Kenan’ın belimdeki eli, bir mengene gibi sıkılaştıktan sonra aniden boşluğa düştü. Beni geriye, sanki bir yükten kurtulur gibi hafifçe itti; sendeledim ve mutfak tezgahına tutunmak zorunda kaldım. Gözlerindeki o tehlikeli parıltı, yerini ifadesiz, buz gibi bir kararlılığa bırakmıştı.
Tek bir kelime bile etmedi. Dosyayı masanın üzerinden hırsla kaptığı gibi arkasına bile bakmadan merdivenlere yöneldi. Attığı her adımın şiddeti, yerdeki parkeleri inletiyordu. Yukarı kattaki odaya girişini, çekmecelerin açılıp kapanma seslerini, ardından o sert ayak seslerinin tekrar merdivenlerde yankılanışını nefesimi tutarak izledim.
Elinde telefonunu alıp kapıya doğru yürüdüğünde, bir şeyler söylemek için ağzımı açtım. "Kenan, dur! Nereye gidiyorsun?" diye bağırmak istedim ama boğazıma düğümlenen o garip his yüzünden sesim çıkmadı. Kenan, sanki orada yokmuşum, sanki bu evde hiç yaşamıyormuşum gibi yanımda geçti. Kapının kilidini açıp geceye karışması, sadece birkaç saniye sürdü.
Güm!
Kapının ardından gelen o tok ses, evin içindeki sessizliği daha da derinleştirdi. Öylece, mutfakla antre arasındaki o boşlukta kalakaldım. Kalbim hala göğüs kafesimi dövüyordu.
Ne oluyor? diye geçirdim içimden, sesim zihnimin içinde yankılanırken. Bu adam ne karıştırıyor?
Az önce beni kendine çekip o kadar sert sözler söyleyen, sınır çizen adam... Şimdi yine gitmişti. Zihnim allak bullak olmuştu. Düşündüğüm kadar kötü biri miydi? Kirli işler çevirdiği kesindi, artık bunu inkar etmiyordu bile. Ama o an, gözlerinin içine baktığımda gördüğüm o karmaşa... Sadece bir suçlu gibi değil, sanki üzerinde devasa bir yük taşıyan, o yükü benden gizlemek için canını dişine takan biri gibiydi.
Ama iyi biri de değildi. İyi bir adam, karısını bu kadar çaresiz, bu kadar korku dolu bir boşlukta bırakmazdı.
Olduğum yere çöktüm. Gecenin sessizliği, Pelin’in getirdiği o dosyanın yarattığı şüphe ve Kenan’ın bana yasakladığı sorular... Hepsi üstüme üstüme geliyordu. Sen kimsin Kenan Kaya? diye fısıldadım kendi kendime. Ben senin eşin miyim, yoksa bu karanlık dünyana dahil etmeye korktuğun bir yabancı mı?
Kenan’ın gidişinden sonra evin içindeki duvarlar sanki üzerime gelmeye başladı. O sessizlik, az önce yankılanan sert kelimelerin ağırlığıyla birleşince nefes alamaz oldum. "Böyle olmayacak," dedim kendi kendime. "Bu evin içinde oturdukça kafayı yiyeceğim."
Pencereye doğru adımladım. Perdeyi hafifçe aralayıp bahçeye baktım. Kenan’ın gidişiyle birlikte kapıdaki hareketlilik de son bulmuştu. Korumalar, onun arabası, o her zamanki tekinsiz kalabalık... Hepsi gitmişti. Bahçe ıssız, sokak sessizdi.
"Gidiyorlar," diye mırıldandım, içimdeki o boğucu baskının biraz olsun hafiflediğini hissederek. "Artık burada tek başımayım."
Hızla üzerime bir hırka alıp kendimi dışarı attım. Gece serindi ama o soğuk hava bile ciğerlerime dolduğunda içimdeki o yangını biraz olsun yatıştırdı. Sokakta yürürken zihnim hala Kenan’ın o son bakışındaydı. Bir anlık bir dürtüyle telefonumu çıkardım. Rehberde parmaklarım tanıdık bir ismin üzerinde durdu: Ertuğrul.
Beni anlayan, Kenan’ın o karanlık dünyasına bulaşmamış, en azından dışarıdan bir göz olan birine ihtiyacım vardı.
"Ertuğrul?" dedim, telefonu kulağıma götürdüğümde sesim biraz titriyordu. "Müsait misin? Çok daraldım, biraz... konuşmaya, nefes almaya ihtiyacım var. Bir yerlerde buluşup bir çay içebilir miyiz?"
Ertuğrul bir anlık sessizliğin ardından, sanki sesimdeki o derin huzursuzluğu sezmiş gibi, "Ece? Tabii ki, hemen gelirim. Neredesin?" dedi. Konumu gönderdim.
Şehrin biraz daha hareketli, ışıkları canlı bir yerindeki küçük bir çay bahçesinde buluştuk. Deniz kenarına yakın, çayların sıcak buharının havaya karıştığı, Kenan’ın dünyasından olabildiğince uzak bir yerdi burası. Ertuğrul masaya oturduğunda, doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Anlat bakalım," dedi sessizce, önümüze gelen çaydan bir yudum alırken. "Yine ne oldu? Kenan bu sefer ne yaptı?"
Ertuğrul bir süre yüzüme baktı, bakışlarında hem bir endişe hem de bir sorgulama vardı. "Ece, ben dedektif değilim ki! Nereden, nasıl bulayım bu kadının izini?" dedi, sesinde biraz çaresizlik biraz da gerçekçilik vardı. "Hem sen bu kadının sadece adını biliyorsun, değil mi? Sadece 'Pelin'..."
Mahcubiyetle başımı öne eğdim, parmaklarımla masanın örtüsünü çekiştiriyordum. "Evet... Sadece Pelin," diye fısıldadım. "Ama anlamalısın, Kenan’ın geçmişiyle ilgili düğümleri çözebilmem için o kadını çözmem lazım. Kenan’ın bildiği, benden sakladığı ne varsa, Pelin hepsine hakim. O, Kenan’ın karanlık tarafının canlı şahidi gibi."
Ertuğrul derin bir nefes alıp arkasına yaslandı, bakışlarını keskinleştirdi. "Ece, Kenan’la ilgili gerçekten hiçbir şey bilmiyor musun? Yani adamla evlisin ama elinde sadece adı ve soyadı mı var? Geçmişine dair, ailesine, işine dair hiçbir ipucun yok mu?"
O an kendimi o kadar küçük ve çaresiz hissettim ki... Kenan’ın evinde yaşayıp, onun hakkında aslında ne kadar az şey bildiğimi yüzüme vuruyordu.
"Ertuğrul," dedim, gözlerim dolarak. "Bunları seninle konuşmak istiyorum, gerçekten istiyorum ama şimdi değil. İnan, şu an bunların bir önemi yok. Senin de başını belaya sokmak istemiyorum, sadece... gerçekten ama gerçekten senin yardımına ihtiyacım var. Başka kimsem yok."
Ertuğrul, sesimdeki o titremeyi ve içtenliği görünce yumuşadı. Masanın üzerindeki elime uzanıp hafifçe sıktı. "Tamam, sakin ol," dedi, sesi daha güven verici bir tona büründü. "Eğer o kadının soyadını öğrenirsen, gerisini ben bir şekilde hallederim. Kimdir, nedir, geçmişi ne... Hepsini senin için ortaya dökerim. Sen merak etme, arkandayım."
Bir nebze olsun içim rahatlamıştı ama o soyadını nasıl öğrenecektim? Kenan o kadar dikkatliydi ki, dosyaları bile benden gizliyordu. Yine de bir yolunu bulmalıydım; bu gizemli "Pelin" meselesi, hayatımın merkezindeki en büyük düğümdü.
Ertuğrul’un güven veren sözleri, sanki üzerimdeki o ağır yükü bir anlığına hafifletmişti. Ona minnetle baktım, gözlerimdeki o huzursuzluk yerini hafif bir umuda bıraktı.
"Teşekkür ederim, Ertuğrul," dedim, sesim az öncekine nazaran biraz daha toparlanmıştı. "Bana bu konuda güvenebileceğim tek kişi sensin. Bunu asla unutmayacağım."
Ertuğrul hafifçe gülümsedi, konuyu biraz dağıtmak istercesine çayından bir yudum aldı. Ben de onun gibi önümdeki ince belli bardağı elime aldım. Çay biraz soğumuştu, berrak ve hafifçe demli kokuyordu. Tam bardağı dudaklarıma götürüp derin bir yudum aldığım sırada, aniden midemde tarif edilemez bir dalgalanma hissettim.
Sanki o an içtiğim çay değil de zehirdi.
Mide bulantısı, tek bir saniyede bütün vücudumu sardı. Bardağı hızla masaya bıraktım, elimi ağzıma götürüp kendimi tutmaya çalıştım. Yüzümün renginin attığını Ertuğrul da fark etmiş olmalıydı, çünkü yüzündeki o rahat ifade aniden endişeye dönüştü.
"Ece? İyi misin? Ne oldu bir anda?"
Cevap veremedim. Sadece gözlerimi sıkıca yumdum, başımı masaya doğru eğdim. Midemdeki o çalkantı, az önce yaşadığım tüm o gerginliğin, Kenan’la olan kavganın ve Pelin’in yarattığı o zehirli havanın bir dışa vurumu muydu, yoksa başka bir şey mi? Bilmiyordum ama o an, o çay bahçesinin ışıkları bile gözlerimi tırmalamaya, burnuma gelen o taze çay kokusu bile midemi altüst etmeye başlamıştı.
Ertuğrul endişeyle bana bakmaya devam ederken, elimle "geçer" anlamında hafif bir işaret yaptım. "İyiyim, gerçekten," dedim, sesim hala biraz cılız çıkıyordu. "Sadece son birkaç gündür yaşadığım yorgunluk ve stres iyice üst üste geldi. Vücudum artık isyan ediyor herhalde."
Bir an duraksadım. Zihnimin bir köşesinde, az önce Kenan’ın masanın üzerinde bıraktığı o dosyanın görüntüleri ve Pelin’in o rahat tavırları belirdi. Soyadını öğrenmek için tek bir yol vardı ve bu yol, Kenan’ın o dosyayı ofise götürdüğünde neler yapacağını takip etmekten geçiyordu.
"Ertuğrul, aslında aklımda bir fikir var," dedim, yerimden doğrulurken. "Pelin’in soyadını nasıl öğreneceğimle ilgili bir yol buldum. Hemen gidip onu halletmem lazım, vakit kaybetmemek en iyisi."
Ertuğrul şaşkınlıkla ayağa kalktı. "Şu an mı? Ece, biraz dinlenseydin keşke, rengin hala bembeyaz."
"Hayır, şimdi gitmem lazım. Fırsat bu fırsat," diyerek kararlı bir şekilde çantamı aldım. Çay bahçesinden hızlı adımlarla ayrıldık. Arabaya bindiğimizde, nereye gideceğimizi biliyordum.
Ertuğrul beni galerinin olduğu sokağın köşesinde, ana caddeden biraz sapa bir noktada bıraktı. Motorun sesini kıstığında, içerideki sessizlik daha da belirginleşti.
"Ece, emin misin?" diye sordu, sesi bu sefer her zamankinden daha mesafeliydi. "Bak, ne yaparsan yap, kendine dikkat et. Bir şey olursa ara."
"Sağ ol Ertuğrul," dedim, kapıyı açarken. "Sadece bu kadar. Gerisi bende."
Ertuğrul daha fazla üstelemedi; ne karanlıktan bahsetti, ne de işin riskinden. Sanki benim bu kararlılığım karşısında daha fazla direnmenin bir anlamı kalmadığını anlamıştı. Başını hafifçe sallayıp arabayı vitese taktı ve arkasına bile bakmadan gözden kayboldu. Onun gitmesiyle yalnızlığın soğukluğu bir anlığına üzerime çöktü ama hemen ardından o tanıdık hırs, korkumun önüne geçti.
Galerinin ana girişine doğru, adımlarımı ses çıkarmamaya çalışarak attım. Vitrin camları karanlıkta birer dev ayna gibi parlıyordu. Tam köşeyi dönüp personel kapısına yönelecekken, bir gölgenin hareket ettiğini fark ettim.
Olduğum yerde donup kaldım.
Kenan’ın evinde, kapıda bekleyen o tanıdık korumalardan biriydi. Galerinin yan tarafındaki otopark girişinde, sigarasını söndürmeye çalışıyordu. Beni gördüğünde şaşkınlıkla dikleşti, eli istemsizce beline doğru gitti ama kim olduğumu anladığında hızla gevşedi.
"Yenge? Sizin burada ne işiniz var?" diye sordu, sesi şaşkınlık ve merak doluydu.
Kalbim boğazımda atıyordu ama yüzüme o bildik, otoriter ve hafif "Kenan Kaya’nın karısı" ifadesini takındım. Ona yaklaştım, aramızdaki mesafeyi sanki çok doğal bir şey yapıyormuşum gibi kapattım.
"Kenan içeride mi?" diye sordum, sesim olabildiğince düz ve sorgulayıcıydı. "Buraya uğramam gerekiyordu, küçük bir şey alıp çıkacağım. Soru sorma, sadece kapıyı aç."
Korumanın kaşları çatıldı, gözlerinde bariz bir tereddüt belirdi. Kenan’ın bana karşı olan o sert tavrını, aramızdaki o gerginliği o da biliyordu. "Kenan Bey içeride değil yenge. Hatta burada olduğunu bilse..."
Sözünü kestim, bakışlarımı tam gözlerine diktim. "Kenan Bey'in burada olduğunu bilse ne olur? Benim burada olduğumu bilse ne olur?" dedim, sesime biraz daha baskın bir ton katarak. "Sen işini yap, kapıyı aç. Kalanını bana bırak."
Korumayı köşeye sıkıştırmış gibiydim; Kenan’dan korktuğu kadar, benim bu soğukkanlı tavrımla baş edemeyeceği de belliydi. İçeride kimsenin olmadığını öğrenmiştim, bu en büyük avantajımdı. Şimdi, o galerinin içine girip Pelin'in izini bulmam gerekiyordu.
Koruma bir an afalladı, eli hala belindeki telsizle kapı kolu arasında gidip geliyordu. "Yenge," dedi, sanki çok karmaşık bir matematik problemini çözmeye çalışıyormuş gibi kaşlarını çatarak. "Kenan Bey 'yenge gelirse kapıları mühürleyin, anahtarları yutun' demedi ama... Vallahi bakışları 'biri bir şey sorsa bile konuşmayın' der gibiydi. Sizin burada olmanız, benim için emeklilik dilekçesi gibi bir şey."
Kaşlarımı kaldırıp ona doğru bir adım attım, kendimden emin bir tavırla gülümsedim. "Bak evladım," dedim, sesimi hafifçe yumuşatarak ama gözlerimi kısarak. "Senin emekliliğin mi daha kıymetli, yoksa benim Kenan’a 'bu çocuk bana çok zorluk çıkardı' demem mi? Hangisi seni daha hızlı emekli eder, düşündün mü?"
Koruma yutkundu. "Yenge, yapma gözünü seveyim. Adamın bakışları zaten mermi gibi, bir de sizin aranızdaki mevzuya beni alet etmeyin."
"Benim seninle mevzum yok ki," dedim, omuz silkerek. "Sadece içeri girip masamda unuttuğum bir şeyi alacağım. İnanmazsan gel, kapıda bekle. Ama Kenan gelirse 'Yengeyi gördüm ama kovdum' mu diyeceksin? O zaman sana ne yapar, orasını artık sen düşün."
Koruma, "Yenge, sizde de bir Kenan Bey huyu başlamış, vallahi korkuyorum," diye söylendi. "Tamam, girin girin. Ama yeminle, Kenan Bey gelirse 'Yenge kendi anahtarıyla girdi, ben görmedim' diyeceğim. Beni harcamayın."
Güldüm, yanından geçerken omzuna hafifçe vurdum. "Merak etme, sen sadece 'kapıyı açık unuttum' de, gerisini ben hallederim. Ama eğer birine çaktırırsan... O zaman seni o mermi bakışlı Kenan'a değil, bizzat kendi ellerimle haşlarım. Anlaştık mı?"
Koruma gözlerini devirerek, "Yenge anlaştık, anlaştık... Buyurun, ne haliniz varsa görün," diyerek kapıyı açtı. İçeri girerken hala arkamdan söyleniyordu: "Allah'ım, bu evde bir Kenan Bey yetmiyordu, bir de yenge çıktı başımıza!"
Kıkırdayarak içeri süzüldüm. En azından biraz gerginliği atmıştım, şimdi sıra galerinin o gizemli dosyalarını karıştırmaya gelmişti.