Skip to content

BALO

Chapter 1 · 10 min read

BALO

Chapter 1

DÜŞMANLIK

"Mehir Karaca."

Başımı yasladığım sıradan zar zor kaldırıp gözlerimi kırpıştırdım ve kaşları oldukça çatık bir şekilde bana bakan matematik hocasına baktım. "Buyurun, hocam?" dedim gayet rahat bir ifadeyle. Anlaşılan bu sözüme daha da sinirlenmişti. Kaşları sanki hiç çatık değilmiş gibi daha da çattı ama bu şekilde daha da komik gözüküyordu. Hayır Mehir, şuan gülme sakın.

"'Buyurun hocam?' mı? Kızım sen benimle dalga mı geçiyorsun? Kalk ayağa!" dedi sert bir ses tonuyla. Bıkkınlıkla nefes verdim ve sıradan tutunarak ayağa kalktım. Sınıftaki herkesin gözü muhtemelen benim üzerimdeydi ama çok da takılmamaya çalıştım. Bu sırada matematik hocası bana doğru bir adım attı ve işaret parmağını gözüme sokar gibi yüzümü yaklaştırdı. "Bir daha derste uyuduğunu görürsem müdürün odasını boylarsın, Mehir," dedi tehdit eden bir ifadeyle.

"Tamam hocam, bir daha olmaz," dedim umursamaz bir ifadeyle. Ardından matematik hocası son kez gözlerini kısıp gözlerime baktı. Yapmayın hocam, vallahi dayanamayıp yüzünüze bakarak kahkaha patlatacağım.

Parmağını gözümün önünden çekti ve arkasını dönüp sonunda yanımdan ayrılıp akıllı tahtanın olduğu yere doğru ilerledi. Bak valla takıntılı bu kadın, yeminle takıntılı bu ya. Diğer hocalar bir kere uyarır, azarlar bir raha takmaz ama bu kadın valla takıntılı. Bir keresinde bizim sınıftaki Çağan diye bir çocuk, gömleğinin önündeki üç tane düğme açık olarak sınıfa girdi diye çocuğu tahtaya çıkarıp bütün ders azarlamıştı. Ne var sanki çocuk önüne komple açıp mı gelmiş? Ne gerek vardı çocuğu bu kadar azarlmaya?

Ben tam sırama oturup kafamda matematik hocasını şikâyet ederken ederken arkamdan o sinir bozucu kıkırtıları işittim. Gözlerimi devirip yavaşça arkama döndüm. Bana bu durumda tek kahkaha atacak kadar gülen kişi Doğu'ydu. Salak Doğu Koral!

Ben de ona bakıp yapmacık bir şekilde güldüm. "Ay ne kadar komik! Gül, gül öldüm resmen!" O da salak gibi daha çok gülünce hemen ciddileşip arka ona doğru uzandım ve kafasına sille çakıverdim. "Ne gülüyorsun be! Ayı mı oynuyor?" dedim sinirle. O da acıyla kafasını tutup bana baktı. "Manyak mısın kızım sen ya?" dedi ama hala gülmeye devam ediyordu.

"Manyağım!" dedim sinirle.

Matematik hocası ikimizin atışmalarını duymuş olmalı ki hemen bana doğru bakıp, "Mehir, önine dön!" dedi sesini yükselterek. Öfkeli bakışlarımı bir süre Doğu'dan çekmeden, seni öldürürüm temalı bir bakış atıp yavaşça önüme döndüm. O ise gülmeye devam edince bu sefer matematik hocası gözlerini Doğu'ya çevirip, "Oğlum gülme sen de! Ayı mı oynuyor?" dedi aynı ses tonuyla. Şükür bir işe yaradınız, hocam. Gözünüzden öpeyim sizin!

Salak da matematik hocasının uyarısını alınca sonunda sesi kesildi. Bir süre sıkıcı matematik dersini dinlemek zorunda kaldım çünkü matematik hocasının konuyu anlatırken bile gözü hep üzerimdeydi. Takıntılı manyak. Hala uykum olduğu için gözlerim arada bir kapanıp açılıyordu zaten, bu kadın ise manyak gibi gözlerini üstüme dikmişti.

Sonunda çıkış zilinin çalmasıyla bu işkence bitince derin bir nefes verecektim ki matematik hocası, "Çıkmayın hemen, şu soruyu da çözün sonra çıkın," deyimce vermek istediğim nefes bile ağzımdan çıkmak istemedi. Bırakın boğulayım ama matematik sorusu çözmeyeyim! Zaten matematikten nefret ediyorum, bırakın da boğulup şuracıkta öleyim! O derece nefret ediyorum şu lanet dersten.

Sınıftaki herkesten oflama sesleri çıkarken sadece bir tane kızdan çıkmadı: Ceylin Su. Adından da nasıl gıcık bir kız olduğu anlaşılıyordur zaten. Sınıfın hem ineği hem de pick me kızıydı. Her hocanın gözdesi olmak için orasını burasını yırtıyordu. Herkes oflarken o ise bu ultra mega zor -halbuki benim seviyeme göre gayet kolay bir soru- matematik sorusunu çözmeye çalışıyordu. Birkaç saniye sonra hemen parmak kaldırıp hoca söz vermeden, "Hocam, denklemin cevabı yetmiş sekiz, değil mi?" dedi hemen. Hoca başıyla onayladıktan sonra eliyle , çıkabilirsiniz işareti yapınca sakin bir şekilde çantama eşyalarımı yerleştirip tek koluma taktım. Sınıftan tam çıkıyordum ki arkamdan yine o uyuz sesi işittim:

"Ay çen hocadan acar mı yedin çen?" dedi alaylı bir ses tonuyla.

Gözlerimi devirip ona döndüm ve "Bir daha dalga geçersen ağzının tam ortasına çakarım, Doğu," dedim sinirle. Adımlarımı daha da hızlandırıp onun yanından uzaklaşmaya çalıştım ama o da aynı şekilde adımlarını hızlandırıp yanımda bitti.

"Ne kadar korktuğuma inanamazsın," dedi abartılı bir şekilde. Günlük rutini, sabah sabah beni sinirlendirip kışkırtmak ve alay etmekti. Yine rutinini atlamayıp beni sinir etmeyi başarmıştı. Cidden bir tane yapıştırsam kendine gelir herhalde, diye düşünmedim değil.

Tam ben aklımda hain planlar kurmaya başlamışken bu salak hiç durur mu? Asla! Durduk yere kafama tokat misali sertçe vurup, Sonic gibi ışık hızıyla koşup kaçmaya başladı. "Doğu!" diye koridorun ortasında, arkadından bağırdım ve arkasından tüm hızımla ben de koşmaya başladım. Sen şimdi bittin, Doğu Koral!

Bu geri zekalı benim girişimimi komik bulmuş olmalı ki koşarken bir yandan da gülüyordu. Yemin ediyorum bu çocuk salak ya, her şeye gülüyor be!

Acaba bu çocuğun adını Sırık filan mı koysalarmış? Bence çok mantıklı olurdu. Çünkü çocuk her şeye mal gibi sırıtıyor!

Bir gün yüzüne şöyle ciddi ciddi bakıp, "Yavrum, sen mal mısın?" diyesim vardı. Lisenin başladığı ilk günden beri hiç bıkmayıp sürekli benimle uğraşıyordu. Bir de sadece benimle! Çocuk taktı kafayı bana! Lise son sınıfa gelmişiz, biraz daha büyüdük, olgunlaştık ama bu çocukta bir gram değişiklik yoktu. Sadece görünüşü değişmişti, yakışıklı olmuştu. Siması değişmiş, biraz daha ciddi bir görünüşü oluşmuştu yüz ifadesinde ama salaklığı ve huyları hiç değişmemişti. Hala aynı şekilde sırıtıp bakıyordu, beyni yine beni sinir etmeye çalışıyordu.

Okuldan çıktığımızda en sonunda koşmayı bıraktı. Ben de onunla durup soluklandım. Çocuk da maşallah Sonic misali koşuyor, yetişemiyorum ki. Bir de sırtımda ağır çanta var, o daha çok yoruyor zaten ama bu çocuk tüm hızıyla koşup, beni hem kışkırtıp hem de yoruyordu. Bu çocuğa bir tane hakaret etmediğim gün yoktur yani. WhatsApp'ta bile rahat durmuyor, oradan da yazıp delirtiyor insanı. Ben şimdi nasıl hakaret etmeyeyim yani buna?

"Yine çok hızlısın," dedi gülerek. Bak, bak yine gülüyor. Buna bile gülüyor. Çocuk sürekli bana güldüğü için dokuzuncu sınıftan beri sınıfım tarafından sevgili sanılıyoruz. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Bir bu çocuk da geri zekalı değil, bizim komple tüm sınıf geri zekalı. Ben de bir nevi geri zekalıyım çünkü bu çocuğun kışkırtmalarına sinir olup onun daha da eğlenmesine sebep oluyordum. Sinir olmamak da elde değil ki! Allah'ım sana geliyorum! Canımı al da kurtulayım hem kendimden hem de şu Doğu adındaki varlıktan!

En sonunda kendi kafamdaki düşünecelrden kurtulup alayla ona baktım ve "Ya, ya ne demezsin," dedim. Ardından tam onun yanından geçerken yüzüne bakıp dil çıkarttım ve yanından uzaklaştım. O ise donup kalmıştı. Hâlbuki gülmesi lazımdı ama hayret! Hiç gülmeden sessizce arkamdan bakakaldı. Ben de onun gülmesini beklemeden onu arkamda bıraktım ve karşıdaki yaya geçidine doğru ilerledim.

Yeşil ışık yandığında yaya geçidinden karşı kaldırıma geçip ara sokağa girdim ve derin bir nefes verdim. Sonunda biraz huzur ya! Sabahtan beri cinlerim tepemde şu salak yüzünden! Sakinleşmek ve rahatlamak için sonbahar havasını derin bir nefesle içime çektim. Gözlerimi hafifçe kapatıp yaprak hışırtılarının kulağıma dolmasına izin verdim. Sonunda biraz huzur...

Tam içime bir nefes daha çekecektim ki omzuma bir elin dokunmasıyla irkilip elimi göğsümün üzerine koydum ve arkama döndüm. "Bismillahirrahmanirrahim!" dedim ani bir refleksle.

"Sakin ol, Mehir. Benim, Göktuğ," dedi Göktuğ dedi gülerek.

Göktuğ gerçekten çok iyi ve tatlı bir arkadaşımdır. Sınıf arkadaşım olarak gayet iyi anlaşırız. Ben dışında okuldaki veya sınıftaki çoğu kız; Göktuğ'nun kumral rengi saçlarından, kömür karası siyah gözlerinden ve oldukça iyi görünen fiziğinden etkilenip ona arkadaş gözüyle bakamıyorlardı. Fakat ben o gözle bakmıyordum, hiçbir zaman da bakmamıştım. Göktuğ bunun farkında olduğu için benimle olan arkadaşlığını sürdürmeye devam ediyordu.

"Sen bir an sessizce gelince korktum," dedim hafif bir gülümsemeyle.

"Bu kadar korkacağını bilseydim ayakkabılarımı sürüye sürüye gelirdim yanına," dedi gülerek. "Korkuttuğum için özür dilerim."

Dostça bir gülümsemeyle, "Sorun değil ya," dedim geçiştirerek. Bir süre aramızda bir sessizlik oluştu. Sadece ağaçlardan yere düşen yaprakların hışırtıları, arabaların korna sesleri ve insanların konuşma sesleri geliyordu kulağıma. Boğazımı temizleyip hızlıca bu sessizliği bozdum:

"Ee, sen ne için gelmiştin yanıma?" dedim. O da aydınlanmış gibi, "Ha," dedi ve devam etti, "Yarın müsaitsen kafede buluşup biraz sohbet edelim mi? Seninle konuşmak istediğim bazı şeyler var da," dedi.

İlk baş duraksayıp çocuğun yüzüne boş boş baktım. Kabul etse miydim? Annem belki kızabilirdi ama sonuçta arkadaşça bir buluşma olacaktı herhalde. Umarım öyledir. Ay Mehir salak mısın sen? Doğu'ya diye diye ben salaklaştım. Tabii ki de arkadaşça bir buluşma bu! Sadece son zamanlarda bana karşı olan davranışları bana garip gelmişti, o kadar.

"Olur, kaç gibi buluşacağız?" dedim.

Teklifini kabul ettiğim için rahatlamış ve sevinmiş olmalı ki hafif bir nefes verip, "O halde uygunsa saat 15.00'da Silent Cafe'de buluşalım. Hem senin evine de yakın," dedi.

"Tamam o zaman, görüşürüz," dedim gülümseyerek. O da el sallayıp bana karşılık verdi ve yanımdan ayrıldı. Ben de derin bir nefes verip düşünmeye başladım. Acaba benimle ne konuşmak istiyordu? En fazla ne diyebilirdi ki?

Ara sokaktan ilerleyip apartmana girdim ve asansöre binip "4" yazan tuşa bastım. Kolumdaki saate baktım, saat 14.01'di. Asansörden inip "9" numaralı kapıya doğru ilerledim ve zile bastım. Annemin kapının ardından gelen ayak sesleri ve "Geldim, geldim," diyen sesi çok net duyuluyordu. Ardından kapı açıldı ve annem elinde mutfak beziyle bana baktı, "Hoş geldin, kızım," deyip ben daha "Hoş buldum," diyemeden anında kapının önünden yok oldu. Anneciğim, sen ne ara mutfağa ışınlanmayı öğrendin ya? O nasıl bir hız? Kesin ocakta yemeği vardı da ondan bu kadar aceleci davrandı.

Çok da umursamadan ayakkabılarımı çıkardım ve içeri girip ardımdan kapıyı kapattım. Bu saatlerde babam işte olduğu için evde olmazdı. Genelde akşam saat altı civarı gibi eve gelirdi. Montumu çıkarıp askılığa astım ve salonun yanından geçip, odama ilerleyip kapısını açtım. O an zihnimden Hürrem Sultan'ın "Allah'ım çok şükür" repliği geçti. Odama girip hemen kendimi yüzüstü bir şekilde yatağa attım. Nefes alamayınca başımı soluma çevirdim. Matematik dersinde biraz kestirmeme rağmen hâlâ uykum vardı ama hazırlanıp kafeye gitmem gerekiyordu. O yüzden bir kaç dakika bu pozisyonda yatakta dinlendim. Ardından annemin odama birden gelip, "Hani anneye hiç, 'Merhaba,' yok mu? Geldiğin gibi yatmışsın," dedi küskün bir ses tonuyla.

Bıkkınlıkla nefes verdim ve yataktan kalkıp gözlerimi kırpıştırdım, "Annoşum, sana kapıda daha selam bile veremeden ortadan kaybolduğun için olabilir mi?" dedim gülümseyerek ve yanına gidip kollarımı boynuna dolayıp anneme sımsıkı sarıldım. O da hemen karşılık verip bana sımsıkı sarıldı ve saçlarımı şefkatle okşadı. "Uyu dinlen, anneciğim. Sonra da ders çalışırsın," dedi. Annemin kollarından ayrılıp bana şefkatle bakan gözlerine baktım ve "Bir tane arkadaşımla kafede bir veya iki saatliğine buluşacağım da gelince uyurum artık," dedim.

Annem meraklı gözleri bana bakıp, "Kim?" diye sordu.

"Göktuğ, bizim sınıftan. Konuşmak istediği şeyler varmış da," dedim. Ardından annemin sorgularından sıyrılmak için, "Haydi ben şimdi giyineyim, annem, sonra sorguya çekersin beni," dedim ve annemi arkasına döndürüp, iki omzundan tutup odamın kapısına doğru götürdüm.

Ama annem hiç durur mu? Tabii ki de hayır! Kapıda durup bana doğru döndü ve kaşlarını çattı. "Ne gibi şeylermiş bunlar?" dedi süpheyle.

"Ben de bilmiyorum, anne. Gidince öğrenirim," dedim umursamaz bir tavırla. Zaten en fazla ne diyebilirdi ki?

"Yoksa bu çocuk senden mi hoşlanıyor?" dedi annem gözlerini kısarak. E, yuh be annem! Daha neler?

Bıkkınlıkla oflayıp, "Hayır tabii ki de, anne. Öyle bir şey yok, o sadece arkadaşım," dedim ama bu cümleyi söylerken kendimden bile şüphelenmiştim. Çünkü genelde filmlerde veya dizilerde "O sadece arkadaşım," gibi cümleler kurulduğunda olay arkadaşlığı geçip aşka doğrı yönelebiliyordu. Neyse ki ben filmlerde veya dizilerde oynamıyordum. Yani Göktuğ hâlâ arkadaşımdı ve hep öyle kalacaktı.

"İyi, öyle olsun," dedi annem bilmiş bir tavırla.

"Öyle zaten, anne," dedim gözlerimi devirerek.

Annem yüzündeki o bilmiş ifadeyi anında yok etti ve tatlı bir ifadeyle gözlerime bakıp, "Giderken dikkatli ol, caddeden karşıya geçerken sağına soluna iki kere bak, yabancılardan hiçbir şey alma, kimseyle konuşma. Tamam mı, çiçeğim?" dedi gülümseyerek. Ardından yanağımdan makas aldı ve yanağıma ıslak bir öpücük kondurdu.

Annemin bu endişeli ve tatlı hallerine gülerken, "Tamam, anne, tamam," dedim ve ben de annemin yanağına öpücük kondurdum. Annem odamdan çıktığında kapımı kapatıp derin bir nefes verdim. Kıyafet dolabıma doğru ilerleyip kapağını açtım ve kıyafetlerime kısa bir süre göz attım. Aralarından gözüme uygun olan, kahve tonlarında bir pantolon ve üstüne de beyaz bir kapüşonlu alıp dolabın kapağını kapattım. Ardından hızlıca üstümü giyindim ve kolumdaki saatr baktım. Saat daha 14.21 idi. Daha vaktim olduğu için kitap okumaya karar verip oldukça büyük ve her rafında benim tarafından zorla sıkıştırılmış kitaplarla dolu olan kitaplığıma ilerledim. Kitaplığımın ikinci rafındaki sol köşesinde bulunan Sarı Yüz kitabımı aldım ve okuma köşemde bulunan koltuğuna oturdum. Kitabımda kaldığım sayfayı açtım ve okumaya başladım.

End of chapter

1 comments