Skip to content

ʏᴀɴıᴍᴅᴀ ᴋᴀʟ (ᴛᴀᴇᴋᴏᴏᴋ)

Chapter 1 · 13 min read

ʏᴀɴıᴍᴅᴀ ᴋᴀʟ (ᴛᴀᴇᴋᴏᴏᴋ)

Chapter 1

Yanımda kal

Selammm şekerlerim.

Hayat nasıl? Bence çok kötü ama umarım sizin iyidir. Bunun üzerine ne yazılır diye uzun uzun düşündüm bilin bakalım konumuz ne? Evet, tabii ki angst...

Her ne kadar mutlu sonla, heyecanla ve eğelence ile biten taekook ficleri okusakta arada bir angst da okumak gerekiyor bence.

Hazır yazıyorken çıtırlık bir One-shot birde angst yazıyım dedim. Ortaya da böyle birşey çıktı. Normalde hep aşk konuları, mutlu sonlar gibi konular not almıştım. Bu aralarında bir parlıyor gerçekten. İlk defa hüzünlü bir fic yazıcağım ona göre eleştirirseniz sevinirim. Bakalım nasıl bulucaksınız...

Gecenin karanlığı, şehrin ıslak kaldırımlarına yayılmıştı. Sokak lambalarının sarı ışığı, yağmurun bıraktığı izleri parlatıyor; geçmişin ağırlığını sanki kaldırım taşlarına işliyordu. Jungkook, kahverengi kabanının yakasını kaldırarak, metrodan çıkan insan kalabalığının arasına karıştı. Hızlı adımlarla yürürken, yüzüne çarpan rüzgar ona çok tanıdık bir kokuyu hatırlattı.

O an durdu. Kalabalık akmaya devam ederken o, geçmişin tam ortasında donakalmış gibiydi. Adımlarını yeniden attığında, karşısında bir binanın girişinde sigarasını söndüren bir adam gördü.

Göz göze geldiler.

Gözlerindeki kıpırtıyı önce Jungkook fark etti. Sonra o adam adım attı. Ve karanlığın içinden gelen o ses yankılandı.

“Jungkook?”

Yutkundu. Boğazındaki düğüm büyüktü, ama sesi küçük çıktı.

“…Taehyung.”

Aradan altı yıl geçmişti. Konuşmadıkları, bakmadıkları, adını dahi birbirlerine sormadıkları koca altı yıl. Ve şimdi… bir sokak lambasının altında, yağmur sonrası serinliğinde, yine karşı karşıyaydılar.

“Bu kadar zaman sonra... böyle mi?” diye sordu Taehyung, sesi sitemle karışık şaşkındı.

Jungkook bir adım geriledi. “Ben—yani ben buraya tesadüfen geldim. İşten çıkıyordum.”

“Tesadüf mü?” Taehyung acı bir gülümsemeyle başını salladı. “Seni böyle görmek... hiç beklemiyordum.”

Gözleri hâlâ aynıydı. Sıcaktı, ama içinde kırılmış binlerce hayal parlıyordu. Jungkook, o gözlere bakamadan, "Gitmeliyim," dedi.

Taehyung, “Dur. Lütfen,” diyerek onun koluna hafifçe dokundu. Dokunuşla birlikte Jungkook’un tüm bedeni ürperdi. Unutmadığına bir kez daha emin oldu.

“Bir kahve içelim. Sadece... beş dakika,” dedi Taehyung.

“Beş dakika… yetmeyecek,” dedi Jungkook, sesindeki kırıklık barizdi.

“Ben zaten… hiç yetmeyen şeyleri yaşamak istedim seninle,” dedi Taehyung. “Şimdi bir şansın varsa, bence kaçma.”

Jungkook’un gözleri doldu ama tutundu. Yutkundu, başını hafifçe salladı.

“Peki,” dedi. “Sadece bir kahve.”

Kahve dükkânının camı buğulanmıştı. İçeride hafif caz müziği çalıyordu, loş ışıklar Jungkook’un yüzüne yumuşak gölgeler düşürüyordu. Bardaktan yükselen kahve buharı gibi, aralarındaki anılar da yavaş yavaş havaya karışıyordu.

Taehyung karşısındaki sandalyede oturmuştu. Gözlerini Jungkook’tan hiç ayırmadan fincanını ellerine aldı.

“Yıllar geçti ama... hâlâ en sevdiğin kahveyi hatırlıyorum,” dedi.

Jungkook kısa bir bakış attı, “Latte. Evet... hâlâ aynı.”

Taehyung hafifçe gülümsedi.

“O zaman da az şekerli isterdin. Şimdi?”

“Şimdi… daha az hayal kuruyorum. Daha çok gerçek arıyorum,” dedi Jungkook, gözlerini penceredeki damlalara çevirdi.

Bir sessizlik oldu. Ama bu sessizlik, huzurlu değil; içinde binlerce kelimeyi barındıran cinsdendi. Taehyung başını öne eğdi.

“Ben seni yarım bıraktım, değil mi?”

Cümle havada asılı kaldı. Jungkook’un kalbine saplandı.

“Yarım bırakmak başka, tamamen yok saymak başka… Sen ikisini de yaptın.”

Taehyung bir anda göz göze geldi onunla. Gözleri dolmuştu ama yaş akmadı.

“Bunu hak ettin demiyorum ama… o zamanlar korkaktım, Jungkook. Ailemin baskısı, şirket işleri, insanlar… ve en çok da... senin bana gerçekten inanmadığını bilmek, beni mahvetti.”

Jungkook başını iki yana salladı.

“Ben her şeye rağmen seni sevdim. Gizli gizli. Sessizce. Ama hep gerçekti.”

Taehyung yavaşça elini uzattı. Jungkook’un parmaklarının ucuna dokundu. Bu küçük dokunuşla birlikte ikisinin gözleri doldu.

“Yine de karşımda oturuyorsun,” dedi Taehyung.

“Belki de... hâlâ seni özlüyorum,” diye fısıldadı Jungkook.

Bu sefer sessizlik daha ağırdı. Daha dürüst.

Taehyung ayağa kalktı, elini uzattı. “Birkaç dakikalığına geçmişe dönelim mi? Konuşmadan. Sadece… yanında olayım.”

Jungkook tereddütle baktı ama sonra… ayağa kalktı. Elini tuttu. Elini bırakmayan Taehyung, onu kahve dükkânından çıkarıp eski günlerde sıkça gittikleri, boş bir sokağa doğru götürdü. Yağmur yavaş yavaş başlamıştı.

Bir duvar kenarına dayandı Taehyung.

“Beni ilk kez burada öpmüştün,” dedi.

Jungkook’un nefesi kesildi.

“Ve sen… ilk defa burada ‘yanımda kal’ demiştin.”

Göz göze geldiler. Taehyung’un parmakları, Jungkook’un yanağına dokundu. Soğuktu ama içlerinde hâlâ sıcak bir kıvılcım vardı.

Önce yavaşça, sonra daha yoğun bir şekilde birbirlerine sokuldular. Dudakları buluştuğunda, aralarındaki geçmiş, gelecek ve zaman… bir anda sustu. Yalnızca onlar vardı. Onlar ve kalplerinin o bitmeyen çarpıntısı.

Taehyung, Jungkook’un beline sarılmış haldeydi. Yağmur damlaları saçlarından süzülüyor, birbirlerine her zamankinden daha yakın, ama aslında her zamankinden daha uzaklardı.

Islak dudaklar arasında kaybolan nefesler, boğazlarında düğümlenen kelimeleri susturuyordu.

Taehyung’un parmakları Jungkook’un ensesine doğru kaydı. Tenine dokunduğunda, Jungkook’un vücudu istemsizce titredi.

“Üşüyorsun,” dedi Taehyung, sesi buğulu bir fısıltıydı.

“Senin yokluğunla soğuğa alıştım,” dedi Jungkook, gözlerini kaçırmadan.

O an Taehyung onu kaldırıma yasladı. Dudakları, Jungkook’un boynuna indiğinde ikisinin de gözleri kapalıydı.

Bu an, geçmişin acılarını silmese de kısa bir süreliğine unutturuyordu.

Ceketini çıkardı, Jungkook’un omzuna koydu.

Sonra elini göğsüne koydu.

“Burada hâlâ ben var mıyım?” diye sordu.

Jungkook gözlerini kapattı. Gözyaşları yağmurla birlikte aktı.

“Her zaman vardın. Hâlâ varsın. Ama... artık sadece kalbimde.”

Taehyung başını eğdi. Jungkook’un alnına uzun bir öpücük kondurdu.

Sokakta, kimselerin olmadığı o an, ikisi de zamanın durduğuna inandı.

Ama zaman durmazdı.

---

Bir Saat Sonra – Otel Odası

Sessizce kapı kapandı. Jungkook, yatağın kenarına oturmuş, dizlerini karnına çekmişti. Taehyung karşısında duruyordu, parmaklarını çözmek istercesine ovuşturuyordu.

“Seninle son kez... sadece insan gibi olmak istedim,” dedi Taehyung.

“İlk defa gerçekten birine ait hissediyorum. Ve o kişi yine... sen oldun.”

Jungkook’un gözleri buğulandı.

“Ben hep senin oldum. Ama sen hiç benim olmadın...”

O an, Taehyung Jungkook’a yaklaştı. Aralarındaki mesafe kalmadığında, tenleri birbirine değdiğinde geçmişin izleri daha da görünür oldu.

Sıcak bir temas, gömleklerin çözülmesi, kalp atışlarının hızlanması…

Ama Jungkook bir anda Taehyung’un elini tuttu.

“Yalnızca bedenimle değil, ruhumla seviyorum seni. O yüzden lütfen... bu gecenin sonunda yine susma.”

Taehyung başını öne eğdi.

O cümle, bir kurşun gibi saplandı kalbine.

Sessizlik.

Sonra... bir gülümseme. Acı dolu.

“Bu yüzden ‘son kez yanımda kal’ dedin.”

Taehyung ağlamaya başladı.

“Seni hâlâ seviyorum. Ama bu aşkı yaşatamıyorum.”

Jungkook gözlerini yumdu. Son kez Taehyung’a sarıldı.

Sabah-

Jungkook sabahı hissettiğinde ilk fark ettiği şey, yastığın boşluğuydu. Taehyung'un saçlarının bıraktığı ılık iz bile çoktan soğumuştu. Gözlerini açmadan burnunu yastığa gömdü. Taehyung’un kokusu hâlâ oradaydı. Zambakla karışık o derin bahar kokusu… Tıpkı ilk gün gibi.

Gözlerini yavaşça açtı. Perdeler aralıktı. Güneş odanın içine çekingen bir şekilde sızıyordu, sanki onun acısını bilip fazla aydınlatmaya utanıyormuş gibi. Yavaşça yatağın içinde doğruldu. Geceden kalma kırmızı gömleği hâlâ üzerindeydi, Taehyung’un elleriyle çözdüğü düğmeler yarım yamalak kapanmıştı. Parmaklarını göğsüne götürdü. Hâlâ hissediyordu. Taehyung’un ellerinin sıcaklığını, öpücüklerinin izini… ama en çok da sesini.

Yanımda Kal

Bu cümleyi gece boyunca defalarca duymuştu. Şimdi ise sadece duvarlar yankılıyordu, boşlukta kalan bir anı gibi.

Ayağa kalktı. Gözleri otomatik olarak otele ait sade masaya kaydı. Üzerinde bir not… hafif katlanmış, ucundan buruşturulmuş bir kâğıt duruyordu. Kalbi daha hızlı çarpmaya başladı.

Yavaşça yürüdü, notu ellerinin arasına aldı. Parmakları titriyordu.

> "Ben seni bir ömür sevdim, ama bir geceye sığdırabildim.

Affetme beni.

Sadece… unutma.

Çünkü ben seni, unutmamayı seçiyorum."

— T.

Jungkook notu okurken ağlamadı. Çünkü geceden kalan gözyaşları çoktan tükenmişti. Ama içi… içi acı çekmenin en sessiz haliydi. Yalnızlık, bazen birinin yokluğuyla değil; onunla yaşanan her şeyin ardından gelen sessizlikle yankılanırdı. Ve o sessizlik şimdi Jungkook’un ciğerlerine kadar dolmuştu.

---

Flashback İlk karşılaşma -

Kafede çalışan Jungkook, siparişleri karıştırmıştı. Bir adam sinirle bağırmaya başlamış, genç çocuk paniklemişti. Tam o sırada masadan biri kalktı. Uzun boylu, dalgalı saçlı, gözlük takan biri… Taehyung.

“Üzgünüm,” dedi. “Kardeşim o siparişi benim adıma vermişti. Karışıklık tamamen bizden.”

Jungkook şaşkınlıkla baktı. Adam özür dileyip uzaklaşınca, Taehyung ona dönüp gülümsedi.

“İnsanlar çoğu zaman yanlış anlar, değil mi?”

Jungkook utana utana başını eğdi.

“Ben sadece iyi hizmet vermek istedim.”

“Başardın. Hem de fazlasıyla.”

O gülümseme… o ilk an. Her şeyin başlangıcıydı.

Flashback and-

Ayrılık sonrası -

Jungkook'un Telefonu çaldı. Ekranda Taehyung’un adı görünüyordu. Bir an dondu kaldı, sonra derin bir nefes alıp telefonu açtı.

“Taehyung…?”

“Jungkook,” dedi Taehyung’un sesi, alışılmışın dışında yumuşak ve kırılgındı. "Konuşmamız lazım."

Jungkook’un kalbi hızla attı. "Neden şimdi? Her şey bitti."

“Bitti mi gerçekten? Seni unutamadım. Biliyorum, seni çok üzdüm ama… seni tekrar görmek istiyorum.”

Jungkook gözlerini kapattı. “Bilmiyorum, Taehyung… Çok şey yaşadık.”

“Biliyorum. Ama bu sefer farklı olacak. Sana söz veriyorum.”

İkisi de sessizliğe gömüldü. Taehyung, onun sesini tekrar duymanın verdiği korku ve umut arasında gidip geliyordu. Jungkook ise kırık kalbinin derinliklerinde hala bir kapı aralıktı.

Telefonun kapanma sesi odada yankılandıktan sonra Jungkook uzun bir süre yerinden kıpırdayamadı. Taehyung’un sesi, içinde geçmişin tozlu raflarını aralamıştı. Öyle ki, bir anda yıllar önceki kendisine dönmüş, yine o ürkek bakışlarla karşısındaki adamı nasıl sevdiğini hatırlamıştı.

Masasının başında, başını avuçlarının arasına aldı. Parmak uçları şakaklarına bastırırken, gözlerini kapattığında Taehyung’un gülüşü, sarılışları, o küçük öpücükler... Hepsi gözlerinin önünden geçti. Her şey ne kadar da canlıydı. Ve ne kadar da acıtıcı.

Saatler sonra-

Gri bir gökyüzünün altında, Seul’ün sessiz bir kafesinde oturuyordu Jungkook. Yağmur hafif hafif çiseliyor, camlara nazikçe vuruyordu. Masanın karşısındaki boş sandalye hâlâ boştu ama o, geleceğini biliyordu.

Kapı açıldı.

Ve Taehyung içeri girdi.

Üzerinde siyah, düğmeli bir palto vardı. Gözleri hâlâ aynıydı. Ama yüzünde bir hüzün taşıyordu; geçmişte bıraktığı ama silinmemiş bir pişmanlık gibi. Göz göze geldiler. Kalabalık bir şehirde, yıllar sonra tanıdık bir ruhla karşılaşan iki yalnız gibi...

Taehyung ağır adımlarla yaklaştı. Sandalyeye oturduğunda, bir süre konuşmadılar.

“Saçların... uzamış,” dedi Jungkook, gözlerini kaçırmadan.

Taehyung buruk gülümsedi. “Seninkiler aynı... Ama gözlerin... daha yorgun.”

Sessizlik yine aralarına çöktü. O eski sıcaklık, şimdi yerini kırgın bir mesafeye bırakmıştı.

“Beni neden çağırdın, Taehyung?” dedi Jungkook sonunda.

“Çünkü… hâlâ seni düşünüyorum. Çünkü seni kaybettim ama unutamadım. Sana ne kadar yanlış yaptığımı her geçen gün daha iyi anlıyorum.”

Jungkook başını salladı, dudaklarında acı bir gülümseme ile “Bazı hatalar sadece geç fark edilir, Taehyung. Ama geç fark edilenler en çok can acıtanlardır.” dedi.

Gözleri doldu. Taehyung’un da öyle. Ama bu gözyaşları artık çözüm değil, sadece bir itiraf gibiydi. Sevmenin geç kalmış hâli gibi…

“Bir şans daha ver, Jungkook,” dedi Taehyung neredeyse fısıldar gibi. “Bu sefer her şeyi telafi edebilirim.”

Jungkook’un kalbi, Taehyung’un sesiyle kırılıp dökülüyordu. Ama içindeki parçaları birleştirmek için artık geç kalınmıştı.

“Ben... seni sevmekten yoruldum, Taehyung.”

Ve o an, yağmur camları değil, kalplerini dövmeye başladı.

Taehyung, Jungkook’un karşısında sessizliğe gömüldü. Bir şeyler söylemek istedi ama boğazında düğümlenen kelimeler, tıpkı yıllar önce sustuğu gibi sustu yine.

Bu kadar mıydı?” dedi Jungkook, sesi titrek. “Yıllar sonra gelip bir masaya oturup ‘pişmanım’ demekle bitecek mi her şey?”

Taehyung gözlerini yere indirdi. “Hayır. Ama başka ne yapacağımı bilmiyorum.”

O an Jungkook’un yüzünde geçmişin acı bir gölgesi belirdi. Derin bir nefes aldı, sanki o günlere yeniden dalıyormuş gibi…

> “O geceyi hatırlıyor musun?” dedi bir anda. “Ben seni saatlerce bekledim. Sadece gelmeni, bana inandığını söylemeni bekledim. Ama sen... gelmedin.”

Taehyung’un gözleri kocaman açıldı. Kalbinin orta yerine sert bir ok saplandı. O gece... Jungkook’un gözlerinde yaşlarla “kal” deyişini, ama kendisinin kararsız adımlarla arkasını dönüp gidişini… hatırlıyordu. Hem de çok iyi.

“Ben... korkmuştum.”

Jungkook başını salladı. “Ve ben senin korkularına kurban oldum.”

Kafede çalan yavaş müzik, aralarındaki sessizliği daha da ağırlaştırıyordu. Yağmurun sesi artık fon değil, duygularının yankısı gibiydi.

“Ben seni çok sevdim, Taehyung. Öyle bir sevdim ki… senin için kendimi yok saydım. Ama sen… beni en çok ihtiyacım olduğunda yalnız bıraktın.”

Taehyung’un gözlerinden yaşlar süzüldü. Sessizce… çaresizce… belki de ilk defa bu kadar gerçek.

> “Ben seni hiç unutmadım, Jungkook.”

“Ben de seni unutmadım,” dedi Jungkook usulca. “Ama bu… hatırladığım şeyler yüzümü güldürmüyor. Yüzümde bıraktığın izler… sevdiğin biri olmaktan çok, hayal kırıklığın gibi.”

Taehyung’un eli masanın üzerine uzandı, parmakları Jungkook’a yaklaşmak ister gibi titredi. Ama Jungkook geri çekildi.

“Sakın…” dedi yutkunarak. “Bana dokunma. Çünkü hâlâ seni hissedersem… yine affederim.”

Ve bu, kendini korumaya çalışan bir kalbin en çıplak haliydi.

> Taehyung susuyordu. Jungkook ağlıyordu. Ve aralarındaki hikâye… geri dönüşü olmayan bir yolda kayboluyordu.

Gece, şehir ışıklarının silikleştiği saatlerde başladı. Yağmur çoktan durmuştu ama sanki iki bedenin taşıdığı hüzün, havaya yapışmış gibiydi.

Taehyung, Jungkook’un otel odasının kapısını yavaşça kapattı arkasından. Sessizlik yine aralarına oturdu. Jungkook, pencerenin önünde duruyordu; elleri cebinde, gözleri boşluğa dikilmişti.

“Yalnızca bu gece,” dedi Jungkook, sesi fısıltıdan biraz fazlaydı.“Yalnızca bu gece kendimden nefret etmeyeceğim.”

Taehyung ne demek istediğini biliyordu. Birbirlerine ait olmadıkları bu zamanda, sadece bir geceliğine eskisi gibi olmayı istiyordu Jungkook. O da.

Adımları sessizce yaklaştı. Aralarındaki mesafe bir nefes boyuna düştüğünde, Jungkook başını çevirdi. Gözlerinde öfke yoktu artık. Sadece bitkinlik… ve özlem.

> Taehyung’un parmakları Jungkook’un yanağına dokunduğunda, zaman sanki geri sarıldı. Gözlerini kapattı Jungkook, o dokunuşun altında ezilerek. Çünkü bu dokunuş, onu en çok seven ama en çok yaralayan adama aitti.

Öpücük, çok hızlı gelmedi. Önce bir bakış… sonra bir sığınma. Dudakları birbirine değdiğinde, bedenlerinden çok kalpleri titredi.

Jungkok’un sesi boğuk çıktı, dudaklarının arasından:

“Beni yine bırakacaksan… yalvarırım, bu defa sevme.”

Taehyung cevap vermedi. Onun yerine, elleriyle Jungkook’un gömleğinin düğmelerine uzandı. Titreyerek… kararsızlıkla… ama geri dönmeden.

Kıyafetler bir bir yere düştü, kelimelerin yerini derin nefesler aldı. Tenleri birleştiğinde, kalplerinde yanan tüm geçmişin külleri yeniden harlandı.

> Bu, bir araya gelmenin değil; veda etmenin gecesiydi.

Bu, “keşke” lerin sessiz çığlığıydı.

Bu, birbirini hâlâ seven iki yorgun kalbin son buluşmasıydı.

Saatler geçti. Sessizlik yine geldi. Bu sefer yatakta, omuz omuza uzanmış halde, yalnızca nefeslerinin sesi vardı.

Jungkook, tavana bakarak konuştu:

“Sabah olunca git.”

Taehyung gözlerini kapattı. “Tamam.”

Çünkü bazı geceler sadece geceye aitti. Ve sabah… her zaman her şeyi mahvederdi.

...

Güneş perde aralığından usulca sızarken, Jungkook’un gözleri hâlâ kapalıydı. Uyuyormuş gibi yaptı. Çünkü uyanırsa, Taehyung’un gitmiş olma ihtimaliyle yüzleşecekti.

Ama yatak boştu.

Ve oda… buz gibiydi.

Yastığın diğer tarafında hâlâ onun kokusu vardı. Saçlarının arasına sinmiş, gecenin teriyle karışmış o tanıdık koku. Gözlerini açtığında boğazı düğümlendi. Boşluk, içindeki her şeyi yankı gibi geri çaldı:

> “Sabah olunca git.”

“Tamam.”

Kalktı. Banyoya gitmedi. Aynaya bakmadı. Üzerine bir şey bile giymeden pencerenin önüne geçti. Şehir yine aynıydı. İnsanlar yine aceleyle koşuyordu.

Ama onun dünyasında bir şey eksikti artık.

Taehyung yoktu.

Bir not bile bırakmamıştı.

Tıpkı kalbini götürdüğü gibi, sessizce çıkmıştı hayatından.

Jungkook elini kalbine götürdü. Sanki oraya bir şey saplanmış gibiydi.

Ya da…

Orası artık hiç atmıyordu.

> “Beni yine bırakacaksan… yalvarırım, bu defa sevme.”

Ama sevmişti. Hem de ölesiye…

---

Bir hafta sonra-

Seul – İş merkezinde kalabalık bir plaza

Jungkook elinde kahvesiyle ofise doğru yürüyordu. Herkes aceleyle geçiyor, kimse kimseye bakmıyordu. O ise her vitrin camında Taehyung’un yansımasını arıyordu. Ne kadar saçma olduğunu bilse de… umut işte, insana en çok acıyı veren duyguydu.

Asansöre bindiğinde aynada kendine baktı. Gözaltları morarmış, yüzü solgundu. Dudağının kenarında hafif bir yara izi vardı, sabaha karşı uykusunda dudaklarını sıkmaktan oluşan bir iz.

Kapı kapanmadan önce biri daha bindi. Siyah takım elbiseli, ellerinde klasör olan biri… tam olarak bakmadı. Sadece kalbi bir an hızlandı. Çünkü kokusu… bir anlığına tanıdık geldi. Ama sonra fark etti, bu sadece bir yanılsamaydı. Onun kokusu bir başkasında bu kadar kolay olmazdı.

Asansör 15. katta durdu. Jungkook indi. Derin bir nefes alıp yoluna devam etti.

Masasına geçtiğinde bilgisayar ekranını açtı. Açılır açılmaz gelen bildirim gözlerine çarptı.

Yeni Posta: Dün ünlü Kim Taehyung ile Han Yeji evlendi.

Habere tıkladı. Bir derginin özel röportajıydı. Taehyung’un bir düğün fotoğrafı. Siyah takım elbise içinde, yüzünde o meşhur sahte gülümsemesi. Yanında ise genç bir kadın. Kusursuz bir gelinlik giymişti. Onların “mükemmel” aşk hikâyesi anlatılıyordu. “Beş yıldır süren dostluk, nihayet mutluluğa dönüştü.”

Jungkook’un gözleri yavaşça kapanmaya başladı. Sol elini kalbinin üstüne koydu. Orası… yine sızlamaya başlamıştı.

Birkaç gün sonra – Geçmişin sokağında

Jungkook, Taehyung’un yaşadığı mahallede dolaştı. Bilmeden, bilinçsizce… Ayakları onu eski günlere götürüyordu hep.

Sonra bir duvar yazısı gördü. Siyah sprey boyayla yazılmıştı:

> “Sadece geceleri sevildim. Sabah olunca hep yalnızdım.”

Gülümsedi. Acıyla.

Çünkü bu satırı kim yazdıysa…

Onun kalbinden koparıp almıştı.

Gözlerini kapadı. Dudaklarından şu kelime döküldü fısıltıyla:

“Yanımda kal dedim. Duymadın…”

Rüzgâr esti.

Sessizlik konuştu.

Ve Jungkook anladı:

Bazı insanlar sadece rüyada kalır. Gerçekte asla senin olmazlar.

"Ben seni bir gecede sevdim…

Sen beni bir sabaha sığdırdın."

☔︎︎ Tam da yağmur yağarken kitabı bitiriyorum, şansa bak!

Kendi yazdığık ve bu sitenin de ilk angst X Taekook X one-shot'unu bitirmiş oldum. Düşünce ve fikirlerinizi oldukça merak ediyorum. Aynı şekilde desteklerinizi de esirgemezseniz çok sevinirim.

Bölümü toparlamam ve gözden geçirmem 3 saatimi aldı sanırım. Son değişiklikleri ve noktalama işaretlerini kontrol edip, paylaşacağım. Görmediğim ya da yanlış yazdığım kısımlar varsa kusura bakmayın.

♡Elysia kaçar♡

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.