Yağmur damlaları hızlı hızlı cama çarpıyordu. Sanki havadaki tüm kiri temizlemeye yemin etmişti. Kısa
sürecek olan yaz yağmuru bitecek gibi durmuyor, aksine her şeye inat hükmünü ilan etmeye çalışıyordu. Bir prens gibi. Bir kralın mirasını vermek için peydahladığı sonradan
tahtına yayılmış kıçını o tahttan kaldırmamak
için bir piçi gibi görmezden geldiği veliaht
prens gibi. Yağmur o piç prensti işte. Babasının
hükmünü yıkmak adına surların ve kapıların
dışında açlıktan yerlerde acı içinde ölen halkını
ve halkının gazabını kullanıyordu. Yağmur
damlaları... Ölüme ve yok olmaya giden yağmur
damlaları... Havayı boğan, hükümdarı tahtından indiren... Kana Karşılık kan. Ölen halka karşılık kral ve taze. Taca taç, tahta taht. Bu uğurda feda edilen yüzlerce can. Belki
binlerin çığlıkları bizlerin yağmurun sesi olarak
kabul ettilelerimizdi. Prens, kralın üzere yağdı. Onun başını kaldırmasına izin vermedi, veremezdi. Işığın krallığını sahip olmak için fedakarlık yapılmalıydı. Dahası kral ışığı
hükmederdi. Işığı sadece bulutlar keserdi. Işık
krallığının düşmanlarından biriydi. Bulutların
krallığı halktı. Başlarında mağrur prens
vardı. Damlalar camlara çarpıp çığlıklar atmaya devam etti. Ölüm çığlıkları. Kanlı, gözyaşlı ve ölümü
habercileyen o acıklı şiirlerden parçalar... Camlardan
aşağı da bedenleri sallandı. Devrimin kanlı
sonuçlarıydı. Kralın gözardı ettiği prensin yolunda
yenilip, basılıp, ezilecek birer merdiven hatta
beden olarak gördüğü kanlı et parçalan.
Simsiyah saçlarını taşınan göğün karanlığından almış, yeşil gözleri tanrılardan hediye olan paçalarında gökte verilen savaşın kanları sıçramış halde her gün geldiği kafenin kapısından içeri girdi. Kafe sessiz, boğucu ve basıktı. Ölülerden ziyade yaşayanlar kafeyi korkutucu kılıyor gelenleri
boğmayı kendisine göreve ediniyorlardı. Boğucu
kahve kokusu...
Sarı hastalıklı bir renktir ancak
kimse kahverengi ile daha da hastalıklı olacağını
hayal dahi edemezdi. Çarpıklık. Sanki bu kafe
içinde, derinlerde bir yerlerde Athena'nın çarpıklığını
taşıyordu. Kahvenin uyuşturucu gibi
kokusu her yana yayılmıştı. Nefes almayı
zorlaştırıyor, defne yaprağı ile kafayı çekmiş gibi
hissetmesine neden oluyordu. Sanki biran daha
durursa, ciğerlerini o kokuyla doldurursa tanrılara ulaşacak, onlarla konuşacak hatta onların yataklarına girecekti.
Bu basit kafenin içinde kopan bu fırtınaları, herkesin içten içe
fark edişini ancak sessizce yemin etmişler gibi bilmezliğe yatmalarını ve boğulmalarını izlemeyi seviyordu. Zevkliydi işte. Yalnız olmadığını hissetmek belki de ona bu kadar zevk verendi. Kafenin bu hali ona cazibeli gelendi. Iffetli
ancak sadece bir kılıf olduğu bilinen bu yerde
sessizce oturmak ve o günahkar havanın onu
boğmasına izin vermek güzel bir duyguydu.
Boğulmak... Her şeyden, var olmuş her şeyden
en çok da yaşanmışlıktan ve de yaşanmamışlıklardan. Yaşanmışlıkları kanatlarını kırarlar insanın. Uçamansınız yağmurlu savaşlarda göklerde. Yere savunmasız düşer sonra da yere çakılırsınız. Kemikleriniz binbir parçaya bölünür, etinize, kanınıza, kalbinize, ciğerinize saplanır da kanınızda boğulurken kendinizi toparlamak gibi bir sonsuz işkenceye çekilirsiniz. Yaşanmamışlıklarsa biraz daha ağır bir işkenceyi çekerdi kendisine. Bu zafer asla kanadının olmasını tedamazdınız. Kanadınız olmadan uçmanız beklenirdi, ancak bu sefer çakılmadan boğulurdunuz.mBoğulmak basit bir kelime gibi getirdi kulağa sadece anlamı kendisinden daha
ağır olanlardandı. Oysa beklenenden daha ağır, daha sinsi ve biran daha gözyaşlarının hükümdarığında süren bir işkence. Bu sefer kendinizden bir kanat yapmanız gerekirdi
gözyaşlarınız sizi boğarken. Kendi kanınızdan,
etinizden, kemiğinizden. Delikanlı bunu sadece bu boğucu
uyuşturucu etkisiyle atlatabilirdi. Başka yöntemler var mıydı? Varsa neredeydi? Yoksa her şey bu boğulmadan kurtulmak için intihar görevinin bir ilizyonu muydu? Ilizyonsa dahi delikanlı buna önem vermedi. Ağır hareketlerle kahvesini aldı.
Kahve... Acı aşkı... Gözyaşlarının kendisi yahut sadece ölümüydü. Sonuncusu olduğuna emin oldu. Bir kaç cansız saniyede.Ritmik hareketlerle her daimm oturduğu cam kenarına oturdu. Burada oturmayı severdi. Hele de yağmurlu
günlerde. Delikanlı o cama yapışık yazardı çoğu zaman. Çünkü kendi sefil hayatının diğerlerinin sefil hayatına karışmasını izlemeyi severdi. Şuanda da dışırıdaki yaz sağanağından kaçınanları izliyordu. Yağmurun izlerinin
üzerine koşarak basıyor, suları paçalarına sıçratıyor ve gidiyorlardı. Kahvesinden yudumladı ve yudumlaması ile bir yüzü dağıldı. Kahve acı gerçeklerini ve anılarını hatırlatıyordu. Tekrar yağmura odaklanmaya çalıştı. Sırsıklarım saçlarını
eliyle dağıttı. Yağmuru severdi. Sudansa nefret ederdi. Yağmur onun neden yaşadığını hatırlatan bir tehdit, bir düşmandı. Poseidon'un hükmettiği her şey onun düşmanıydı. Atlas'ı, o yüce titanı, dize getiren tanrı elbet ki delikanlının da düşmanıydı. Sanki her an Poseidon'un tridentinin sivri uçlarını ensesinde hissediyordu. Her sikik saniye etine batıyordu. Ve onu kıvrandırıyordu.Bunu, bu düşmanlığı, bu durumda unutamazdı. Yağmur da ona bu düşmanlığı ve ensesinden bir an olsun ayrılmayan tridenti hatırlatıyordu.
Kedi gibi ıslanmıştı. Hafif bir titreme omuriliğinden usulca ona sızıyordu. Kemiklerine, etine, damarlarına... Ancak sıcak kahvesini içmedi, Biçimli ve ince parmaklarını kupasının etrafını sardı, durdu. Kahvenin sıcaklığı ellerini sıktı ve oradan da içini. Savaştılar ve kaybettiler. Savaşlarda her derim kaybeder her iki taraf da. Delikanlı bunu yaşamıştı. Şuan kalbini paramparça eden her şeyden dolayı savanmıştı. Ve
kaybetmişti. Ona karşı kaybetmişti. Hayatının savaşını savaş meydanına dahi gitmeden kaybetmişti. Utanç kaynağı... Kahvesini tek yudumda bitirdi. Yüzünü buruşturdu. Acı kahve kalbindeki acıyı bastırmasıın aksine daha da kanatmıştı. Dahada canı yanıyordu şimdi. Kahveden miydi sebep? Elbette diye yanıtladı kendini. Kahve...Acı hatıralarnın kraliçesi. Adı tadı ile iflah olmaz bir aşık, dahası obsesif bir şeytan. Şeytanlar melek kostümü giyerler tıpkı kurtlarnın kuzu kostümü giymesi gibi. Ancak kahve, işte o giyemeyecek kadar özgüvenli ve gururluydu. Biraz da ilahi. Öyle bir ilahilikti ki bu ne olduğunun, ne de ne ile yaftalandığının önemi yoktu. O,oydu. Güçlü olan, şekil almayan, ezilmeyen, şekil değiştirmeye ihtiyacı olmayan, kandırmak adına şeklini çevirmeye ihtiyacı olmayan ve sadece bakışları ile kandıran bir şeytan. Işte bu kadar basit bir kelimenin anlamı böylesine büyüktü delikanlı için. Ne de olsa kendi hala atan kalbi o şeytanın avuçlarındaydı ve kalbinden kanlar alıyordu ya. Fincanı masaya koydu. Cam masanın porselenle buluştuğu ses kafenin boğucu havasında ve camlara çarpan yağmurun seslerine karıştı. Pencereden dışarıya izlerken arkasından acı bir ses geldi. Ağzında ve kalbinde acı bir tat bırakan ancak yamıyak ve tatlı bir sen adını senlenmişti.
"Atlas Mersier."
Atlas'ın gözlerin acıyla harmanlanmış bakışlarla sarışın kıza döndü. Uzun düz sarı saçları omuzlarına dökülüyordu. Kahverengi gözleri toprağın ve ölümün soğukluğunu taşıyordu. Ancak her daim eski bir arkadaş gibi de sıcaktı. Ölüm gibi. Ölüm yaşamaz aslında. Sanki sarışın kız da yaşamıyordu. Bakışları donuk, soğuk, bir miktar ölü gibiydi. Beyaz teni soluktu, hatta Atlas şeffaf olduğuna dahi inanabilirdi. Bu onu biraz daha ruhani bir varlığa benzetiyordu. Dudaklarına sürdüğü bordo ruju, sözlerini çevreleyen siyah kalın göz kalemi, simsiyah deri çelketi altında ayak bileklerine kadar uzanan tüllü eteği... Çok güzeldi. Atlas kızın her daim bir günahkar kadar güzel olduğuna inanırdı. Hayatını mahvetmeye and içmiş bir günahkar...
"Eugina Phillipa Faustin.Uzun zaman oldu."
Çok çok uzun zaman. Sevginin keskin bıçakları
kalbini parçalayacak kadar.
"Sen benden daha fazla önemsedin. Asistanlığı"
Işte her şeyin başlama nedeni olan kelime... Asistanlık. Doktor Sparrow hocasıydı. Atlas da Eugina da fizik okuyordu. Astrofizik profesörü olan Doktor Sparrow okuldaki en
prestijli fizik hocasıydı.Dahası onun yanında asistan olmak hayali güzel yapması imkansıza yakın bir olasılıktı. Engina ve Atlas arasında üç yaz vardı. Atlas o gelene kadar Doktor Sparrow' un gözde öğrencilerinden birisiydi. Diğeri Aemma
Anna Petrovic idi. Aemma garip bir kızdı. Tehlikeli olandan garipti. Elinde sönmez her an parlak bir alev taşırdı da bu alevi insanlar acı çeksin ve yanarak ölsün diye üzerlerine atardı. Aemme o daha 2. sınıfken asistan olmuştu. Bu nedenle onu rakip olarak görmemişti. Içinden Aemma da
onun rakip olarak görmesin diye dua etmişti. Çünkü delikanlı biliyordu ki Aemme onu rakip yahut düşman olarak görseydi onu acımasızca ortadan kaldırır, onun üzerine kalın postallarla basar ve yok ederdi. Hoş aslında Atlas neden Aemma'nın gerçekten bunu yapmadığını anlamadı. Ne kadar Eugina tatlı bir kız gibi dursa da Aemma bir Rus bebeği idi. Atlas, Aemma'nın Rus mafyasının üslerinden birinin kızı olduğuna dahi inanmıştı. Bu kız fazla bebek yüzlü katildi. Dahası buna kimse inanmıyordu. Atlas her konuda olduğu gibi bu kız konusunda da delirmiş gibi hissediyordu. Tıpkı Eugina'nın da tekin olmadığına dair iddiaların da aldığı tepki gibi. Herkes bunun Engina'nın onun yeni almasındaki
ağır yenilginin intikamı olarak görüyordu. Atlas iç çekti. Onun yeri... Atlas o kız geldiği an doktor Sparrow'un gözünden düşmüştü. Ağır şekilde. Kanatları kırılmış, etrafı kana bulanıp
yapışmış tüylerle kaplamıştı. Kendi kanatlarının tüyleri... O günden ben her duygusu nefrete dönmüştü. En azından Atlas bunu umut ediyordu. Araları sikik bir gerilime dönüşmüştü. sırf bu sebeple. Eugina bundan bahsediyordu. Burnunu kırıştırdı.
"Sen önemsemedin mi?"
Engina biçimli omuzlarıını silkti. an saçlarından bazı tutamlar dağılmıştı. Yüzündeki umursamazlık onun canını daha da acıtıyodu.
"Çok değil hayat bu kadar değerli değil."
Atlas kahkaha attı. Uzun zaman sonraki ilk gerçek kahkahası idi ve bunun Eugina tarafından getirilmesi sinirlerini germişfi.
"Herkes bunu ister Eugina. Gelecek isteyen herkes
bunu ister."
Eugina tekrar önemsememezlikle omuz sıktı. Atlas'ın sinirleri daha da gerilerken dilini ısırdı.
"Ben bunu istemedim. Çünkü asistan olayım
olmayayım "bir şey" olacaktım. Bunu bilirkennneden kendime acımadan her şeyimi vereyim?"
Atlas öfkeyle başını çevirdi. Şimdi dışındaki yavaşlamış yağmuru ve şemsiyelerini kapatıp kapatmamak arasında gidip gelen insanları izliyordu. Öfke damarlarına sinsice yayılmıştı. Öfke onu ve damarlarını eritecek hatta belki de patlatacak kadar güçlüydü. Görmezden geldi kızı. Eugina Philippa Faustin, Italyan baronun kızı. Engina Philippa Faustin, okulun en güzel kızı. Eugina Phillippa Faustin, ulaşılması imkansız olan, ona ulaşmak için her şeyini feda eden savaşçıların olduğunu prenses. Eugina Phillippa Faustin, Atlas Mesier'in ilk aşkı, kalp sızısı, unutamadığı dahası her gece delikanlıyı avlayan o eli kanlı bıçaklı anıları. Engina ise bunları bilmiyordu delikanlının zannınca.
Engina yavaşça Atlas'ın koluna dokundu. Atlas bu Küçük temas ne hızla bakınlarını kıza çevirdi. Başını yana eğmiş kız endişeyle bakıyordu ona. Birkaç sene önce de ona böyle bakmıştı. Tam da delikanlı ondan gitmeden önce..
"Yanlış bir şey dedim değil mi?"
Atlas gülümsedi,
"Hayır demeden. Nasıl diyebilirsin ki? Neden senin dediğin sözler benim nezlimde değerli olsun ki?"
Eugina gerildi. Atlars'ın emin olduğu tek şey Eugina'nın göz önünden kaybolmaktan hiç hoşlanmadığıydı. Sevilmeyi severdi, hayran kalkınmayı, hatta nefret edilmek dahi kızın Kalbinde mutlulukla karşılanırdı. Oysa yok olmak, görmezden gelinmek olmasına karşın hiç olduğu söylenmesi... Bunlar
Eugina'yı paramparça ederdi. Atlas da bunu çok iyi biliyordu. Kızın yüzüne zafer almış gibi baktı. Eugina durağan bakışlarını kaydırdı. Yağmur dinmekteydi. Zafer prensindi. Eski kralın kanlı tacı artık oğlanındı. Çıkacak gökkuşağı göndere çekilen bayraktı
"Sen bir şeytansın."
Atlas ona şaşlanca baktı. Onun yaptıklarına karşın şeytan kendisi mi olmuştu? Kahkaha attı.
"Bunu karanlığın işleti tarafından gelenlendirilen, doğrular ve pişirilen bir seramik bebekten dahası olamayan bir kuran söylemesi emin ki çok
da kalbimi kırmıyor. Artık değil."
"Artık değil. Önceden kaldın mı?"
Atlas ona bağırmayı, onun yüzünü Lorenzo Bernie'nin metresine yaptığı gibi paramparça etmeyi çok istedi. Sonra bu ilkel ve karanlık duygunun, isteğinin kendisi olmadığını hafta muhtemelen ona bir adım atsa sanlacağı gerçeği ile sarsıldı.
"Bu hiç önemli değil, Ya da önemli. Bir
yanlış anlaşılmayı düzelteyim, Sen asla beri
kıracak düzeyde olmadın. Ve anıl şeytan da sesini
Hiçbir şey söylemeden doğulden. Gitmek
amacıydı. Ama onu durduran Kendi şeytanıydı.
"Şeytan sence ne?"
Atlas duraladı. Yerine geri düştü. Bu konu inanılmaz ilgisini çekmişti. Biran kanun gözlerine bakarak düşündü. Kızın kahve soğulan, uyuşturucu kahve kokunun, bağınca kalkanın beynini bulandırsa da o düşündü çünkü bu bulanıklığı vede uyuşukluğu sevmişti. Dahası bu kızı Ilk gördüğü andan beri
de o gözlerin tir yakisi olmuştur.
"Şeytan karanlığın kötü şöhretinden gücünü
ve ihtişamını alandır."
"Karanlık kötü müdür?"
"Her daim değil. Karanlık her daim kayıp olanda sadece. Bilinmez olan, kayıpların evi, gizemli ve de tüyler ürpertici olan. Bilinmeyen korkutur. Bilinmeyen her daim korkutur. Çünkü tehlike görünmezdir Tehlike görünmez ise. konunaman insan, Karanlık her şeyi örter. Iyiyi ve kötüyü, gerçeği ve yaları, acıyı ve tebessümü, gö zyaşlarını ve kehanetleri, geçmişi ve geleceği... Her şeyi örter ve ba ona
muazzam bir güç verir. Geceleri yazak olanlar yapılar ve emirler gerçekleştindir. Gece her şeyi örter ve bir daha çıkmamak üzere gömer.Leydi Nyx'in ve Lord Erebus'un güçleri buradan akardı kanlarına. Güçlü olmak, en korkulan, her şeye karar veren olmak için doğmuşlardır."
Atlas konuşmayı nihayet bitirdiğinde ona meydan okurcasına baktı. Eugina'nın duruşu dikleşmiş, gözlerinde her konuşmada ortaya çıkan hırslı alevler parlamaya başlamıştı.
Eugina hırslı olmayabilirdi. Ancak Atlas biliyordu ki Engina insanları kendi düşüncelerinde boğmaktan, her cepheden tek başına saldırıp düşmana diz çöktürmekten zevk alırdı. Eugına'nın kaybettiği bir savaş yoktu şimdiye kadar.
"Karanlık kötü değildir. Aksine ihtişamlıdır o, içinde olan için cennetten farksızdır."
"Ahlaksızlık."
"Kime göre neye göre Mersier? Ahlak anlayışını çarpık Athena sekillendirdi.Dahası antik Mısır'da kendi kızları ile evleniyordu
firavunlar. Bu da ahlaksızlık ancak görülmüyordu. Sahi ahlaksızlık ne Mersier?Sadece dinlerin oluşturduğu ahlakın çerçevesinden bakarken bunu görebiliyor musun? "Ahlak
ideasını?"
Tek kaşını kaldırdı Mersier. Ideayı biliyordu. Platon için gerçek ve hakiki olandı Ancak "Ahlak Ideası"nı duymamıştı.
"Evet, Kendi terimim. Ahlakın gerçekte bilinenden daha başka, ışıltılı ve parlak olması demek. Burada bize denen ahlaktan dahası var. Daha katısı ama daha neden alınabilir olanı. Onu gördüğünde, onunla karşılaştığımızda tenimiz yanacak çünkü o meleklerin aydınlığından, şeytanların karanlığından doğduğu ateşin hatta gökışığının parçası. Belki cennette, belki tam tersi cehennemde hatta Duat'ın ortasında kurulmuş olan yıkılmaz ve sarsılmaz terazinin üzerinde
parlıyor."
Atlas alayla güldü. Delikanlının inançsız olduğunu herkes bilirdi ve Eugina'nın da inançlı olduğunu. İnanç dahi ortak alanları değildi. Sahi ortak alanları neydi?
"Tüm bunlar kemikleri titreden bir masaldan ibaret, Eugina. Ve sen artık masallara inanma yaşını çoktan geçtin."
"Sana göre masal olabilirler. Bana göreyse
değiller. Sadece sen inanmıyorsun diye sen doğru
değilsin."
"Sen bir fizikçinin Eugina.Nasıl bir fizikçi olacaksın sen?"
Eugina somut bir öfkeyle ona doğru atıldı. Burun burunalardı. Atlas'ın burnuna Eugina'nın kokusu dolarken gözlerini yumdu ve daha kötü bakmak adına gözlerini geri açtı.
"Her fizikçi senin gibi agnostik olacak diye bir emir yok. Ve sen de sırf inanmıyorsun diye dahi değilsin!"
Uzaklaştı. Öfkelenmişti ve Atlas bunu fark etmişti. Mutlu olmalıydı. Sonunda düşmanı olan kişi için üzülmemeliydi, değil mi? Ama o zaman neden kalbi acı içinde burkulmuştu? Neden kanaması artmıştı? Neden göğsünde koca bir delik vardı? Eugina gitmeden onu elinden yakaladı. Kızın küçük eli kendi avucunda kayboldu.
"Bunu demek istemedim."
Ehgina büyük bir öfkeyle elinin ekti. Yakıcı, yıkıcı, hatta sarsıcı bir haldeydi. Atlas kendisine lanet ederken onun ne kadar güzel olduğunu sessizce kabul etti.
"Bunu demek istedin Mersier. Tam olarak bunu demek istedin. Bana adi bir şeytan, orospu çocuğu bir kaltak belki de inandığım için bağnaz bir aptal olduğumu demek istedin. Ya da siktiğimin dünyasında bu siktiğim sözlerin hepsini de ettin. Daha sözlerinin, boyutunun, nereye gittiğinin farkında olmayan bir zavallısın. Zavallı olarak öleceksin Mersiner."
Son sözlerini söylerken gözlerinden yaşlar firar ediyordu. Canı yanıyordu. Gözlerindeki kırmızılık buna kanıttı. Sanki gözlerindeki kırmızılık gerçek kanıydı. Kızın omuzlarından
tuttu ve keçi inadına karşın sarıldı. Orada durdular. Öylece. Sarılamanın kızın yaralarını kapattığına inanmak istedi Atlas. Ancak ikisi de biliyordu ki bu sarılma ikisinde de olan bir türlü kabuklanmayan o irinli yarayı daha da açıyordu. Belki de ağrısını azaltmanın tek yolu o iltihabı sıkmaktı. Sarılmak o iltihabı akıtıyor muydu? Yoksa sadece daha da mı fazlalaştırıyordu?
Atlas irkildi, eli ateşe değmiş gibi
çekildi. Kızın gözlerine baktı. Gördüğü şey acıyla harmanlanmış, biraz meraklı, bu imparatorluğundan
bıkan mutluluğun alayalığını taşıyan buğulu gözlerdi. Eugina küfür ederdi. Hem de fazlasıyla. Bazen Atlas, kızın tüm benliğinin küfürlerden oluştuğuna emin olurdu. Yüzünün buruşturdu istemsizce. O, küfürlerden olmadığı kadar nefret
ederdi. "Bir çarpı daha farlıklıklar tablosuna. Bu kadar zıt birisine aşık oldun işte Mersier. " Iç sesine söz devirmek istese de yapamadı çünkü haklı olduğunu biliyordu.
"Sana bunları demedim Eugina."
Sesinde şefkat vardı ancak Eugina bunu elinin
tersi ile itti.
"Beni bir de deli mi ilan edeceksin Mersier?"
"Şeytan olmaktan rahatsız mısın?"
"Bilmiyorum bazen boğuluyorum." Sesi sonlara doğru kısılmıştı kızın. Boğulduğu sesinden belliydi.
"Neden?"
"Ucube olarak görülmeyeceğim anlatıldı bana hep. Sana benzeyenler olursa görülmesin dediler. Ancak en başında sen beni gördün. Üzgünüm kapanmayacak yaralar açtım. Bazı yaralar iyileşmez kitaplar prensi. Hele de aynı zehirli kadehten yudumlamışsak."
Atlas ona dur demedi. Önüne geçmeye yeltenmedi. Sadece kızı izledi. Gidişini. Kalbinin paramparça olduğunu o dahi hissediyordu. Nedenini de biliyordu. Toplumun iyilik ve ahlak
hatta norm baskısı kendisini yok ettiği gibi Eugina' yı da yok ediyordu. Eugina da herkes gibi akan hayat nehrinde boğuluyor, boğulmamak için çırpınıyordu. Boğulacaktı. Herkes gibi. Herkes gibi yitecek ve hayalleri Styx'in suyuna karışacaktı. O su buğulanacak, kirlenecek,ve akmayacak
kadar katı olana dek devam edecekti. Sahi sihirli ve de tanrısal bir su katılaşır mıydı? Poseidon'un nezlinde patlayarak yeraltının karanlık kuytularını dolduran nehir pekala hala Poseidon alanındaydı.
Atlas ürperdi. Poseidon adı onu her daim ürpertmeye yeten şokları omurgasından salıveriyor, sonra da birden aklında havai fişek gibi patlayarak yok ediyordu.







