11 min read

İÇİMDEKİ EJDER

Chapter 28

28.Bölüm

BAŞ ŞÖVALYE

Katherina Blacklight

Önümüzdeki birkaç gün üste ağırlanmıştık. Bu süreçte bazı silahları kullanmama izin verilmişti.

Poligona gittiğimizde elime verdikleri tabancayı kullanırken ilk birkaç atışı kaçırmıştım ancak sonraki tüm atışlarım isabetliydi. Kullanışı gerçekten de çok rahat ve hafifti. Taşınması inanılmaz kolaydı ve aynı zamanda da tehlikeliydi.

Halka tanıtılmama sebebini biraz daha iyi anlıyordum şimdi.

Yapılan antrenmanlara da katılmam izin verilmişti. Onlara ne kadar kolay ayak uydurduğumu gördüklerinde şaşıranlar olmuştu, benim henüz birinci sınıf olduğuma inanmayanlar bile olmuştu.

Bu süreçte Albay Wayson ve prens, ejderha yemi için hazırlıklarına devam ediyorlardı. Henüz yemimize kimse kanmamıştı, ağımıza hiç kimse düşmemişti. Belki de yalnızca vakit kaybediyorduk.

Dominic bir yüzbaşı olduğu için ona burada verilen görevlere kolayca uyum sağlamıştı ve benim aksime devamlı meşgul oluyordu. Ben de kendi başıma tüm üssü geziyor ve etrafı araştırıyordum. Gözlem yapıyordum.

Diğerlerinden öğrendiğim dövüş hareketlerini taklit ediyor, kendi halimde antrenman yapıyor, bazen bana verilen küçük ayak işlerini hallediyordum.

Gün geçtikçe Argnes benimle daha çok konuşuyordu.

Çünkü bana daha çok güvenmeye başlıyorsun demişti.

Benim ona olan güvenim arttıkça benimle iletişim kurabilmesinin de daha kolay olduğunu söylemişti. Belki de en başından beri onu suçlamamalıydım, sonuçta ona güvenmeyerek ben de aramıza duvar örmüştüm. Böylece benimle rahatça konuşamamıştı ve savaş hakkında öğrendiğimiz bilgileri bana ancak şimdi söyleyebilmişti.

Günümün ilerleyen saatlerinde yine boş kaldığım için poligona gitmiştim ancak oradan da sıkılıp temiz hava almaya, ejderhaların bulunduğu alana gittim.

Buraya geldiğim ilk günkü manzara aklımdan çıkmıyordu. Tüm ejderhaların eğilmesi, Albay Wayson’u bile şaşkına çevirmişti. Bana bunu nasıl yaptığımı sorduklarında, tüm ejderlerin içimdeki ejdere tepki verdiğini söyledim.

Prens içimdeki ejder hakkında Bay Wayson’a daha önceden bahsetmişti zaten. Bu yüzden sorusuna dürüstçe cevap verebilmiştim.

Prensin ona güvenmesi benim de güvenimi kolayca kazanmasını sağlamıştı. Bu yüzden üste kaldığım sürede onunla sık sık konuşma fırsatım olmuştu. İçimdeki ejder hakkında bir sürü soru sormuştu. Ben de bildiği her şeyi anlatmaya çalışmıştım. O bir nevi ejder uzmanıydı, belki ulu bir ejderhanın hareketlerini de yorumlayabilirdi.

Ayrıca fazla samimi biriydi. Bazen fazla samimi.

Prensle beni o halde gördüğünden beri bana devamlı o hınzır sırıtışlarından atıyordu. Ona itiraz eden birkaç cümle kursam da beni geçiştirmiş ve yine kendi bildiğine inanmaya devam etmişti. Tabi sonunda ben de pes ettim.

Sonuçta prens ile çıkacak halim yoktu ya. Bir albay durumu yanlış anlasa ne olurdu sanki.

Ejderhalar altın rengi gözlerini bana dikmişlerdi. Küçük bir yürüyüş yaparken bakışlarıyla bana eşlik ediyorlardı. Sakince boş arazi boyunca yürürken arkamdan koşturma sesleri ile sesin sahibine döndüm. “ Bayan Blacklight. Prens sizi emrediyor. “

“ ne oldu, bir sorun mu var? “ dedim, telaşla bana gelen adama doğru yürürken. “ yem işe yaramış. “ dediğinde ben de artık en az onun kadar heyecanlanmıştım.

Demek işe yaramıştı.

Beni prense götürmesi için gelen kişiyi takip ederken peşinden koşmaya başladım. Yakaladıkları kişileri nerede tutuyorlardı, herhangi birini konuşturmayı başarabilmişler miydi?

Yakalanan kimseye temas etme.

Neden?

Onlara belli bir mesafeden sonra yaklaşmama izin verileceğiniz zannetmiyordum zaten. Sonuçta ben hala bir çaylaktım. Yine de Argnes olası bir temas halinden neden kaçınmamı tembihliyordu ki?

Kendi güvenliğin için.

İç sesimin bir gözü olsaydı kesinlikle şu an göz devirirdi.

Bu kadar basit bir bilgiyi onun söylemesine gerek olmadan da fark edebilirdim. Kast ettiği şey muhtemelen bu değildi, yine üstü kapalı konuşuyordu.

Haklısın, emin olmadığım bir konuda kesin konuşmak istemiyorum. Yine de şüphelerimin doğru çıkma ihtimaline karşı, onlara sakın dokunma.

Pekâlâ, dedim.

Bir kez olsun ona sorgusuzca güvenecektim.

Üssün içinde daha alt katlardaki sorgu odalarına vardığımızda beni camlı bir odaya aldılar. Aslında ben camın öteki tarafındaydım. Asıl sorgu odası ile aramda beni karşıdan görmelerini önleyecek siyah filmli cam vardı.

Bir adam elleri kelepçelenmiş halde sandalyede oturuyordu. Hemen karşısında Albay Wayson duruyordu. Odayı aydınlatmaya zahmet eden lamba o kadar loştu ki neredeyse yüzlerini göremeyecektim.

Kapı açıldığında içeri prens Aron girdi. Üzerindekiler her zamanki gibi madalyalar ve armalarla doluydu. Her adımında üniformasındaki süsler de dalgalanıyordu. Işığın tüm loşluğuna rağmen hafif dalgalı saçları altın sarısının en açık tonuyla inadına parlıyordu resmen. Gözlerindeki zümrütler şimdi çakmak çakmaktı. Karşısındakini analiz etmeye çalışıyordu.

Ben de tıpkı o gibi adama döndüm ve gördüklerimi yorumlamaya çalıştım. Otuzlarının sonunda hafifi kirli sakallı ve esmer tenliydi. Gökada inanları daha buğday tenli olurdu, tıpkı benim gibi. Ancak bu adam apaçık esmerdi. Bu onun Puraignisia halkından olduğunu düşünmeye itiyordu beni.

Bu da onun da bir ateş hükmeden olduğunu çağrıştırıyordu. Tıpkı yakalanan diğer tüm suikastçılar gibi.

Hafif kaslıydı ancak onun da bir askeriye geçmişi olduğundan şüpheliydim. Oturduğu için boyundan tam emin değildim ancak ortalama bir seksen olduğunu düşünüyordum.

Kafasını önüne eğmişti ve çok sessizdi. Odada duyulan tek ses prensin adımlarıydı. Albay Wayson bile ondan beklenmeyen bir sükûnetle karşısındaki adama bakıyordu.

“ kendini tanıt. “ dedi prens.

Adam kafası eğik halde hala yerleri seyrediyordu. Ancak bu kez bir homurdanma duyulur gibi olmuştu. “ nereden geldin, bu ejderha ile ne yapmayı planlıyorsun. Konuş. “ bu kez daha keskin bir tonda gürlediğinde etrafı adeta soğuk kesti.

Ancak içimi kaplayan ürpertinin sebebi bu değildi. Prensin tüm korkunç ihtişamına ve etrafına yaydığı otoriter aurasına rağmen adam kıkırdamaya başladı.

Omuzları sarsılarak gülüyordu. Kahkaha sesi gittikçe artarken dehşet içinde ne olacağını izliyordum. Albay Wayson hızla birkaç adım öne çıktı ve yumruk haline getirdiği elini hızla adamın çenesine geçirdi.

Adam sanki onu gıdıklıyorlarmış gibi kafası geri yatarken kahkaha atmaya devam etti. Kahkaha atarken açılan ağzında dişleri kan yüzünden kırmızıya boyanmıştı. Patlak dudağının kenarından usul usul kan sızıyordu.

Tüylerim tiyatrodaki gibi diken diken olmuştu. Bu adamlar neyin nesiydi gerçekten.

Üç kişi haricinde boş olan odada kahkahalar yankılanıyordu, camın arkasında donmuş halde onları izlemeye devam ettim.

Adamın çenesini sıkıca tutan Bay Wayson gürledi. “ konuş, seni piç kurusu. Yoksa kırdığım tek yerin yalnızca çenen olmaz. Bakalım o zaman gülmeye devam edebilecek misin? “

“ elinden geleni ardına koyma. “

“ demek konuşabiliyorsun. “

Kahkahalar kıkırdamalara dönüşmüştü yine. “ ah evet. Konuşmayı biliyorum. Kelimelerin gücüne bayılır, özellikle kelime oyunlarına. “ ağzına dolan kanı Wayson’nun yüzüne tükürdüğünde bir çatırdama daha odada yankılandı.

Albay Wayson bu kez adamın bacağına öyle bir yumruk indirmişti ki dizi olması gereken konumdan artık çok uzaktı. Midemden yükselen sıvıyı kontrol altına almak için birkaç kez yutkunmam gerekmişti.

Bacağından gelen çatırdama seslerine rağmen adam yine yüksek bir kahkaha patlattığında akıl sağlığı kesinlikle yerinde olamaz diye düşündüm.

Ya da o bir insan olamaz.

“ elinden gelen bu kadar mı? “

“ beni denemeye kalkma, aklının alamayacağı işkenceler biliyorum. “ Albay Wayson öyle bir tınıyla konuşuyordu ki kemiklerime kadar işleyen tehdide rağmen adamın sırıtmasında bir türlü anlam veremiyordum.

“ birkaç işkence taktiği öğrenmek fena olmaz. Aslında biliyor musun… “ dedi düşünüyormuş gibi bir taklit yaparak. “ hadi birkaç tanesini şimdi göstersene. “

Ağzımdan küçük bir şaşkınlık nidası kaçmıştı. O anda adamın gözleri bana kilitlendi.

“ aa demek sen de buradaydın. Ben de seni bir daha ne zaman görebilirim diye endişeleniyordum. “ birkaç adım geriledim. O beni nasıl görebilirdi, hatta beni nasıl duyabilirdi? Aramızdaki cam odanın bu kısmındaki hiçbir sesi öteki tarafa geçirmeyecek şekilde tasarlanmıştı.

O varlığımdan nasıl haberdar olabilirdi.

Prens siyah filmli cama döndü ve benim olduğumu düşündüğü yere baktı ancak o bile beni bulamamıştı. Beni kesinlikle göremiyordu.

“ sen neyden bahsediyorsun? Orada kimse yok. “

Adam hadi canım der gibi bakıyordu. “ onu benden saklayabileceğinize inanmanız ne şirin. “

“ yine de onu yanıma kadar getirdiğiniz için minnettarım. “ gözlerinde bir boşluk vardı, anlamlandıramıyordum çünkü gözlerindeki bakışlara yükleyebileceğim bir anlam taşımıyorlardı. Doğruca bana, bomboş bakıyorlardı. Bir kör kadar boş.

Prens bir adım öne çıkarak cam ve onun arasına girdi. Sanki beni görmesini engellemek ister gibi geniş omuzlarıyla aramıza gerilmişti. “ ondan ne istiyorsun? Saldırılar bu yüzden mi? Yağmaladığınız kasabalar, kaçırdığınız ejderhalar, istediğiniz şey, sebebi o mu? “

“ bunu sana neden söyleyeyim. Sen oyunumdaki piyonlardan bile değilsin, oyunuma dışarıdan müdahale edilmesinden nefret ederim. “

O ne oyunundan bahsediyordu. Şimdiye kadar yapılan şeyleri bir oyun olarak mı görüyordu? İnsanları zevk için mi katletmişti?

İçimde alevlenen öfke tohumlarını hissedebiliyordum. “ ben yalnızca şah ile ilgileniyorum. Yani Blacklight ile. “

“ onu adını nereden biliyorsun? “

“ ben çoook fazla şey biliyorum.” Dedi yan bir gülümsemeyle.

“ Wayson, kılıcını ver. “ prens elini albaya uzattı ve albay da kınından çektiği soğuk çeliği eline bıraktı. Ve o anda bir anlığına duyulan havayı kesen çelik sesi ve ardından yere çarpan bir kellenin sesi ile yerimde sıçradım. “ onu götürün buradan. Diğerlerini getirin. “ dedi buzdan daha soğuk bir ses.

Prens hala sorgulanan şahsın cansız bedeni ile aramda durduğu için bir şey göremiyordum ama orada ne olduğunu çok iyi anlamıştım.

Prens cama doğru döndüğünde bir anlığına arkasındaki manzaranın küçük bir parçasını görmüştüm, ondan daha ilginç olanı ise prensin yüz ifadesiydi.

Güneşin altında ışık saçan sıcak teni şimdi bembeyazdı, sinirden zümrütleri kapkara kesilmişti. Dudaklarını birbirine bastırmıştı ve çenesini kasmaktan yanakları içine göçmüştü. Bana doğru baktığını düşündüğü ikinci seferde beni bulmuştu.

***

Sorgu odasından çıktığımdan beri aklım başımda değildi. Bir ruh gibi hareket ediyordum. Bana verilen odaya ilerlerken kanımın ne kadar soğuk aktığını hissederek tekrar ürperdim. Yaz aylarının sonuna gelirken, gün henüz yeni batmışken etrafımı dondurucu bir soğuk kaplamıştı sanki.

Odaya ulaşıp demir kapıyı arkamdan kapattım ve sanki birilerinin girmesinden korkar gibi kapıya yaslandım.

Neden ben diye düşündüm.

Neden onca insan arasından ben?

Bazen zekâ, kas gücünden çok daha değerlidir. İkisi bir araya geldiğinde vazgeçilmez olur. Bazen inat ve hırs, disiplinden daha değerlidir, bir araya geldiklerinde muhteşem olurlar.

Bunların hepsine sahip olan kişiler, en değerlileridir. Onlar eğip bükmesi en zor olanlardır. Ancak onları avuçlarının içine almayı başarırsan… Yenilmez olursun.

Yine de tüm bunları ben istemedim.

İstemek gerçekleştirmeye yetmez. Gerçekleşmesi için çaba ve azıcık da zekâ gerekir. Ve karşımızdaki düşman bu ikisine de fazlasıyla sahip.

Kapım tıklatıldığında irkildim.

Kimin geldiğine bakmak için kapıyı aralayıp dışarı baktığım ile karşımda prensi görmem bir oldu. Bir anda kapıyı tamamen açarak reverans yaptım. “ekselansları, buraya kadar gelmenize gerek yoktu, beni çağırmalarını emredebilirdiniz. “

“ biliyorum. “

Kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Yarım saat önce yaşananların aksine çok daha sakin görünüyordu. “ içeri girmeme izin verecek misin? “

Sorusuyla bir anlığına bocalayarak geri çekildim. “ af edersiniz, buyurun lütfen. “ içeri girdi ve kapıyı ardından kapattı.

Burada odamın manzarası düzlükten ibaretti, yine de camlara ilerledi ve temiz havanın yüzüne çarpmasına izin verdi. “ şu yağmalar konusunda haklı olduğunu düşünüyorum. “ dedi.

“ anlayamadım efendim. Nasıl yani? “

“ ipi koruyan kişileri saraya çağıracağım. “

İnanamayan gözlerle ona bakıyordum. “ ancak demiştiniz ki…”

“ ne dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Ancak sen haklıydın. Yağmaların böylece sürüp gitmesine göz yumamam, insanlarımın ölmesine izin veremem. “

“ bunu duyduğuma sevindim. “ dedim küçük bir tebessümle. O da bana bakarken yine onunla ilk yalnız konuşmamızda olduğu gibi sıcacık görünüyordu. Dokunsam beni kavuracak kadar sıcak.

Bir insan nasıl bu kadar tezat olabilirdi. Bir anda acımasızca soğukken bir anda nasıl sıcaklığıyla insanı kavurabilirdi.

“ teşekkür ederim. “ dedi gülümserken.

“ hangi konuda? “

“ dürüstsün. Savundun şeyi korkmadan dile getirebiliyorsun. Bir prens olsam da bana bile karşı gelerek o gün bağırarak inandığın şeyi direttin. “

“ bunun için üzgünüm. “

“ hayır, asıl ben üzgünüm. Bağırdığın anda kim olduğunu hatırlatmak ve yerini bilmen gerektiği için halkımın başına gelenleri normalleştirdim. Kendimin de katıldığı fikri yalanladım. “

Birkaç asım yaklaştığında akşamın serinliği odamı serinletmeye çalıştı ancak onun yaydığı ısı bunun önüne geçiyordu sanki. “ düşündüğüm şeyleri sana açıkça söyleyebilmek hoşuma gidiyor. Dürüstçe ve statümü göz ardı ederek benimle konuşabilen nadir kişilerdensin. Samimisin. “

“ sizi mutlu ettiysem ne mutlu bana. “

“ arkadaşım olmandan mutluluk duyarım, yoldaşım olmanı istiyorum. “ dediğinde bir an kastettiği şeyin gerçekliğini sorguladım.

“ yani sizin…”

“ korumam olmanı istiyorum. “ kalbim gümbürdemeye yanaklarım kulaklarıma kadar ısınmaya başlamıştı. Doğru anlamıştım.

“ yarışma. “ daha çok bir soruydu.

“ o yarışta karşına çıkacak tüm rakipleri yenebileceğine inanıyorum. Tüm askeriye okullarından kulağıma ulaşan bilgiler sayesinde, krallığın en iyi askeriyesinde bile göze batan bir öğrenci olduğunu biliyorum. “

“ bu iyi anlamda mı? “

Kocaman gülümsedi. “ kesinlikle iyi anlamda. “

Ne demem gerektiğini düşünüyordum. En azında bir teşekkür etmem gerektiğine karar verdim. “ bu onuru bana bahşettiğiniz için minnettarım efendim. Size minnettarlığımı nasıl gösterebilirim bilemiyorum. “ sakin olmaya çalışsam da sesimin altındaki heyecan kendini belli ediyordu

“ görevini iyi bir şekilde yerine getirerek. “ üniformasının altında kemerine takılı duran kristale oyulmuş aslan desenli bir hançer çıkardı. Ayın ışığında kristalden etrafa parlak ışık huzmeleri saçılırken büyülenmiş gibi elindekine baktım. Bana uzattığında kabzasına işlenmiş birkaç yaprak desenini daha seçebilmiştim. Kesinlikle muhteşem bir parçaydı.

“ bu senin için. “ dedi almam için daha fazla bana doğru uzattığında.

“ bu çok güzel. “ onu almak için uzandığımda elim bir anlığına eline değdi ve teninin sıcaklığıyla içim ürperdi. “ baş şövalyem olduğuna göre bunu gösteren bir şey taşımalısın. Bu benim hançerim, annem benim için yaptırmıştı. “

“ bu kadar önemli bir şeyi almam doğru olur mu bilemiyorum. “

“ ısrar ediyorum. “

Israr etmese bile alacaktım, yine de ondan bunu duymak beni daha çok rahatlatmıştı. “ ona gözüm gibi bakacağım. “

“ bundan şüphem yok leydi Blacklight, baş şövalyem. “

Kalbim mümkünmüş gibi daha hızlı atmaya başlamıştı. “ iyi geceler. “ dedi usulca. Gözlerindeki zümrütlere baktım. Elimdeki kristalden çok daha parlaktılar. “ iyi geceler. “ dedim ben de neredeyse fısıldayarak.

End of chapter

The next chapter is locked

Open chapter 29 for 5 coins in the app and carry on where you left off.

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.