İstanbul’un dört ilçesinin Galatya adıyla yeni bir il olmasının üzerinden on sekiz yıl geçti.
Birçok kişi, artık Türkiye’nin en büyük şehrine bağlı bir bölgede yaşamadığı için huzursuz hissediyordu. Sanki onları koruyan ailelerinden ayrılınca boşluğa düşen gençler gibiydiler. Yönetim kopuktu, ekonomi kötüye gitti ve halkın bir kısmı işini kaybetti. Suç oranı arttı, mafya birlikleri kuruldu. Şehirdeki hâkimlerin ve savcıların neredeyse tamamı dört mafya tarafından kontrol ediliyordu.
Bir cinayet dosyasını kapatmanın bedeli üç yüz bin liraya kadar düşmüştü. Şehir resmen bir çöplüğe dönüyordu. Ancak arada bir katiller sebepsiz yere kayboluyordu. Başka şehre mi gidiyorlardı? Kim bilir. Belki karma işliyordu, belki sadece sıkılıp temiz bir başlangıç yapıyorlardı.
Selim Çivici, ortalamanın üzerinde bir cinayet büro dedektifiydi. İnsanlarla arası kötü değildi ama yakınlık kurmakta zorlanırdı. Komplocu tavırları ve radikal çıkışları büroda sık sık konuşulurdu.
Bir gün, güzel bir sohbet etmek isteyen memur arkadaşı Ulaş, onu evine davet etmişti. Televizyonun sesi kısık, masanın üstünde iki bardak çay vardı. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar havadan sudan konuştular. Fakat Selim’in aklı hâlâ o gün serbest bırakılan katildeydi. Ulaş, yüzündeki huzursuzluğu fark etti.
“Yine iş mi?” diye sordu.
Selim bir süre cevap vermedi. Çay bardağını elinde çevirdi, sonra derin bir nefes aldı. Tam o sırada bakışları bir noktaya kilitlendi; sanki odadaki her şey bir anda sustu. Bardağı yavaşça masaya bıraktı. Çenesini sıktı.
“Bugün bıraktıklarımızdan biri… içime sinmedi,” dedi kısaca.
“Hangisi?”
“Şu çekiçle karısını öldüren adam.”
Ulaş kaşlarını kaldırdı.
“Öldürdüğü iddia edilen adam diyeceksin. Mahkeme öyle diyor.”
“Çekici bulamadık diye adam bir anda masum olmadı.”
“Belki de evde tadilat yapıyorlardı. Kadın da yanlış zamanda yanlış duvarın önünde duruyordu.”
Selim, Ulaş’a sertçe baktı.
“Tamam, şaka yapıyorum,” dedi Ulaş. “Delil yetersizliği, mahkeme kararı… Ne bekliyordun ki?”
“Allah aşkına, adam mahkemeden çıkarken gülümsüyordu!”
“Adam serbest kalmış. Gülmesi tek başına bir şey kanıtlamaz. İnsanlar bazen anlık tepkiler verebiliyor.”
“Hayır. Yakalanmadığı için gülümsüyordu. Ayrıca insanları senin gibi duygusuz sanma. Katil değillerse tabii.”
Ama Selim için mesele bu kadar basit değildi. Dosyadaki eksik parçalar, tanık ifadelerindeki çelişkiler ve katilin yüzündeki o fazla sakin ifade zihninden çıkmıyordu. Dişlerini sıkarak düşündü; dosyada bir şeyler eksikti ve bunun farkındaydı. İçinde büyüyen o rahatsızlık, onu yerinde duramaz hâle getiriyordu.
Tam o sırada telefonu çaldı. Arayan, bürodan bir memurdu. Selim telefonu açtı ve bir süre konuşmadan dinledi. Yüzündeki huzursuzluk yavaşça yerini şaşkınlığa bıraktı.
“Emin misiniz?” diye sordu. Benzi atmıştı.
Karşıdan gelen cevabın ardından telefonu kapattı. Birkaç saniye yerinden kıpırdamadı.
Ulaş çayından bir yudum aldı.
“Ne olmuş?”
“Bugün serbest bıraktığımız adamı evinde ölü bulmuşlar.”
Ulaş bardağı elinden indirdi.
“Kurbanın ailesi mi yapmış?”
“Bilmiyorlar.”
Selim montunu alarak ayağa kalktı. Kapıya doğru ilerlerken bir an durdu.
“Bu cinayet… çekiçle işlenmiş.”
Ulaş bu kez şaka yapmadı.
“Gerçekten mi?”
“Beni neden çağırıyorlar sanıyorsun?”
Selim montunu giydi. Kapıdan çıkarken Ulaş arkasından seslendi:
“Dur, ben de geliyorum.”
Birkaç dakika sonra arabaya bindiler. Sokaklar neredeyse boştu. Yol boyunca yanıp sönen lambalar arabanın içini sırayla aydınlatıp karartıyordu. Selim artık o adamın suçlu olup olmadığını düşünmüyordu. Bir başkasının bu çekiç ayrıntısını nasıl öğrendiğini düşünüyordu. Ulaş direksiyonu çevirirken sessizliği bozdu.
“Kurbanın ailesinden biri yapmış olabilir.”
“Çekiç ayrıntısını bilmiyorlardı.”
“Nasıl yani?”
“Adli tıp çekiç kullanıldığını belirledi ama silahı bulamadık. Bu ayrıntıyı da basına açıklamadık. Dosyada yalnızca birkaç kişinin erişebileceği bir bilgiydi.”
Ulaş bir süre önündeki yola baktı.
“O zaman bunu yapan polis olabilir.”
“Polis ya da bu bilgiye para karşılığında ulaşmayı başaran biri.”
“İntihar etmiş olamaz mı?”
“Kendi kafasını parçalayarak mı? Bu mümkün değil. Ayrıca öldükten sonra silahını yanında mı götürdü?”
Ulaş durumu iyice garipsemeye başlamıştı. Bu cinayet normal değildi. Bir şeyler tersti.
“Peki bu, adamın gerçekten katil olduğunu göstermez mi?”
Selim başını cama çevirdi.
“Hayır. Sadece onu öldüren kişinin öyle düşündüğünü gösterir.”
Araba sokağın başına döndüğünde kırmızı ve mavi ışıklar yüzlerine vurdu. Selim, daha eve girmeden bunun öfkeyle işlenmiş sıradan bir intikam cinayeti olmadığını hissetmişti.
Arabadan indikleri anda sokağın sessizliği dikkatlerini çekti. Evin önünde iki polis aracı ve bir ambulans vardı. Kırmızı ve mavi ışıklar karşı apartmanların camlarında yanıp sönüyordu. Birkaç komşu pencerelerinden merakla aşağıyı izliyordu.
Selim girişte eldivenlerini taktı. Kapıda herhangi bir zorlama izi yoktu. Ev dağılmamış, değerli eşyalara dokunulmamıştı. Salona girdiklerinde adamı yerde buldular. Adli tıp görevlisi cesedin yanında çalışıyordu.
“Kaç darbe?” diye sordu Selim.
“Kesin rapordan önce konuşmamam gerekir.”
“Kaç darbe?” diye tekrarladı.
Görevli kısa bir süre sustu.
“Karısındakiyle aynı. İki darbe. İlki karnının sol tarafına gelmiş. Onu yere düşürmüş olmalı. İkincisi kafasına.”
Selim cesede biraz daha yaklaştı. Darbelerin yönü, adamın bulunduğu yer ve salonun düzeni eski dosyadaki fotoğraflara benziyordu. Adam, karısını öldürdüğü odada ve neredeyse aynı noktada öldürülmüştü. Çekiç ise yine ortada yoktu.
Ulaş odanın çevresine baktı.
“Öfkeli biri yapmış olamaz mı?”
Adli tıp görevlisi ona döndü.
“Sinirle işlenmiş gibi görünse de oldukça soğukkanlı davranılmış. Etrafta neredeyse hiçbir kırık eşya yok. Ağır bir arbede yaşanmamış.”
Selim, söyleneni kanıtlarmışçasına devrilmemiş sandalyeleri ve masanın üzerinde düzgün duran bardağı gösterdi.
“Öfkeli biri sadece öldürürdü. Bunu yapan kesinlikle önce dosyayı öğrenmiş, sonra her şeyi yeniden kurmuş.”
Düşüncelere dalmıştı. Şaşırmış görünse de yüz ifadesini bozmuyordu. Adli tıp görevlisi anlatmaya devam etti.
“Yerde, kapıya doğru uzanan iki soluk sürüklenme izi var. Adam saldırı başladıktan sonra kaçmaya çalışmış. Bir noktada izler kesiliyor. Ardından cesedin yönü değişiyor.”
Selim araya girdi.
“Kaçmayı bırakmış gibi,” dedi. “Ya gücü tükendi ya da saldırgan ona bir şey gösterdi.”
Bir süre cesede baktı.
“Belki o anda neden öldürüldüğünü anlamıştır.”
Ardından ayağa kalktı.
“Sanki katilin amacı intikam değilmiş gibi,” dedi. “Adalet dağıttığını düşünüyor olabilir.”
Selim odanın çevresini incelemeye devam ederken kapının yanında duran yaşlı bir polis konuşulanları dinliyordu. Bir süre sessiz kaldıktan sonra cesede baktı.
“Bu ilk değil,” dedi.
Selim başını ona çevirdi.
“Ne ilk değil?”
“Daha önce benzerlerini gördüm,” dedi yaşlı polis. “Katiller, işledikleri cinayetlerle aynı biçimde öldürülüyordu.”
Odadaki genç polislerden biri güldü.
“Bence bu açıkça karmanın işi. Galatya’da sistem çalışmayınca evren el atmış.”
“Evrensel bir şey değil bu,” dedi yaşlı polis. “Yıllar önce de böyle dosyalar vardı. Bir kundakçı kendi deposunda yanmıştı. Neydi adı? Ahmet Kerim Sultanoğlu.”
“Aralarında bağlantı var mıydı?” diye sordu Selim.
“Bulamadılar. Asla bulamazlar.”
Genç polis yeniden araya girdi.
“Ne demeye çalışıyorsun? Karma’nın Adamı falan mı? Adalet mi dağıtıyor?”
Yaşlı polis cesetten gözünü ayırmadan cevap verdi:
“Halk ona Aynacı diyor.”
Odadakilerden bazıları güldü. Selim gülmedi.
“O dosyaları bulabilir misin?”
Yaşlı polis başını salladı.
“Söylenene göre Aynacı katilleri kendine göre öldürmüyormuş,” dedi. “Sadece yaşattıklarını geri veriyormuş.”
Yüzünü Selim’e çevirdi.
“Ben masallara inanmam,” dedi. “Ama dosyalar orada duruyor. Daha iyi bir fikrin var mı?”
Şehrin diğer tarafındaki küçük bir evde bir adam ellerini uzun süre yıkadı. Üzerinde kan yoktu. Yine de parmaklarının arasını birkaç kez ovaladıktan sonra musluğu kapattı.
Mutfağa geçip kendisine çay hazırladı. Rahatlamış gibiydi. Günlerdir zihninin içinde dolaşan düşünceler sonunda susmuştu. Bu sessizliğin uzun sürmeyeceğini biliyordu ama şimdilik yeterliydi.
Televizyonda gece haberleri başlamıştı. Sunucu, üç gündür kayıp olan genç bir adamdan bahsediyordu. Son görüldüğü yer söylendiğinde elindeki çayı masaya bıraktı.
Bir çekmeceyi açtı. Kafası karışmıştı. Olabilir miydi?
Eski iki kayıp ilanını çıkardı. Üçü de aynı ilçede kaybolmuştu.
“Bir ay önce, bir hafta önce ve üç gün önce mi?” diye mırıldandı. “Aralıklar kısalıyor.”
İlanları masaya yan yana dizdi.
“Kontrol etmekte yarar var.”
Başka bir bağlantı aradı. Bir süre sonra üçünün de aynı ilçedeki farklı vegan restoranlarının çevresinde son kez görüldüğünü fark etti. Haberlerdeki görüntüleri yeniden inceledi. Üçü de kaybolmadan önce bir
vegan restoranına girmişti.
“Üçü de vegan,” diye mırıldandı.
Zihnindeki sessizlik yeniden bozuldu.