Kütüphanenin derin sessizliği, saniyeler önce patlayan gök gürültüsünün yankısıyla bölünmüştü. Zifiri karanlık, Eylül’ün görüş alanını tamamen kapattığında, kalbinin atış hızı kütüphanenin tavanına kadar ulaşıyordu. Eli hâlâ Kerem’in elindeydi. O ürperti, karanlıkla birlikte daha da somut bir hale gelmişti.
"Eylül? Orada mısın?"
Kerem’in sesi, her zamanki alaycı tonundan uzaktı. Daha boğuk, daha savunmasız geliyordu kulağa. Eylül, elini hızla geri çekti. Avucu, Kerem’in teninin sıcaklığıyla yanıyordu.
"Buradayım," dedi Eylül, sesinin titrememesine özen göstererek. "Sadece... sigortalar atmış olmalı. Yağmur çok şiddetli."
Eylül, masanın üzerindeki telefonuna ulaşmak için elini karanlıkta savurdu ama eli boşluğa geldi. O sırada Kerem’in telefonunun flaşı aniden yandı. Işık doğrudan Eylül’ün yüzüne vurduğunda, Eylül gözlerini kısmak zorunda kaldı.
"Gözüme sokmasaydın keşke," diye homurdandı Eylül.
Kerem, telefonun ışığını masaya doğru çevirdi. Işık, ikisinin yüzünü alttan aydınlatıyor, ortamda tuhaf, gotik bir atmosfer yaratıyordu. "Korktuğunu sanmıştım," dedi Kerem, eski ukala tavrına geri dönmeye çalışarak. Ama sesindeki o anlık değişim Eylül’ün dikkatinden kaçmamıştı.
"Benden mi bahsediyorsun? Karanlıktan korkacak yaşta değilim Kerem. Ayrıca yanında sen varken, karanlık en son endişem olur."
Kerem hafifçe güldü, bu seferki gülüşü daha içtendi. "Doğru. Benimle aynı odada olmak senin için her zaman bir kabustu, değil mi? Ama şu an mahsur kaldık. Kapılar otomatik kilitlidir, güvenlik gelene kadar buradayız."
Eylül derin bir nefes alıp sandalyesine geri oturdu. "Harika. Gerçekten harika. En büyük düşmanımla tozlu bir kütüphanede mahsur kalmak tam da bugünün eksik olan parçasıydı."
Bir süre sessiz kaldılar. Sadece dışarıdaki yağmurun ve birbirlerinin nefeslerinin sesi duyuluyordu. Kerem, telefonunu bir kitap yığınına yasladı ve kollarını göğsünde birleştirerek Eylül’ü izlemeye başladı.
"Neden bu kadar çok çalışıyorsun Eylül?" diye sordu aniden. Bu, bir iğneleme değildi. Gerçek bir soruydu.
Eylül şaşırmıştı. "Ne demek neden? Geleceğim için. Senin gibi her şey önüme altın tepside sunulmuyor."
Kerem’in yüzündeki ifade sertleşti ama hemen yumuşadı. "Biliyorum, hakkımda ne düşündüğünü biliyorum. Zengin züppe, umursamaz sporcu... Ama inan bana, babamın beklentileri altında ezilmek de o kadar kolay değil. O raporu yazdığında kaptanlığım tehlikeye girdiğinde ne hissettim biliyor musun? İlk kez gerçekten bir şeyi başarabileceğime inanmıştım ve sen bunu elimden almaya çalıştın."
Eylül kaşlarını çattı. "Sen de benim bilim projemin üzerine kahve döküp 'kaza' demiştin Kerem! Haftalarca uğraşmıştım o maket için."
"Çünkü..." Kerem duraksadı. Gözlerini kaçırdı. "Çünkü bana bakmanı istiyordum. Nefretle de olsa, bakmanı istiyordum."
Eylül’ün nutku tutulmuştu. Bu, Kerem’den duymayı beklediği son şeydi. Aralarındaki gerilim, bir anda nefretten daha yoğun, daha tanımlanamaz bir şeye dönüştü. Işığın vurduğu o dar alanda, geçmişin hesaplaşmaları ve söylenmemiş kelimeler havada asılı kaldı.
Eylül tam bir şey söyleyecekken, kütüphanenin büyük demir kapısından bir tıkırtı geldi. Birinin anahtarları çevirdiği duyuluyordu.
"Hey! Kimse var mı orada?" Güvenlik görevlisinin sesiydi bu.
Işıklar aynı hızla geri geldi. Kütüphane, floresan lambaların soğuk ışığıyla yeniden aydınlandığında, ikisi de sanki suçüstü yakalanmış gibi birbirinden uzaklaştı. Az önceki o yoğun atmosfer, yerini yeniden tanıdık o mesafeli tavra bırakmıştı.
Kerem eşyalarını hızla topladı, çantasını omzuna taktı. Kapıya doğru yürürken Eylül’ün yanından geçti ve kulağına doğru eğildi:
"Yarın aynı saatte buradayız ortak. Ve bu sefer... kahve getireceğim. Söz veriyorum, üzerine dökmeyeceğim."
Eylül, Kerem’in gidişini izlerken kalbinin neden hâlâ bu kadar hızlı çarptığını anlayamıyordu. Ateşkes mi imzalamışlardı, yoksa farkında olmadan çok daha tehlikeli bir savaşın fitilini mi ateşlemişlerdi?