Artık insanların hepsi aynı geliyor bana. Herkes birbirinin aynısı taklidi ya da herkes birbirine benzemek için bir yarışta. Sokakta gördüğünüz on insandan dokuzu aynı. Farklı kafalar, ruhlar bulmak hazine değerinde ki bulunca da kendimi çok şanslı hissederim ama arkadaşlığa o kadar da önem vermem, bu ayrı bir konumuz.
Bu sıradanlaşmanın nedenlerinden biri teknoloji sanırım. Topluma etki eden kitleye sahip sosyal medya hesapları ve bunları gören, etkilenebilecek seviyedeki insanlar… Birilerine özenmenin, toplumdaki cahilliğin yarattığı akımlara ve olgulara özenmenin sonucu doğan bir sıradanlık. Herkes birbirinin aynısı, kimse farklı olmak için çabalamıyor belli bir azınlık dışında. Böyle bir durumda insanlığa karşı olan umudunuzu da yitiriyorsunuz haliyle.
Herkes artık işin kolayına kaçıyor. Bir bilginin doğruluğunu bilmeden inanıyor, inanmak istiyor; hiç gidip araştırmıyor, öğrenmek istemiyor… Yönetilmeye mahkûm, yönetilmek isteyen insanlar ve bunu algılayamıyorlar. Gerçekten kitlelere etkisi olan insanlar tarafından etkiye maruz bırakılmaya göz yuman insanlar. Böyle bir ortamda tek kişilik çabalarınız da boşa çıkıyor çünkü birini düzeltseniz bir diğeri geliyor, çünkü hepsi aynı.
İnsanlardan ziyade artık hayatımız da sıradan. İşe git, eve gel, yat, kalk, işe git… Tamam, herkesin çalışması gerek ama hayatın şartları da bizi sıradanlığa sürecek şekilde olmamalı. Bir kere geldiğimiz şu dünyada hayatımızı yaşayamadan çürüyoruz. Her yeni yarın da dünü özlüyoruz çünkü daha yaşanabilir bir hayata sahiptik diye. Bizi buna mahkûm ettiler, saraylarından ahkâm kesenler.
Hissedilen duygular da aynı artık. Eskisi gibi samimiyet yok. Kimseye karşı bir şey hissedemiyorsun. Sevgiyi, özlemi bulmak çok zor birinde. Etrafındaki insanların sahte olup olmadığına karar veremiyorsun. Arkadaşlıklar, ilişkiler günübirlik, laçka, samimiyetsiz, olmak için olunan tarzda ve çok itici. Yüzüne güldüğün insanın yarın düşmanın olması ne kadar kötü; kalbin yaşadığının kanıtlarından biri.
Sokakta işlenen cinayetler, tecavüzler, kavgalar, silahlar… Hepsi o kadar çok oluyor ki artık bu kötülük, vahşet, kan donduran şeyler bize sıradan gelmeye başlıyor. Durumumuz ne kadar acı değil mi sizce de? Caniliği, vahşeti bize sıradan olarak sunuyorlar ve bizim elimizden tepki göstermek dışında bir şey gelmiyor. Ne kadar lanet edilesi bir şey bunlara maruz durumda, bunları yaşayabilecek durumda kalmak…
Her zerremle tiksiniyorum bu insanlıktan. Cahil, kötü, diktatör, yobaz, görgüsüz, ahlaksız, din tüccarı, insan katili, serbest olan suçlu… Her türlü kötülüğü barındıran her şeyden nefret ediyorum, her zerremle. Bu yüzyıldan nefret etmemi sağlayan her şeyden. Bunların farkında olarak yaşamak ne kadar zor, biliyor musunuz? At gözlüğü takmıyorsanız zaten biliyorsunuzdur. Ya da sıradan biri değilseniz.
**************
Dışarı çıkacaktık ama akşama doğru Ankara’da fırtına var diye bir söylenti geziyordu odanın içinde. “Yağarsa döneriz ya hemen.” güvencesiyle çıktık dışarı. Pek tabii yine Kızılay’da bir yere oturduk ve sohbet, kahve ile zamanımızı geçiriyoruz. İnsanların tarzlarına bakıyoruz, yargılamak için değil cidden kıyafetlerini yorumluyorduk ama herkes aynı şeyi giyiyordu. Herkes bu kadar aynı olunca “etkinlik falan var” diye düşündük.
Ufaktan yağmur başlamıştı, biz de yavaştan kalkalım dedik ve kalktık. Gideceğimiz yerler farklıydı, herkesin bir yere uğraması gerekiyordu. Ben de “yağmur yağacak madem, zaten ihtiyacım da var” diyerek bot almaya gidecektim. Kafenin önünde vedalaştık hepimiz, sonra farklı yönlere dağıldık.
Taktım kulaklığımı, hafif yağmurlu akşam vakti Kızılay’da yürüyorum, ayakkabıcı arıyorum. Buldum bir tane, girdim içeri.
“Kolay gelsin abi.” dedim. Adam da hemen ayağa kalkarak,
“Buyur kardeşim, hoş geldin!” yaptı.
Bot var mı diye sordum adama, gösterdi birkaç model ama içime sinmedi hiç. Ben böyle tepki verince adam da,
“Dur şimdi, ben senin telinden bir şey getireceğim sana.” dedi ve hızlı adımlarla depo gibi bir yere doğru girdi. Sesler geliyordu; kutular iniyordu, kalkıyordu, poşetler açılıp bakılıyordu. En sonunda,
“Aha! İşte buradasın Küçük Şeytan!” diye bağırdı adam.
Ben de “N’oluyor amk acaba?” diye bakarken adam elinde bir çift kırmızı, çivili, kemerli kovboy çizmesiyle geldi. Şaşırdım. Adama bakıyorum, o da bana bakıyor heyecanla, gülümsemeyle. Bunu bana vermek için can atıyordu adeta.
“Al çabuk dene, dene!” dedi.
Ben de kırmadım, giydim. Yakıştılar da. Geçtim aynanın karşısına, hoşuma da gitti ama yağmurda, dışarda giymek için gerçekten Küçük Şeytan’ı mı almak istiyordum bilmiyorum.
“Abi bu çok güzel ama dışarda giyilmez ya.” dedim.
Adam da hemen,
“Yeğenim, özel üretim bu! Kimsede bulamazsın bu tarzda bir şey. Kaçırma sakın.” dedi.
Tam ikna olacaktım, yağmur hızlanmaya başladı. Ben de “vakit geçmeden farklı bir ayakkabıcı bulayım da işim görülsün bugün” diyerek,
“Abi kusura bakma, çok güzel ama ben bu tarz istemiyorum, ihtiyacımı karşılamıyor.” dedim ve çizmeyi almadım.
Adamın yüzü düştü, üzüldü, bütün hevesi söndü.
“Tamam kardeşim, iyi günler.” dedi.
Ben de “Kolay gelsin abi.” dedim, çıktım.
Hemen yanında başka bir ayakkabıcı vardı, burası sıra halinde ayakkabıcıydı zaten. Ben içeri girdim, fırtına bastırdı, yağmur hızlandı. Ayakkabıcı da büyüktü bayağı; çok çeşit ayakkabı vardı ama hepsi birbirine benziyordu. Girdim içeri, kasada bir adam vardı, beni görmedi galiba emin değilim. Ben direkt botlara doğru gittim. Güzel, sağlam bir şey bakıyordum. Buldum bir tane; ayağıma uygun, sağlam bir şey.
“Bunu alayım bari, idare eder.” dedim.
Gittim kasaya, aldım botu ama gözüme birkaç model daha takılmıştı. Geri döndüm elimde poşetle botların olduğu yere. Dikkatimi çekenlere bakarken bir anda ışıklar kapandı. Hemen ardından kapılar kapandı, bir de üstüne yetmezmiş gibi kepenkler de indi. Ayakkabıcıda kapalı kalmıştım. Yağmur hafiflemişti; adam da fırsat bu diyerek kapatıp çıktı sanırım, benim içeride olduğumu görmeden. Ben botu alınca çıktım sandı galiba.
Ayakkabıcıda kapalı kaldım. Hemen polisi aradım tabii,
“Yağmurdan dolayı 45 dakikaya anca gelebiliriz, sahibine ulaşacağız.” dediler.
Ayakkabıcıda polisin gelmesini bekliyordum. Işık olsun diye telefonun ışığını açtım, bir anda birbirine benzeyen bütün ayakkabılar bana bakıyordu ve korkmuştum. Çok korkunç bir görüntüydü. Bana bakan onlarca aynı ayakkabıyla beraber kapalı kalmıştım. Polisi bekliyorum, bekliyorum, gelmiyor. Saatler geçti. Zaman geçtikçe de ortamın gerginliği ve klostrofobikliği artıyordu. Bu kadar benzer ayakkabı bana bakıyorken yerimden de kalkamıyordum, oturup kalmıştım.
Gün ağardı, polis geldi, dükkân açıldı, sahibine ifade yazdırdılar, ben de yazdım. Elimde çöp olmuş bir gece ile sıradan bir botla çıktım dükkândan. Ben elimdeki bota bakıyordum, o da bana bakıyordu. Bir iki adım attım, yan dükkândaki Küçük Şeytan’ı gördüm. Bana bakıyordu.
“Ben farklıydım, o ise sıradan. Neden ben değil de o?” dermişçesine…
Ben de,
“Cesaret edemedim, farklı olmaya.” dedim ona bakarak.
Botumu giyerken önümden geçen üç dört kişide aynı botu gördüm, modum düştü. Üzgün bir durumda sulara basa basa eve gittim.
Keşke Küçük Şeytan’ı alsaydım.