Kapıyı aralık bırakmıştım ki Pelin, bir davet beklemeden, sanki evin sahibiymiş gibi yan tarafımdan süzülüp içeri girdi. Salondaki o eski, tozlu koltuklardan birine adeta bir tahta kurulur gibi yerleşti. Bacak bacak üstüne atıp çantasını yanına bıraktığında, hareketlerindeki o rahatlık sinirlerimi tepeme çıkardı.
"Nereden buldun burayı?" diye sordum, sesimdeki buz gibi soğukluğu gizleyemeyerek. Kapıyı sertçe kapatıp üzerine doğru yürüdüm.
Pelin, parmak uçlarıyla koltuğun kumaşını sanki tozluymuş gibi hafifçe sildi ve bana alaycı bir bakış fırlattı. "Benim için bir şeyleri öğrenmek zor değil Ece, bunu biliyorsun," dedi, dudaklarını küçümseyen bir kıvrımla bükerken. "Özellikle de Kenan gibi bir adamın hayatına giren 'küçük misafirlerin' izini sürmek, çocuk oyuncağı."
Pelin’in bu "küçük misafir" küçümsemesine karşı dudaklarıma belli belirsiz, meydan okuyan bir gülümseme yerleştirdim. Üzerine doğru yürüdüm ve tam karşısında durdum; bakışlarımı bir an bile kaçırmadan, gözlerinin içine diktim.
"Küçük bir misafir mi?" dedim, sesimi bilinçli bir sakinlikle alçaltarak. "Pelin, kendi kendine kurduğun bu masallara inanacak kadar saf olduğunu bilmiyordum. Kenan’ın hayatında 'misafir' olanlar kapıdan girer ve işleri bitince çıkarlar. Ben ise o kapının anahtarlarını taşıyan kişiyim. Evin tapusundan tut da, Kenan’ın o soğuk gecelerine kadar... Her şeyin sahibi benim."
Pelin’in bacak bacak üstüne attığı bacağı bir anlığına titredi, ama hemen kendini toparlayıp cüretkâr bir tavırla başını çevirdi. "Sahiplik iddian çok etkileyici, Ece. Ama bir şeyi unutuyorsun; Kenan mülk biriktirmez, sadece kullanır. Seni de şu an kullanıyor."
Gülümsedim. Pelin’in o rahat tavrının altındaki o kemirgen merakı hissedebiliyordum. Kenan'ın neden benimle evlendiğini, aramıza nasıl bir duvar ördüğünü, gerçekten ne kadar yakın olduğumuzu bilmiyordu; sadece tahmin yürütüyor ve bu belirsizlik onu çıldırtıyordu.
"Kullanıyor mu?" dedim, bir adım daha yaklaşarak, adeta fısıldar gibi. "Pelin, sen Kenan'ın yanındayken sadece onun iş ortaklarından biriydin. O, seninle konuşurken bile arkasındaki kapıyı asla tam kapatmazdı. Şimdi ise... Kenan’ın benden sakladığı bir oda bile yok. O, senin hiç tanımadığın bir adama dönüştü benim yanımda."
Pelin gözlerini kısıp beni baştan aşağı süzdü. "Öyle mi? Madem o kadar yakınsınız, neden bugün burada değildi? Neden seni bu virane, tozlu evin içinde tek başına bıraktı?"
Sorusundaki o hırçın merakı yakaladığımda keyiflendim. Her şeyi bildiğini iddia ediyordu ama aslında Kenan'ın neden gittiğini, nereye gittiğini ve aramızdaki o sessiz anlaşmayı çözememişti.
"Çünkü o, işlerini halletmek için benim iznimle dışarı çıktı," dedim, hiç istifimi bozmadan. "Senin o çok iyi bildiğini sandığın Kenan Kaya, artık kime hesap vereceğini iyi biliyor. Ve emin ol Pelin, o hesap defterinde senin adın artık bir 'eski ortak' olarak bile geçmiyor."
Pelin, koltuğun kenarını biraz daha sıkı tuttu. "Bunu bana söylemen, gerçek olduğu anlamına gelmez. Kenan’ın neleri gizlediğini, o karanlık taraflarını ben senden çok daha iyi bilirim. Sen sadece görünen kısmısın."
"O zaman neden buradasın?" dedim, doğrudan çenesine bakarak. "Gerçekten bildiğini sandığın o karanlık tarafları bana anlatmaya mı geldin, yoksa o karanlığın içinde artık bir yerin olmadığını anlamaya mı? Sen gelmişsin, çünkü Kenan'ın benimle ne yaptığını, onu nasıl değiştirdiğimi bilmiyorsun. Ve bu bilmeme hali, seni benim yanımda küçük bir kız çocuğu gibi çaresiz bırakıyor."
Pelin ayağa fırladı, nefesi hızlanmıştı. "Seninle uğraşmayacağım Ece. Kenan geldiğinde gerçeği kendi gözlerimle göreceğim."
"Kenan geldiğinde," dedim, kapıya doğru yürüyerek, "seni bu evde görmek isteyip istemediğine karar verecek olan kişi yine ben olacağım. Çünkü burası artık senin 'eski ortak' defterini kapattığın yer."
Pelin ayağa kalktı, üzerindeki şık ceketi düzeltti ve az önce yediği lafların yarattığı o öfke ateşini, sinsice parlayan bir gülümsemeyle gizledi. Yavaşça bana doğru bir adım attı, tıpkı bir yılanın avına yaklaştığı gibi.
" Sadece eski bir ortak olduğuma nasıl bu kadar eminsin, Ece?" dedi, sesi o kadar fısıltı gibiydi ki, salonun sessizliğinde yankılanarak tüylerimi diken diken etti. Gözlerini kısarak, sanki içimi okumaya çalışıyormuş gibi beni süzdü. "Belki de Kenan’ın hayatında hiç olmadığı kadar 'yeni' ve 'taze' bir şeyimdir. Sen sadece bir nikah masasının, bir kağıt parçasının sana verdiği özgüvenle sarhoşsun. Ama unutma, kağıtlar yırtılır, nikahlar bozulur... Peki ya kan bağları? Ya da Kenan’ın zayıf karnını bilen tek kişi olmanın verdiği o sarsılmaz yer?"
Yüzündeki o sinsice gülümseme, beni bir anlığına sarstı. Neyi bildiğini, neyi ima ettiğini bilmiyordum ama beni huzursuz etmek için elinden geleni yapıyordu. Bir anlığına o eski, ürkek Ece’nin kalbimin bir yerinde titrediğini hissettim. Pelin bunu fark etmiş olmalıydı ki, daha da üzerime geldi.
"Sana bir tavsiye, tatlım," dedi, parmak uçlarını yavaşça havada gezdirerek. "Kenan’ın o 'yeni ve değişmiş' haline sakın güvenme. O, sadece avını yemeden önce ona güzel bir oyun oynar. Sen şu an o oyunun en eğlenceli kısmındasın. Ama merak etme, ben izliyorum. Kenan'ın sana anlatmadığı o kadar çok 'eski' şey var ki... Onları öğrendiğinde o 'anahtarları taşıyan kadın' olmanın ne kadar ağır bir yük olduğunu anlayacaksın."
Sözlerini bitirdiğinde bir an durdu, tepkimi ölçmek için gözlerimin içine dik dik baktı. Beni kurutmak, içimdeki o özgüveni bir tohum gibi ezip geçmek istiyordu. Kendi kendine, sanki çok büyük bir zafer kazanmış gibi güldü ve çantasını omzuna savurup kapıya doğru yürüdü.
Eşiğe geldiğinde arkasına dönmeden durdu. "Kenan’a selamımı söyle," dedi, sesi zehirli bir bal kadar tatlıydı. "Bakalım, benim 'eski' mi yoksa senin 'yeni' mi olduğun, o eve döndüğünde nasıl bir yankı bulacak."
Kapıyı ardında bıraktığında, evde yine o derin sessizlik vardı. Ama bu sefer sessizlik huzurlu değildi. Pelin’in ektiği o şüphe tohumu, zihnimin bir köşesinde filizlenmeye başlamıştı bile.
Pelin’in ardından kapı kapandığında, evin içindeki o loş sessizlik üzerime çöktü. Az önce verdiğim o dik başlı cevaplar, yerini zihnimin derinliklerinde yankılanan zehirli düşüncelere bıraktı. Yalan söylediğini, beni huzursuz etmekten başka bir amacı olmadığını biliyordum; ama zihnim, Pelin’in attığı o küçük şüphe tohumunu devasa bir ağaca dönüştürmek için yarışıyordu.
Ya o dedikleri yalan değilse? diye düşündüm, parmaklarım titreyerek. Ya aralarındaki sadece iş değilse? Ya birbirlerinin tenine dokunmuşlarsa? Ya Kenan, o soğuk bakışlarını daha önce Pelin’in yüzünde gezdirdiyse? Bu düşünce, sanki kalbimin üzerine soğuk bir elin uzanması gibiydi. Nefesim daraldı. Hızla ayağa kalkıp salonun içinde volta atmaya başladım. Bir an durdum, kendi kendime sesli bir şekilde konuşmaya başladım; sesim boş odada yankılanınca kendi sesimden ürktüm.
"Saçmalama artık Ece!" diye bağırdım boşluğa. "Kendine gel! Hem ayrıca... sana ne? Sanki Kenan'a aşıksın! Sanki gerçekten kocan gibi hissediyorsun!"
Söylediğim her kelime, havada asılı kalıp bana geri dönüyordu. "Sanki..." dedim, sesim bu sefer daha cılız çıkmıştı. İçimdeki o savunma mekanizması, kendi sesime bile ikna olmuyordu. Durdum, aynadaki yansımama baktım. Gözlerimde, Pelin’in gidişinden kaynaklanan o öfkenin çok daha ötesinde bir şey vardı.
Bir anda duruldum. Kalbim, göğüs kafesimi zorluyordu. İçten içe, o an o fotoğraftaki 7 yaşındaki kız çocuğundan daha çaresiz, daha kırılgan hissediyordum. Kenan’ı, başka bir kadının, hele ki o küstah Pelin’in yanında düşünmek... midemi bulandırmıyor, canımı yakıyordu.
Gerçeği, o an kendime bile itiraf etmeye korktuğum o korkunç gerçeği yüzüme çarptım: Ben sadece bir oyunun, bir güvenlik protokolünün parçası değil, gerçekten onun karısı olmayı istiyordum. Ve onu, sadece kendine saklamak istediğim bir hazine gibi kıskanıyordum.
"Hayır," diye fısıldadım, kendi yansımama bakarak. "Bu sadece bir alışkanlık. Sadece bu ev, bu isim, bu güç... Hepsi bu."
Ama içimdeki o ses, bunun koca bir yalandan ibaret olduğunu haykırıyordu. Kenan’ın omuzlarına dokunduğunda, benim ona baktığım anlarda hissettiğim o çekim, bir oyunun parçası olamayacak kadar gerçekti. Ve ben, bunu kendine bile itiraf edemeyen, kendi duygularının mahkumu olan bir kadına dönüşmüştüm.
Devam edecek