Umarım beğenirsiniz. İyi okumalar. --------------------------------------------------- İnsan, canı acıdığı zaman her şey üstüne gelir. Aldığı oksijen bile batar. Her insan farklı olduğu gibi tepkileride farklıdır.
Canımız acıdığı zaman kimimiz susarız. Hiç konuşmamışız gibi, sanki yemin etmiş gibi. İçten içe kırgınlığımızı anlamalarını isteriz, özür dilesinler isteriz.
Kimimiz güleriz. Korkarız acımızın görülmesinden, anlaşılmasından. Hemen bir tebessümün arkasına saklanırız. Bunun acımızı daha da deştiğini farketmeden.
Kimimiz öfke saçarız. Öfkemizle üstünü kapatmaya çalışırız acımızın. O öfke ne de keskinleştirir dilimizi. Acımızın ateşini sözlerimizle paylaşır, benim canım yanıyorsa onun da yansın demek isteriz belki de.
Kimimiz ise ölümü çare olarak görürüz. Bu tür kişilerin ruhu çoktan ölmüştür.Sanırlarki ruh gibi beden de ölürse her şey çözülür. Halbuki acı, ölü bir ruhu ve ölü bir bedeni daha çok sever.
Bense canı acıdığında susanlardandım. Ama tek farkım acımın anlaşılmasını istemezdim. Acımı sessizliğime gizler kimse de anlamasın isterdim.
Acımın sebebini bazen ben bile anlayamazdım. Neye acırdı canım? Anneme mi, babama mı, kardeşime mi?
Ama her zaman bildiğim bir şey vardı ki o da içimdeki yangının zaman geçtikçe sönmesi gerekirken daha da harlanmasıydı.
Hele ki hayatımı bana zehir eden bir sapık yüzünden içimdeki ateş daha da yakıcı olmaya başlamıştı. Dileğim tekrar aklıma gelmişti. Hiç doğmamış olmayı dilerdim.
Yoongi Hyung istemesemde benim içinde sofraya tabak koymuş, kahvaltı için hazırladığı patates kızartmasını ağzıma tıkmıştı. Şimdiyse duştaydı. Bende televizyonun karşısında.
Şu öküz hâlâ içimdeydi. Sikerler ya. Kardeşim, anladık bir şey olacak. Gitsene artık! Zaten her şey üstüme üstüme geliyor.
Saat 13.00 olmuştu. Hyung duştayken hazırlanmıştım. Ona söylemeden çıkacaktım. Çünkü yüz yüze söylersem bir boklar olduğunu anlardı. Yokluğumu farkettiğinde atacaktık götümüzden artık bir şeyler.
Televizyonu kapattım ve almam gerekenleri kontrol ettikten sonra sessizce ayrıldım evden. Kısa bir süre öncesinde çağırdığım taksi yaklaşık beş dakika sonra geldiğinde hemen bindim ve konumu söyledim. Zira zar zor söylemiştim. Konumdaki yer neresiydi en ufak fikrim yoktu.
Bir depo yakınında durduğumuzda içimdeki öküz bu sefer böğürmeye başladı. Keyfi yerindeydi piçin!
Şoföre parayı verdikten sonra indim. Uzaklaşan sarı renkli aracın arkasından çaresizce bakakaldım sadece. İçimdeki öküz yarrağı yüzünden her şeyi düşünmeye başlamıştım.
Bu sapık dalyarak niye konum diye siccin 4'ün çekildiği yeri atmıştı amınakoyayım?
Niye olacaktı? Öldürecekti beni, ya da daha kötüsü. Peki ben neden buradaydım? Piç herif karşı çıktığımda sevdiklerimin don rengine kadar sıraladığı için. Sikerim, gerçekten sikerim.
Bana kötü bir şey yapma ihtimali elbette korkutuyordu beni. Ama sevdiklerime bir şey yapma ihtimalini hatırladığımda korkum kayboluyordu. Ne olacaksa bana olsundu.
Derin bir nefes aldım ve deponun girişine doğru ilerledim. Paslı ve eski depo kapısını ittirdim ve içeri adımladım. Kapı arkamdan büyük bir gürültüyle kapanırken gördüklerimle duraksadım.
Beton zemin üzerine kırmızı gül yaprakları serpiştirilmişti. Az ilerimdeki iki mumun ve yemeklerin bulunduğu masa takıldı gözüme. Masanın üzerinde de kırmızı gül yaprakları bulunuyordu.
Öylece havada süzülen kalpli, kırmızı balonlar geçmişten bir anının gömdüğüm yerden hareketlenmesine neden olduğunda hızla engel oldum.
Geçmiş olduğu yerde kalmalıydı. Acısıyla, hüznüyle, yaşanmışlığıyla olduğu yerde kalmalıydı. Daha fazla canım yanmamalıydı.
" Geldin. "
Duyduğum kalın ve boğuk sesle hızla arkamı döndüm. Birkaç adım uzağımda siyah takım elbiseli, esmer tenli adamı görmemle içimdeki öküz herhalde bu kadar sıkıntının yeterli olduğuna kanaat getirip siktir olup gitti.
" Hoşgeldin Jungkook. "
Hiçbir şey demedim. Öylece baktım. Ben baktım, o baktı. Ne o çekiyordu gözlerini ne de ben. En sonunda ağzımdan zar zor döküldü sözcükler.
" Neden yapıyorsun bunu? "
" Sana bir şey yapmıyorum ki Jeon. Asıl bu soruyu benim sana sormam lazım. Neden yapıyorsun bunu? "
" TAŞŞAK MI GEÇİYORSUN SEN BENİMLE OROSPU ÇOCUĞU?! "
Anlık patlayışıma karşın yüzü ifadesizdi. Mimik oynamıyordu yüzünde. Bu beni daha da delirtiyordu. Hayatımı zehir eden o ama deliren benim. Gerçekten çok tuhaftı.
" İnan taşşak geçseydim sana o mesajların hiçbirini atmazdım. "
" Senin için hazırladım tüm bunları. Beğendin mi? Tarzını bilmediğim için sevebileceğini düşündüğüm şekilde bir şeyler yaptım. Bir sonrakinde istediğin şekilde yaparım. "
Söyledikleriyle sinirden kâl geldi dilime. Mal gibi kaldım olduğum yerde.
O birkaç adımla önüme geldi ve yakından bakmaya başladı yüzüme.
" Jeon, sözcükleri boğazımda düğümlüyorsun. Oysa şu an o kadar şey söylemek istiyorum ki. "
Sonunda kendime geldiğimde hemen aramıza mesafe açtım ve öfkeyle konuştum.
" Ne istiyorsun benden? Para mı? Ne kadar istiyorsun söyle. "
İfadesizdi yine. Ama bu sefer dudakları usulca yukarı kıvrıldı.
" Keşke para isteseydim, keşke ruhumun serzenişi para olsaydı. O zaman bu kadar kaybetmezdim kendimi. "
" Neyse, bunları konuşmak için bolca zamanımız olacak. Yemeğe geçelim. "
" Siktir lan oradan. " dedim ve yanından şimşek gibi geçip deponun çıkışına ilerledim.
" JEON! "
Kulaklarıma dolan yüksek ve otoriter sesle bir anlık bocaladım. Ama sonrasında devam ettim ve depodan bir hışım çıktım.
Bunlar beni etkilemezdi. Ben çok bağırış çağırış duymuştum. Az önceki duyduğum devede kulak kalırdı.
Ancak şu an anlam veremediğim tek şey gözlerimden akan yaşlardı. Bırak anlam veremediğim bi' o kalsındı.
Asfalt yola çıktığımda bu sefer koşmaya başladım. Arkamda olabilirdi ama bakmaya cesaretim yoktu. Koşmam lazımdı.
Dudaklarımdan kaçan hıçkırıklarla hızımı artırdım. Saçlarımı okşayan rüzgar beni hiç rahatlatmıyordu. Canım acıyordu ve aldığım oksijen bile batıyordu.
Tanrım, beni yerin dibine sokma. Yarattığın gökyüzünün maviliğine sakla. Yerin altı karanlık ve ben artık karanlıkta olmak istemiyorum. Ben mavinin aydınlığında saklanmak istiyorum. Ben ışığın parlaklığını ruhum tatsın istiyorum.
Ayağım bir taşa takıldığında çakıldım asfalt zemine. Ayağa kalkmadım. Zira artık güç bulamıyordum kendimde. Güç bulmak için zorlamak istemiyordum artık kendimi.
Yüzüstü düştüğüm yerden dizlerimin üstüne oturdum. Her ne kadar acısalarda göz ardı ettim. Acısa ne olacaktı ki ruhumdaki acı beni tüketmeye devam ettikçe?
Hıçkıra hıçkıra, için için ağlıyordum. Zaten hayatım bundan ibaretti. Ağlamak.
Yanımda bir otomobilin durduğunu gördüğümde o tarafa baktım. Ne oluyor? O pis sapığın birde arabası mı vardı? Ya da yoldan geçen biri halime acıyıp yardım etmek istemişti. Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum.
Bakışlarımı arabadan çekip yola diktim. Hızlı adım sesleri önümde son buldu. Yine bakmadım. Gücüm yoktu.
" Jungkook? "
Duyduğum sesle başım istemsizce yukarı kalktı.
" Hyunjin? "
--------------------------------------------------------
Umarım beğenmişsinizdir.
BEN KAÇARKİNEEE