Skip to content

Bin Bir Ecel

Chapter 2 · 14 min read

Bin Bir Ecel

Chapter 2

Kör Kanlı Çiçek

Öldürmek için çiçeğe gerek yoktu, içimdeki öfke ölüme eşdeğerdi.

Ecel neşeyle okuldan eve dönmüştü. Sınıfta en yüksek notu alma sevinciyle konuşup duruyordu. Evine geldiğinde kapıyı ilk tıklattığında açılmadı kapı. İkinci tıklayışının ardından saniyeler sonra kapı açıldı. Ecel' in annesi Hayat açmıştı kapıyı. Ecel annesini kucakladı, annesi sarıp sarmaladı kızını.

''Bugün pek neşelisin küçük hanım.'' Hayat konuştuğunda Ecel heyecanla kafasını çevirdi.

''Evet!'' Dedi büyük bir heyecanla. Küçük kız çantasından çıkardığı sınav kağıdını heyecanla annesine gösterdi.

''Aferin benim güzel kızıma.'' Kızının iki yanağına minik öpücükler kondurdu. ''Anne Zeliha teyzeye, Nurcan teyzeye de söyledim sınav sonucumu, onlar güldüğümü merak etmişler sanırım sordular.'' Annesi büyük bir gülümseme peyda etti.

''Aferin güzel kızım, hadi ellerini yüzünü yıka yemeğe geçelim. Tamam mı Küçük Hanım?'' Ecel onaylar bir şekilde kafasını aşağı yukarı sallayıp annesinin yanından ayrıldı.

Ecel lavaboya gideceği sırada salondaki babasını gördü. Biraz çekinir oldu içini minik bir ürperti kapladı, yanına gidip gitmemek arasında sıkışıp kaldı. Neşesi buna galip geldiği için elinde bir kağıt parçasıyla babasının yanına gitti.

Babası Ahi'nin suratında bir yorgunluk vardı. Ecel babasına yaklaşıp saniyelerce bekledi daha sonra ''Baba'' dedi.

Ahi Bey cevap vermedi. Küçük Ecel tekrar konuştu ''Baba''. Ahi Bey başını çevirip kızına çatık kaşlarla baktı. Ecel' in içi artık tamamen korkuyla kaplıydı. Ecel babasının bir şey demesine izin vermeden hızla atıldı.

''Baba bugün sınavımdan yüksek not aldım. Öğretmenim tebrik etti. Öğretmenim kağıdıma yıldız bile çizdi bak.'' Ecel tek nefeste söylediği cümleler boğazında acı bir kıvılcım bıraktı.

''Defol git başımdan küçük yaratık. Sana seni görmek istemediğimi daha kaç kere söyleyeceğim.'' Ahi Bey küçük Ecel' in üstüne parmağını kaldırdı. '' Ben bu evdeyken ne sesini duymak istiyorum ne de seni görmek istiyorum.'' Babası yine içmişti. Kelimelerini toparlayamıyor. Bedeni dik duramıyordu. İçki kokusu her yerine sinmişti. Ecel bu kokuya artık alışıktı. Onun için prenses kokulu parfümler vardı. Babasının parfümü de onun için bu kokuydu.

Ecel olduğu yerde küçülmüştü. Babasının ona kızmasına alışıktı. Ama bu sefer babasıyla daha uzun süre konuşmak istiyordu. Okuldaki arkadaşlarının ailesi, annesi ve babası onlara hep iyi davranırmış. Hatta babaları saçlarını tarar, omzunda gezdirirmiş. Ecel arkadaşlarının anlattıklarını büyük bir keyifle dinlerdi. Yüzünde gülümseme olurdu. İçi acırdı, minik kalbi onun canını yakardı ama Ecel hep annesini anlatırdı. Babası onun için hiç bir şey yapmamıştı azarlamaktan başka, arkadaşlarına bunu anlatamazdı.

Ama bu sefer minik kalbi cesaretlenmişti. ''Baba'' Dedi cümlelerini yutmuştu küçük kız. Sesinin titrememesi için bir direniş sergiliyordu. ''Beni neden sevmiyorsun?''

Ahi Bey kızının kolunu sertçe kavradı. Ecel' in canı yandı ama minik bedeniyle bir tepki göstermedi. ''Çünkü seni sevmiyorum, sen benim kızım değilsin. Sen hiç bir şeysin.'' Ecel' in kolunu daha da sıktı. Ecel' in gözleri dolmuştu.

''Ama ben ne yaptım ki baba? Hem ben seni seviyorum. Gerçekten seviyorum, eğer seni sevmediğimi düşündüğün için beni sevmiyorsan ben seni gerçekten seviyorum. Hatta dün eve geldiğinde su içmeye kalkmıştım. Az kalsın düşüyordun koltuğa oturduğunda, uyuduğunda üstünü örttüm. Arkadaşlarımın babaları hep onların üstlerini örtermiş, ama ben seninkini de örttüm.'' Ecel' in sesinde hayal kırıklığı ve acı vardı.

Ahi Bey 2. katta yaşadığı evinin penceresinin önüne baktı. Ecel' i bir hışımla kucağına alıp pencereye doğru götürdü.

Küçük Ecel 'Baba, Hayır!'' Diye bağırmakla yetindi. Babası evin açık penceresinden kızını kucağından bıraktı. Çığlık sesleri bir anlığına kesilmişti. Ecel ona kötü davransa bile babasını çok severdi. Annesini babasından daha çok severdi ama babası için her şeyi yapardı minik bedeniyle. Tek istediği babasıyla biraz konuşmaktı küçük kızın. Baba konusunda her zaman yaralıydı Küçük Kız. O babası için her kötülüğe susardı, ama babası onun için bir çöpten farkı yoktu.

Ecel' in son bağırışlarını duyan annesi salona koştu. Önündeki manzaraya baktı. Babasının kolları hala Ecel' i taşır şekildeydi. Mahalleden bağırışlar yükseldi küçük kız için ambulansı aradılar. Herkes kızın başında toplandı. Annesi önce kendine yediremedi. Hemen pencerenin aşağıya baktı. Yerde yatan küçük kızını görünce büyük bir çığlık bastı. Çığlığı bir annenin kendi çocuğunu kaybetmesi kadar acıydı.

Hayat evden koşarak çıktı, kızının yanına geldi. Ecel' in bilinci kapalıydı. Annesi akan gözyaşlarıyla hemen kızını kucağına aldı, göğsüne bastırdı. Bir çığlık daha bastırdı. Ambulans sesleri uzaktan geliyordu.

Ecel' in minik gözleri aralandı. Yüzü bembeyazdı Küçük Kızın. Dudakları kupkuruydu. Bedenini büyük bir acı kaplamıştı.

''Anne'' Diyebildi kız gözleri açılmamış sayacak kadar kısıktı. Bedenindeki acı gitgide artıyordu. Ecel' in gözlerinden minik bir damla gözyaşı annesinin eline düştü.

'' Anne, babam beni sevmiyor.'' Diyebildi sadece. Zar zor söyleyebildiği tek cümle buydu. Kızın bedeni acıya dayanamadı bilinci tekrar kapandı. Annesinin kucağında her an uçup gidecek bir kuş gibiydi Ecel.

Prenseslerin kahramanları babalarıydı. Filmlerdeki kızların kahramanları da babalarıydı. Ecel' in kahramanı yoktu. Ecel' in kahraman bir babası yoktu. Ecel o gün anlamıştı. Kahraman bir baba onun için yoktu.

Günümüz.

Sigaramdan bir duman üfledim. Boş bir parkın bankında oturuyordum. Sabah ki yaşadığım olayı düşünüyor deli oluyordum. Kardeşim, her şeyim yaşıyordu. Onun yaşadığını bilmek istiyordu beynim yıllarca. Kardeşim benim için belki de göğüs kafesimin içindeki kalbimin atması için tek bir nedendi. Annemden son emanet, benim son parçamdı.

''Şimdi ne kadar büyümüşsündür.'' Diye fısıldadım yanağım gülümsemeyle oynadı. O gün onu o çıngardan çıkardıktan sonra koruyamamıştım. Umarım beni affederdi. Beni affetmesi önemli değildi, yaşadığını bilmek bile gözlerimin açık gitmeyeceğini gösteriyordu.

Peki ya adam yalan söylüyorsa? Ya düşüncelerim beni yanıltıyorsa? Dilediğim son şey buydu.

Kardeşim o adamların elinde bunca sene nasıl yaşadı peki? İşkence çektirmiş miydiler kardeşime? Şiddet uyguladılar mı? Kafamı yiyen soruları cevap vermeden bir rafa kaldırdım. Ben babamın bile ona vurmasına hep engel oldum. Bana istediğini yapabilirdi ama kardeşime kalkan eli kırardım. Onun saç teli için Dünya'yı ateşe verirdim.

Sigaramdan bir duman daha çektim, sisli havaya soludum. Demire bastırıp söndürdüm çöpe iteledim. Karşımdaki parkı izledim. Gülerek gelen bir aile gördüm. Gülüş sesleri iç ısıtacak cinstendi.

Bir çocuk vardı dokuz, on yaşlarında olmalıydı. Sol tarafında babası çocuğun elini tutuyor, sağ tarafında ise annesi tutuyordu.

''Otur bakalım babacım, uçmaya hazır mısın'' Babasının sesi çocuğu daha da sevindirdi.

''Evet! Uçur beni babacığım'' Dedi kız çocuğu. İstemsizce karşımdaki manzaraya gülümsediğimi fark ettim. Çocuk salıncağa binip önündeki kemeri aşağıya çekti.

Babası çocuğu sallıyordu. Çocuk her sallanışta biraz daha yukarı çıkıyordu, çocuğun neşeli kahkahası bütün parkı dolduruyordu.

Ellerimi sıcak ceplerimden çektim ve soğuk havaya teslim ettim.

Çocuk salıncaktan indi bu sefer de kaydıraktan kayıyordu. Kaydırak uzun ve dikti çocuk hızlı bir şekilde kayınca az daha düşecekti. Babası hızlıca tuttu. Kucağına aldı.

''İyi misin Karya? Kızım bir yerinde bir şey var mı?'' Babasının telaşı yüzünden belliydi. Ama yine de kızı korkutmamak için daha az gösteriyordu telaşını.

''İyiyim babacım bir şeyim yok, teşekkür ederim tuttuğun için.'' Kız yükselip babasının yanağına bir öpücük kondurdu.

''Canım babam, kahramanım!'' Dedi kız çocuğu sıçrayarak. Babasının koynuna atıldı sıkıca sardı kız babasını, babası sarılışına eşlik etti.

Tam bu an elime değen ıslaklıkla irkildim. Gözlerim ıslaktı. Ağlamış mıydım? Ağlamıştım. Karşımdaki manzara izlemeyi en keyif aldığım manzaralardan biriydi. Her zaman keyif aldığım ama hiç yaşayamadığım o manzara.

Beynim babamla olan geçmişteki diyaloglara gitti. Beynimdeki cümlelere engel olamıyordum.

Çekirdek aile parktan gideli çok olmuştu. Ben oturduğum banktan hiç kalkmamıştım. Telefonumu açıp saati kontrol ettim. Saat gecenin ikisiydi, çok geç olmuştu. Öykü'nün eğlencesine gidemediğimi fark ettim. Aklıma gelseydi de gidemezdim. Eğlenecek vaktim yoktu. Sadece beynimdeki düşüncelerle boğuşuyordum.

Telefonumdan galeriye girdim. Fotoğraf çekinen bir insan değildim. Fotojenik bir insanda değildim. Sadece kardeşimin küçüklük fotoğrafları vardı telefonumda, birde annemin fotoğrafı, annemin ve benim yan yana olduğumuz fotoğraflar. Bu fotoğrafları o evde yaşarken annemin sandığında bulmuştum. Fotoğrafları senelerce saklayabildim kaydetmek için kendi telefonumdan da çekmiştim bir zamanlar.

Başımı gökyüzüne kaldırdım. Sayısız yıldız vardı. Ama bir tanesi diğerlerine göre daha parlak görünüyordu.

''Ah annem. Güzel annem. Anne, seni çok özledim. Anne Dünya gerçekten çok yorucu, yanına gelmek istiyorum.'' Gözümden yaşlar ekrana düştü, fotoğraf buğulandı. Boğazımdan bir hıçkırık döküldü.

''Anne, kardeşim yaşıyormuş. Anne onu bulmak için çok uğraştım. Ama bugün haberi geldi. Yaşıyormuş. Anne emanetin bana bıraktığın son parça yaşıyormuş.'' Gözyaşlarım durmak bilmiyordu. Kalbimde bir sızı hissettim. Yeniden kafamı kaldırıp o yıldıza baktım.

''Anne neden gittin ki benim yanımdan? Gelsen yanıma, yine örsen saçlarımı. Öpsen yanağımı. 'Güzel kızım, küçük hanım' diye sevsen beni. Anne kalbim acıyor.'' Ağlayışım hızlandı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum ama sesim çıkmıyordu.

''Anne canım çok yanıyor. Sen gittiğinden beridir kalbim çok acıyor. Kendimi kaybettim anne. Çocukluğum yok oldu benim. İçimde bir yerlerde hala o küçük Ecel var. O Ecel' inde kalbi kırık anne. Ecel' in kalbi hep kırıktı.''

Ben ölümdüm.

Ecel ölümdü.

Beynim geçmişin nidalarına gitti. Zihnimin evi orasıydı.

''Anne'' Küçük Ecel annesine soru sormadan önce hep böyle seslenirdi anneyi. Ecel soru meraklısı bir kızdı. Sorularını hep annesine sorardı. Annesi 'efendim' dercesine bir ses çıkardı.

''Anne benim adımı kim koydu?'' Annesi kızının sorusu karşısında şaşırdı. Böyle bir soru beklemiyordu.

''Neden sordun ki kızım?'' Ecel düşündü. Başını önüne eğdi. Ne diyeceğini bilemiyordu küçük kız. Kafasını en son annesine kaldırdı ve konuştu.

''Anne benim adım ölümmüş.'' Annesi bu yanıtın ardından ne diyeceğini bilemedi. Kızını kucağına aldı.

''Kim dedi sana bunu? Yok öyle bir şey sen benim kızımsın. Ne ölümü.'' Ecel annesini sarmaladı. ''Okulda bir çocuk dedi anne. İsmim ölümmüş. Ölümü getirirmişim. Anne ismimi kim koydu?'' Ecelin sorduğu sorular önceden sorduklarına benzemiyordu. Küçük kızın aklındaki merak bu sefer farklıydı.

'' Sen doğduğunda ismini ben koymak istiyordum. Henüz bir isim düşünememiştik sana. Bebek heyecanımla sadece sana kavuşmak kokunu koklamak istiyordum güzel kızım. Baban isim işlemleriyle ilgilendi. Sana adını baban verdi. Ama ben seni çok sevdim kızım. Sen bana cennetten gelen bir melek gibiydin.'' Annesinin yüzünde ve kalbinde evlat sevgisi vardı. Çokça.

''Bu arada sana soruyu soran çocuğu dinleme. Sen ölüm falan değilsin kızım. Sen yaşamsın. Sen benim yaşamımsın. Sen cennetten gelen en güzel meleksin canım kızım. Sen benim yaşam sebebimsin.'' Ecel annesinin sözleri karşısında mayıştı.

''Okuluna gelip öğretmeninle konuşacağım, o çocuğu uyarması için.'' Ecel onaylar gibi kafasını aşağı yukarı salladı.

''Anne, beni hiç bırakma olur mu?'' Annesi küçük kızın sözlerinden sonra eğilip yanağına iki öpücük bıraktı.

''Seni hiç bırakır mıyım küçük hanım? Ben seni hiç bırakmayacağım. Her zaman yanındayım. Anneler evlatlarını hiç bırakır mı? Ben yaşadığım sürece hep yanında olacağım.''

''Sadece yaşadığın sürece mi? Ayrıca söz ver anneciğim beni hiç bırakmayacaksın.'' Annesi Ecel' e kocaman bir gülümseme bıraktı.

''Sadece yaşadığım sürede değil ben kalbinin de hep yanındayım güzel kızım. Yanında olmadığım zaman gökyüzüne bak orada olacağım.'' Ecel şaşırdı.

''Yani yıldızların içinde mi olacaksın? Ama tüm yıldızlar aynı anne. Seni nasıl fark ederim?''

''Orada bir yıldız daha olur güzel kızım. En parlak olan. O yıldız ben olacağım ve seni hiç bırakmayacağım söz güzel kızım.'' Annesinin laflarının ardından Ecel annesinin kucağında uyuya kaldı. Annesi kızının saçlarını okşadı, mırıldandı.

''Zaman bizi ayırmazsa hep seninleyim minik meleğim, seni hiç bırakmayacağım. Hiç güzel kızım.''

Ecel ölümü getirirdi. Annesinin bir yanlışı vardı, Hayat Hanım yaşamı Ecel ise ölümü getirirdi. Ecel doğduğu gün ölmüştü. Küçük Ecel' in kalbi çok hasar almıştı. O yaşlarında bile çok güçlüydü. Babası ona 'ölüm' demişti. Ecel doğduktan sonra ilk darbesini yine babasından almıştı.

…

Anahtarla kapıyı açtım. Sessizce ayakkabılarımı çıkartıp çantamı koltuğun üzerine attım. Saat gecenin körüydü, etrafta ses yoktu. Lambayı açıp önümdeki manzaraya baktım.

Ev harabeye dönmüştü. Yerde birkaç renkli balon, masanın üzerindeki kadehler, her yerde olan atıştırmalık çöpler, ve dağınık eşyalar. Öykü'yü öldürmek istiyordum. Odalarına gidip Nifda'yla Öykü'yü kontrol ettim. Mışıl mışıl uyuyorlardı. Gidip üstlerini örttüm. İnsan bari biraz toplardı görünüşe bakılırsa kadehlerin verdiği yorgunlukla bayılmışlardı.

Odama gidip siyah bir pijama takımı giyindim. Makyajımı sildim. Gerçi çoktan yok olmuştu. Korkunç görünüyordum maskaram çok kötü akmıştı. Saçımı dağınık bir topuz yaptım. Odamdan ayrılıp tekrar salona döndüm. Çöp poşetiyle önce çöpleri topladım.

Odayı komple topladıktan sonra ışığı kapatıp kendimi bu yorgun gecenin esirliğinden kurtulmak için yatağıma girip gözlerimi kapattım.

…

''İrem o masanın siparişlerini aldım, sen yan masaya git.'' İrem koşarak yan masanın siparişine yetişti. Elimdeki tepsiyi önümdeki masaya doğru götürüyordum.

''Hanımefendi buyurun, afiyet olsun.'' Sıcak tebessümümü masaya bıraktıktan sonra masadan ayrıldım. Garson bekleyen başka bir masanın daha siparişini aldıktan sonra diğer menüleri yetiştirmekten yorulmuştum.

''Ecel bir bakabilir misin?'' İrem 6 numaralı masanın önünde çatık kaşlarıyla duruyordu. Çatık kaşlarına inat tüm gün yüzümüzden eksilmeyen o mutluluk tebessümü silinmemişti. Masaya doğru yaklaştığımda orta yaşlarda bir kadın çirkefçe bağırıyordu.

''Resmen rezalet. Saygısızlık ötesi bir şey. Biz burada yediklerimize para ödüyoruz.'' Yüzümde hiç bir mimik olmadı, birazdan yaşanan senaryoyu tahmin etmek zor değildi. ''Cevap versenize hanım efendi! Patronunuzu çağırın.''

''Buyurun şikayetinizi dinliyorum.'' Sakinliğimi koruyordum. Kadın sinirle soludu. ''Tatlımdan kıl çıktı. Hem de iki tane! Siz çalışırken hijyene dikkat etmiyor musunuz?'' Kadın tabağının kenarındaki saç telini gösterdi.

''Bizler hijyen konusunda daima dikkat ederiz. Bir yanlışınız olabilir, farkında olmadan sizden düşmüş olabilir hanım efendi.'' Cevabım karşısında kadın daha fazla delirdi.

''Ne saçmalıyorsunuz? Yerken ağzıma geldi resmen. İğrenç. Ve tatlımın parasını ödemeyeceğim. Hem müşteriyi mağdur ediyorsunuz, tatlımdan kıl çıkıyor ve bu iğrenç kafeye birde para veremem üzgünüm.''

''Bir saniye bekleyebilir misiniz? Hemen döneceğim.'' Yanlarından koşarak ayrıldım. Sistem odasına girdiğimde Can'ı gördüm. '' Hemen geriye al kaydı.'' Dediğimi yaptı kamera kayıtlarını geriye alıp izlemeye başladık. ''Biraz daha alabilir misin?'' Biraz daha geriden izledik, tam da tahmin ettiğim gibi olmuştu.

Aptal kadın tabağına o saç telini kendisi koymuştu!

Can'ın suratında şaşkınlık vardı sistem odasından ayrılıp tekrar bu sefer sakin adımlarla masanın yanına döndüm.

''Ne oldu ne zaman gelir patronun?'' Kadını baştan aşağı aşağılarcasına süzdüm, zengin bir tipe benziyordu. ''Patronunuz gelmiyor mu? Ben gidiyorum, bu tatlıyı da siz yiyebilirsiniz size layık. Ayrıca kimseye de bu mekanı önermeyeceğim.'' Kadın çantasını alıp masadan ayrılıyordu ki kolundan tutup kulağına yaklaştım.

'' O saç telini senin koyduğunu biliyorum. Ya şimdi efendi efendi gidip ödemeni yaparsın. Ya da polise gidip kayıtları gösteririm. Seçim sizin, akıllıysanız ilk dediğim mantıklı gelecektir.'' Kadının yutkunduğunu duydum. Geri çekildiğimde suratı kıpkırmızıydı. Çantasından bir miktar para çıkartıp masaya koyup kaçarcasına kafeden uzaklaştı.

''Helal kız, ne söyledin de öyle domates gibi kızardı.'' İrem bir kolunu başımdan atmıştı. ''Çok ta önemli bir şey değildi, böyle aptal numaralar çok basit şeyler o cevabını aldı zaten.'' İrem sıcak bir gülümseme bıraktı. Lanet masadan sonunda ayrıldık.

...

Anahtarı kapı deliğine yerleştirmeye çalışıyordum. Sonunda anahtar sesini duyup kapıyı açan Öykü geldi. ''Bayan işkolik, partilere gelmeyen, Öykü'leri üzen ve,'' Öykü cümlesini tamamlamadan odama doğru kaçtım.

Rahat bir pijama takımı seçtim kendime. Saçlarımı gelişigüzel bir topuz yapıp suratımdaki erimiş makyajı sildim. Kendimi rahat hissediyordum sonunda. İçimde ki rahatlamamım sebebi yarın hafta sonuydu. Çalışmıyordum. Telefonumu elime alıp salona doğru yol aldım.

''Neden tekrar kavuşamadılar ki?'' Nifda dramatik bir şekilde ağlıyordu. Issız Adam izliyordu. Elindeki peçete kutusu yere devrildi, ağlaması daha da arttı. Nifda'nın yanına gelip kendimi koltuğa attım. '' Nifda.'' Mırıltımı duymadı. Daha büyük bir sesle ''Nifda.'' Deyince göz göze geldik. '' 68. izleyişin, her izlediğinde ağlıyorsun, kimse senaryoyu değiştirmeyecek.'' Nifda sözlerimden sonra daha da ağladı. Trajik bir sesle sahne müziğine eşlik etti.

''Hani sen acı veren kalpsizlerden olamazdın?'' Öykü daha fazla dayanamayarak kumandayı alıp komedi filmi açınca Nifda'nın gözyaşları uçmuştu. Tam bu sırada kapı çaldı.

''Ben bakarım.'' Dedim kızlara. Kapının önündeydim önce kapı deliğinden baktım. Bir kurye vardı. Öykü'ye dönüp, '' Öykü'cüm kargoların geldi'' deyip kapıyı açtım.

''Ecel Uğultu.'' Ben mi? Ben bir şey sipariş etmemiştim. Şaşkınlıkla kızlara döndüğümde onlarında suratındaki merak ve şaşkınlığı gördüm. Onlarda sipariş etmemişti. Kuryenin elinde bir çiçek buketi vardı. Adamın elinden buketi alıp kapıyı kapattım.

''Benim kargolarım değilmiş, gördün mü?''

Elimde kıpkırmızı bir Higanbana Buketi vardı. Onu derhal masanın üzerine bıraktım. Bu bitkiyi biliyordum. Daha önce meraktan araştırmıştım.

Japon mitolojisine göre 'ölüm çiçeği' anlamına geliyordu. İnsanı felç bırakacak kadar güçlü bir zehire sahiptir ve cehennemde açan uğursuz çiçek olarak ta anılır.

''O ne kadar garip bir çiçek, kim gönderdi ki?'' Öykü yanıma yaklaşırken elimle durdurdum. Ayakkabılarımı giyinip trençkotumu üstüme giyindim. Elime temas etmeyecek şekilde o lanet buketi de aldım.

''Ben geç geleceğim. Arkamdan kapıyı kitleyin ve kim olursa olsun açmayın.''

''Ama neden?'' Nefesimi sinirle soludum. ''Dediğimi yap Öykü!'' Öykü başını aşağı yukarı sallamakla yetindi.

Kapıyı açıp sert bir şekilde geri kapattım. Elimdeki çiçeği biraz daha inceledim. Üzerinde bir not vardı.

''Niganbana. Ölüm Çiçeği demek. Sana bunlarla muhteşem bir bahçe hazırlayacağım. Şimdilik bir buketle yetin. Ölmek istemiyorsan çiçekten biraz uzak dur.

Çünkü ölümün bir çiçekten olsun istemiyorum. Ölümünün kimden olacağını zaman gösterecek.''

Acıyla gülümsedim. Hatta kahkaha attım. Çiçeği ilerdeki bir çöp kutusuna attım. Notun altında bir numara vardı. Hemen numarayı aradım. Telefon çalmaya başlar başlamaz hemen açıldı.

'' Beni arayacak kadar özlediğini biliyorum. Sürprizimi beğendin mi?'' Suratımdaki öfke adeta dans ediyordu. Sesini değiştirmişti. Sesi robotik geliyordu.

''Kardeşim nerede?'' Net sorum karşısında ofladı.

''Ecel konuşmak için son bir dakikan kaldı, cidden tek merakın bu mu insan bir teşekkür eder?'' Parmaklarım sinirden titremeye başladı.

''Kardeşim nerede?'' Değişmeyen sorum karşısında gülmeye başladı.

''Kardeşin gayet iyi cici abla. Nerede olduğunu söyleyemem. Sen sürprizimi beğendin mi? Bak son 30 saniye telefon kapanacak!''

''Kardeşimi bulacağım, onu senin gibi bir pisliğin elinden alacağım. Ayrıca sürprizini hiç beğenmedim, ama fikrini beğendiğim söylenebilir. Bana bu çiçeklerden bahçe yap. O bahçedeki tüm çiçeklerin suyunu sana kana kana içirteceğim.''

Niganbana. İçinde insanı felç edecek zehri barındıran.

Bir kahkaha sesi işittim. ''Senin elinden zehir de olsa içerim.''

''Ve emin ol karşıma çık. Çünkü sen karşıma çıkmadıkça içimdeki güç gittikçe katlanıyor. Kanımda bir zehir taşıyorum. Seni o zehirde öldüreceğim. Kardeşimin kılına zarar gelirse, işte o zaman.''

Soğuk sesim buz gibi havaya karıştı. Ve kapanan telefonun sesini duydum.

Benim hiç bir önemim yoktu. Ama Ecel' in sevdiklerine zarar gelirse.

Güldüm.

Kalbimde acı, kanımda zehir vardı. Onları bu zehirde öldürürdüm. Öldürmek için çiçeğe gerek yoktu, içimdeki öfke ölüme eşdeğerdi.

End of chapter

24 comments