Gözlerimi açtığımda gün ağarmaya başlamıştı. Gece boyunca uyumakta güçlük çektiğim için fiziksel olarak dinlenmiş hissetsem de zihinsel olarak yorgunluğum hala geçmemişti. Sürekli yatağımda dönüp durmuş, bir türlü uykuya dalamamıştım. Sadece zihnimdeki kalabalık sesler değil, gözlerimi her kapadığımda beliren o korkunç anlardı uyumamı engelleyen. Yine de düne kıyasla kötü değildim ve yaşanılanlara bir süreliğine de olsa ara vermeye çalışmak her anlamda iyi gelmişti.
Yattığım yerden yavaşça doğrulurken zihnim Karan ile dün geceki konuşmamıza gitti. Benim için gergin bir an olmuştu. Karşımdaki adamı tanımıyordum, her ne kadar bana yardım etmek istediğini söylese de beni ürküten bir tarafı vardı. Dün geceki tavırları da asıl amacının yardım etmekten daha farklı olduğunu gösteriyordu. O sadece olayları çözebilmesine yardımcı olabilecek bir yol arıyor, diye düşündüm. Ben de evime dönebilecek bir yol arıyordum. Bu yüzden aynı yönde ilerliyorduk.
En azından şimdilik.
Bu düşüncelerle birlikte yataktan çıktım. Banyoya doğru ilerlediğim sırada bakışlarım yatağın karşısındaki masaya yöneldi. Masanın üzerine konulan eşyalara baktım. Bunların kendi eşyalarım olduğunu anlamam uzun sürmedi. Dünkü kıyafetlerim yıkanıp katlanmış, çantam da temizlendikten sonra kıyafetlerin yanına bırakılmıştı. Bana ait olan şeyleri tekrar görünce gelen anlık rahatlama hissi kapımın tıklatılıp birkaç saniye sonra aralanmasıyla yok oldu.
Karan araladığı kapıdan içeri girerken önümdeki eşyalara ve bana bakıp "Eliz'den her şeyi hazırlamasını rica etmiştim. Eve dönerken eşyaların yanında olsun istersin diye düşündüm." dedi düz bir şekilde. Ardından devam etti. "Bir saat içinde yola çıkacağız. Aşağıda bekliyor olacağım."
Karşımda siyah saçları dağılmış, göz altları hafif şiş duran adama baktım. Yataktan yeni çıkmış gibiydi ve gece onun da uyumakta zorlandığı yüzünün halinden belliydi. Söyledikleri karşısında kafamı salladım ve "Oraya gidince tam olarak ne bulmayı bekliyorsun?" diye sordum açık bir şekilde. Ben evimi bulmayı bekliyordum ama onun bulmayı umduğu şeyi hala anlamıyordum.
"Açıklama." dedi kendinden emin bir şekilde.
Benim de bulmak istediğim ama buraya geldiğimden beri ulaşamadığım bir şeydi. "Sana bu konuda nasıl yardımcı olabilirim bilmiyorum." dedim dürüstçe.
Karan baştan aşağı beni süzerken tekrardan gözlerime gelince duraksadı ve derin bir şekilde bana bakarak "Sandığından daha fazla yardımın dokunabilir. Marion'a gidince öğreneceğiz." dedi.
Evimi bulmayı umduğum yerin bana yabancı gelen ismi karşısında ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Oraya gidince her şeyin düzeleceğine inanmaktan başka çarem yoktu. Yine de zihnimi ele geçiren ve duymak istemediğim şüphelerden kurtulamıyordum. "Ne öğrenmek istiyorsun?"
Yanıt gecikmedi. Tüm ciddiyetiyle "Kim olduğunu ve buraya nasıl gelebildiğini." dedi. Dün geceki konuşmamıza geri döndüğümüzü hissedince huzursuz oldum. "Sana bunları dün de açıkladım." dedim sakin kalmaya çalışarak.
"Açıklamaların yeterli değil ve bildiklerimle uyuşmuyor."
"Ne biliyorsun ki? Benim tüm bunlarla alakasız olduğumu göremiyor musun?"
Karan bunun üzerine bana doğru iyice yaklaşıp "Alakasız mı? Aksine, senin tüm bunların merkezinde olduğunu düşünüyorum." dedi büyük bir ciddiyetle.
Yine aynı muhabbeti yapmak istemiyordum. Benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Kendimi bir anda bu yabancı yerde bulmuştum ve tüm gördüklerimden sonra buradaki herkesten ve her şeyden korkuyordum. Kaşlarımı çatarak "Hiçbir şeyin merkezinde olduğum yok! Her şey sadece kötü bir tesadüften ibaret." dedim.
Karan aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi de kapatırken "Benim dünyamda tesadüflere yer olmaz. Bunu iyice anla." dedi elini yavaşça kaldırıp çeneme doğru götürerek. Bu ani tepki karşısında şaşkınlığa uğradım ve ne yapacağımı bilemez halde gözlerinin içine bakakaldım. Bir yandan bana bu kadar yakın olmaması gerektiğini düşünüyor, diğer yandan vücudumda garip bir sıcaklık hissediyordum. Eliyle çenemi yumuşakça tutarken hafif bir şekilde sağa ve sola doğru çevirip yüzümü incelemeye başladı. Birkaç saniye sonra "Krem işe yaramış." dedi.
Dokunuşuyla dikkatim dağılmışken ne söylediğini algılayamadım ve "Hı?" diye bir ses çıkardım. Hemen sonra beynim hızlıca kontrolü geri aldı ve "Ah evet, içeriğini anlayamadım ama bayağı etkili bir kremmiş. Teşekkür ederim." dedim, o sırada birkaç adım geri giderek Karan'ın eli havada asılı bırakırken.
Birkaç saniye bana baktıktan sonra elini indirdi ve ''1 saate aşağıda ol. Gecikme." diyerek benden bir yanıt beklemeden odadan çıktı.
Karan gidince elimi hala alev gibi yanan çeneme götürdüm. Düşünceler zihnimde ardı sıra belirmeye başladı. Yoksa şu büyülü işlerinden birini mi uygulamıştı üzerimde? Derin bakışlarının açıklaması bu olabilir miydi? Beni bu yolla etkisi altında alıp istediğini yaptırabilir miydi?..
Aferin sana Melina, bir de tüm bunların üstüne içeriğini bilmediğin bir kremi kullanıyorsun...
Bu düşüncelerle birlikte panik olunca kendi kendine artan kalp atışlarımın düzene girmesini beklemeye başladım. Kendime birkaç dakika müsaade ettikten sonra hızlı bir duş alıp giyindim. Kendi kıyafetlerim içinde olmak beni güvende hissettirmişti. Temizlenen çantamı ve içindeki eşyaları incelemeye başladım. Telefonum, cüzdanım, rujum, parfümüm, kulaklığım ve not defterim... Eksik bir şey yok gibi görünüyordu. Derin bir nefes aldım ve telefonumu elime alıp işe yaramayacağını bile bile çektiği bir nokta var mı diye kontrol etmeye başladım.
Birkaç dakikalık denemeden sonra hala bir sonuç alamayınca pes ettim ve zaten yüzde otuza inmiş şarjımı daha fazla tüketmemek için telefonumu kapatıp çantama geri koydum.
Tüm eşyalarımı topladığıma ve bir şey unutmadığıma emin olduktan sonra aşağı inmeden önce ayna karşısına geçtim. Karan'ın dediği gibi krem bayağı hızlı bir etki yaratıp vücudumun çeşitli yerinde oluşan kesik, yara veya morluk olan kısımları hızlıca iyileştirmişti. Yüzüm ve vücudum sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi sağlıklı görünüyordu. Bunun üzerine keşke gördüklerim de yaralarım kadar kolay silinebilse... diye düşündüm ellerimi dalgalı saçlarım arasına geçirip düzeltirken.
Eve dönünce her şey düzelecekti ve bunları sadece kötü bir rüya olarak hatırlayacaktım. Üzerimdeki tül eteği ve kazağı bir daha görmemek üzere rafa kaldıracaktım. Bana burayı ve yaşanılanları hatırlatacak en ufak şeyi bile atıp geride bir şey kalmadığında unutmak daha kolay olacaktı.
Aynadaki görüntüme son kez baktıktan sonra kabanımı da giyip çantamı aldım ve alt kata doğru ilerlemeye başladım. Odadan çıktığımda kapıyı çekerken gözüm yine kapının üzerindeki taç sembolüne takıldı. Ardından yürürken önünden geçtiğim her kapı üzerindeki sembolleri tekrar incelemeye başladım. Anlamlarını merak ediyordum ama buradan gitmek için can atan biri olarak bu merakın mantığımın önüne geçmesine izin veremezdim. Bu sebeple üzerine fazla düşünmeden alt kata indim.
İndiğimde giriş kapısın önünde duran Karan ve Ulaş'ı fark ettim. Fısıldayarak bir şeyler konuşuyorlardı. Yüz ifadeleri aşırı ciddiydi. Tam onlara doğru ilerlediğim sırada odaların birinden çıkan Eliz'i fark etmedim ve hafifçe çarpıştık.
"Ah, çok pardon!"
"Kusura bakmayın, benim dikkatsizliğim." dedim tekrardan girişe doğru bakarken. Karan ve Ulaş geldiğimi fark edemeyecek kadar odaklanmışlardı.
O sırada bana mahcup bir şekilde gülümseyen Eliz'e döndüm. Çantamı göstererek "Bu arada teşekkür ederim." dedim.
''Rica ederim. Başka bir ihtiyacınız var mı?''
Olumsuz anlamda kafamı sallarken Eliz ile konuşmamızı uzatmayıp Karan ve Ulaş'ın yanına doğru ilerlemeye başladım. Aslında merak ettiğim çok şey vardı ve bunların bir kısmını Eliz'den öğrenebilirim diye düşünmüştüm fakat bugün tüm bunları geride bırakıp evime dönebilme şansına sahiptim. Bu yüzden başka hiçbir şeye vakit ayırmak istemiyordum. Gördüklerim bana yeter ve artardı bile.
Karan ve Ulaş'a iyice yaklaştığımda ikisi de konuşmayı bir anda kesip bana doğru baktılar. Uzun siyah paltosu altında siyah pantolonu ve içine soktuğu beyaz gömleğiyle oldukça klasik bir havaya bürünmüştü Karan. Ulaş'ın da üzerinde benzer bir palto vardı ama içindeki gömlek ve pantolonun renkleri lacivert tonlarındaydı. Açık kahverengi saçlarını dağınık bir şekilde geride toplamıştı.
Hepimizin birbirini süzdüğü birkaç saniyeden sonra ''Çıkalım.'' dedi Karan kapıya doğru ilerleyerek.
Derin bir nefes alıp açılan kapıdan dışarı doğru çıktım. Karan önde, ben hemen arkasında, Ulaş ise en arkamızda olacak şekilde yürüdük bir süre. Bu şekilde ortada yürümek çok rahatsız ediciydi çünkü Ulaş'ın bakışlarını, Karan'ın ise gölgesini üzerimde hissediyordum. Yaklaşık 5-10 dakikalık bir yürüyüşten sonra bu rahatsızlık hissine daha fazla dayanamayıp adımlarımı hızlandırdım. Niyetim Karan ile yan yana gelmekti. Bunu fark eden Ulaş da adımlarını hızlandırmıştı. O anlayana kadar ben çoktan hedefime ulaşmıştım. Karan kaşlarını çatarak bana döndü ve ''Ne yapıyorsun?'' diye sordu.
''İnsan gibi yan yana yürümeye çalışıyorum.'' dedim hızlı nefes alış verişler eşliğinde. Karan ve Ulaş o kadar hızlı yürüyordu ki onlarla aynı ritmi tutturabilmek için ekstra efor harcıyordum. Bunu da belirtmekten çekinmedim. ''Ayrıca sizin hızınıza yetişemiyorum, biraz yavaş yürüyelim.''
O sırada yanımıza varan Ulaş bana bakıp ''Bu şekilde yürüyorsak bir sebebi var. Soru sorma ve eski pozisyonuna geç.'' dedi sert bir şekilde.
Ulaş'ın karşılaştığımız ilk andan beri bana karşı kaba ve emir verici şekilde konuşması hoşuma gitmiyordu. ''Sebebi ne?'' diye sordum. Yine ortalarındaydım ama hala yan yana yürümeye devam ediyorduk. Ulaş kaşlarını daha fazla çatarak yanıtladı sorumu. ''Sana açıklama yapmak zorunda değiliz. Dediğimizi yap.''
Bu tavırları yüzünden sinirlenmiştim. Tam karşılık vereceğim sırada beni kolumdan tutup geriye doğru çekmeye başlamıştı.
''Ah!'' Beni eski pozisyonuma sürükleyince kızgınlıkla ona bakıp olayın saçmalığına karşı ne söyleyeceğimi bilemedim. Ne fark ederdi nasıl yürüdüğümüz?!
O kadar sinir olmuştum ki tekrardan adımlarımı hızlandırıp Karan'ın yanına yaklaşmaya başladığım sırada arkamdan ''Hay ben senin inadını...'' diye başlayan ama devamını anlamadığım bir söylenme duydum.
Tüm bunlar olup biterken Karan hala hızlıca ilerlemeye devam ediyor, bana karşı bir müdahalede bulunmuyordu. Ta ki birkaç saniyeliğine durup etrafa bakınmaya başlayana kadar. Ben o sırada tekrar yanına varmıştım. Tam neden durduğumuzu soracaktım ki Karan'ın Ulaş ile birkaç saniyelik bakışmasıyla beni kolumdan sertçe çekip yanında ilerletmeye başlaması bir oldu.
''N-ne yapıyorsun? Dur!''
Beni duymazlıktan gelerek kolumu bırakmadan çekmeye devam etti. Bu şekilde yürümek çok daha zor olmuştu. Bu sefer Ulaş yanımıza gelmemiş, arkamızdan ilerlemeye devam etmişti. Yaptıkları hiçbir şeyi anlayamıyordum!
Tam söylenmeye başlayacağım sırada beyaz bir kamelyanın altına gelince durduk. Hala kolumu bırakmamış olan Karan dikkatle etrafına bakmaya devam ediyordu. Bir şey mi fark etmişlerdi?
Düşüncemi kanıtlar nitelikte bir soru sordu Ulaş'a bakarak. ''Görmediler, değil mi?''
Ulaş olumlu anlamda kafasını sallayınca ikisine de sorgulayarak baktım. ''Kim neyi görmedi?''
Karan bana dönüp sinirle ''Sen hiç susmaz mısın?! Sorularının ardı arkası kesilmiyor! Bilmediğin bir yerde olmana rağmen dediklerimizi yapacağına kafanın dikine gidiyorsun! İstasyonun orda yaşananlar tekrarlansın mı istiyorsun?!'' dedi.
Bana o anları hatırlatır hatırlatmaz buz kestim. Vücudumun aniden gerildiğini kolumu tutmaya devam ettiği için o da hissetmişti. İstasyondayken onların söylediklerini dinlemediğim için başıma gelenleri hatırlatmak istiyordu ama hesaba katmadığı bir nokta vardı. ''Güvende olurum diye beni bıraktığın çemberi yine yaparsan tekrarlanır evet.''
Cümlem karşısında onun da gerildiğini kolumu biraz daha fazla sıkmasından anlamıştım. Yine de söylediğimden pişman değildim. Mantığım ile açıklayamadığım şeyler yapıyorlardı ve bunlardan bir tanesi beni olanlardan korumaya yetmemişti. Bu işte tek başımaydım. Bu yüzden elbette kafamın dikine gidecektim!
Karan sinirli bir şekilde bana bakmaya devam ederken "Doğru. Orada ne olduğunun detaylarını henüz konuşamadık seninle." dedi. O an sorgulayıcı bakışları altında ezildiğimi hissettim. Bu konuyu tekrar açacaktı ama o anlık rafa kaldırıp Ulaş'a odaklandı ve boşta kalan eliyle cebinden zincirini çıkardı. Kolumu neden hala bırakmadığını anlayamıyordum, neden bu kamelyanın altında olduğumuzu da.
Bunları düşündüğüm sırada yine bana yabancı gelen dilde bir şeyler söyleyeme başlayan Ulaş, eliyle havada hayali şekiller çizmeye başladı. O sırada Karan tekrardan bana dönüp "Gözlerini kapa." dedi. Ne olduğunu anlayamadığım için boş boş Karan'a baktım. Tekrarladı. "Gözlerini kapa ki Marion'a geçerken sıkıntı yaşamayalım."
Ne? Geçmek derken? Bir kamelyanın altında duruyoruz, ne geçmesinden bahsediyordu? O sırada aklıma beni canavarın olduğu yerden bir anda merkeze getirmesi geldi. Olayların şokuyla detayları tam hatırlamıyordum ama şu an ellerindeki zincirlerle yaptıkları şeyler çok benzerdi.. Marion dedikleri yere böyle mi gidecektik?
Düşüncelerim arasına giren Karan'ın sesi oldu. "Hadi kapat!" diye yineledi yüksek bir sesle, daha önce de olduğu gibi beni kendine çekip elindeki zincirle beraber bir şeyler mırıldanırken.
İlkinde yaşadığım şok ve mide bulantısını düşünürsek aynı kötü hislerin tekrarlanmasını istemediğim için dediğini yapıp gözlerimi kapadım. Birkaç saniye sonra etrafımdaki havanın değiştiğini hissettim. Sanki bulunduğum yer ayaklarımın altından kayıyor gibiydi. Gözlerimi tekrar açtığımda yine bir kamelyanın altındaydık ama bu sefer renkler, çevredeki eşyalar, binalar... her şey birkaç dakika öncesinden çok daha farklıydı. Ayrıca bulunduğumuz kamelyanın önünde şimdi Aras da vardı.
Aras ile gözlerimiz birkaç saniyeliğine buluşunca bakışlarındaki çaresizliği hissettim. Sakin kalmaya çalışıyor gibiydi. Karan'a baktı ve "Arşivlerden de bir şey çıkmadı." dedi düz bir şekilde.
Aras'ın araştırmaya yapacağını söylemişti Karan merkezdeyken. Araştırılan kişinin kendim olması huzursuzluğumu daha da artırıyordu. Kolumu Karan'dan kurtarıp kendime doğru çektim. Bu hareketim karşısında anlık şaşıran Karan belli ki kolumu tutmaya devam ettiğini fark etmemişti. O da hızlıca elini çekti ve Aras ile konuşmaya devam etti.
"Şaşırmadım. Zaten Marion'a gitmeden öğrenemeyecektik. Daha fazla vakit kaybetmeyelim."
Ardından bana dönüp ekledi. "Bu sefer söylenmeden bizi takip edersin umarım. Arkamda yürüyeceksin, Aras ve Ulaş da peşimizden takip edecek."
Bunları gözlerime bakıp o kadar büyük bir ciddiyetle söylemişti ki hızlıca kafamı salladım. Dediğini sorgusuz yapmaya hazırdım. Evime ulaşmaya az kalmıştı. Bu son dakikaları inatlaşarak geçirmeyecektim. Bu yüzden bulunduğumuz kamelyadan çıkıp ilerlemeye başlayan Karan'ın peşine takıldım. Aras ve Ulaş da bizi arkadan takip etmeye başladılar. Bu senaryo çok tanıdıktı. Aklım beni tren istasyonundan götürdükleri ana gitti. O zaman da aynı bu hizayla yürüyorduk. Sonrasında olanları hatırlamak istemesem de yürüyüşümüzden kaynaklı ağır bir deja vu yaşamıştım. Bu yüzden sanki her an bir şey olacak ve beni tekrardan yalnız bırakacaklarmış gibi hissediyordum. Bu hisler belirdikçe vücudum daha fazla geriliyordu. Gerginlik en sonunda dışarı da yansımış olacaktı ki arkadan Aras'ın sesini duyunca duraksadım.
"Melina? İyi misin?"
Bu soru üzerine Karan da duraksayıp bana dönmüştü.
Arkamı dönüp yarım yamalak bir şekilde "İ-iyiyim!" diye geçiştirdim ve yürümeye devam ettiğim sırada birden önümde durmuş Karan'ın vücuduna çarptım.
Şaşırmış bir şekilde ona bakarken "Bembeyaz olmuşsun." dedi beni baştan aşağı süzüp sorunun kaynağını anlamaya çalışırken.
Birden herkesin gözlerinin üzerimde olması beni daha fazla germişti. Bu yüzden bir kez daha iyi olduğumu yineleyerek Karan'ı da geçip önden yürümeye başladım. "Gelmedik mi hala?" diye de söylenmeye başladım konuyu değiştirmek için.
O sırada kendi içlerinde birbirlerine garip bakışlar attılar ve sonunda konuşan Ulaş oldu. Bana bakıp "Geldik. Tanımadın mı burayı?" diye sordu. O ana kadar gerginlikten etrafıma dikkat etmemiştim ama ediyor olsam bile buranın bana tanıdık gelen yanı olur muydu bilmiyorum.
Burası Kefa değildi.
Bu düşünce zaten gergin olan vücudumu iyice şoka soktu. Etrafımdan gelen sesler yavaşça uğultu halini almaya başladı. Ben ise sadece kendi çevremde dönüp duruyor, bana tanıdık gelen herhangi bir şey görmeye çalışıyordum.
Şaşkınlıkla elimdeki çantayı yere düşürünce anlık dağılan zihnim, yanıma gelmiş ve beni dikkatle incelemekte olan üç adama kaydı.
"Melina?"
"İyi misin?"
"Bizi duyuyor musun?"
Söyledikleri her şeyi anlıyordum ama cevap veremiyordum. Zihnim öyle bir kilitlenmişti ki tek isteğim bana tanıdık gelen bir şeyler görebilmekti. Bu düşünceyle yanlarından uzaklaşıp bir anda koşmaya başladım. Arkamdan gelen bağırışları duyabiliyordum.
Koştum. Bana tanıdık gelen herhangi bir şey bulana kadar koştum. Arada evimi anımsatan küçük benzerlikler görsem de tam olarak aynısı değildi hiçbiri. Mesela bir ağaç, bir sokak lambası, binaların konumları gibi bazı şeyler bana aynıymış gibi gelse de içeriğin kendisi tamamen farklıydı. Bu nasıl mümkün olabilirdi?! Neredeydim ben?
Her seferinde tanıdığımı sandığım bir şey gördüğümde önünde duruyor, inceliyor, aynısı olmadığını anladığımda koşmaya devam ediyordum.
Takip edildiğimi biliyordum, arkamdaki üç çift gözü hissedebiliyordum. Marion dedikleri bu yerin içine girdikçe kalabalık da artmaya başlamıştı ve beni izleyen gözlere yabancılar da eklenmişti.
Kalabalığın olduğu yere vardığımda merkeze ulaştığımı düşündüm. Kendi etrafımda dönüp dururken burayı Kefa'nın merkezi ile kıyaslamaya başladım. Karşımda dükkanlar vardı, evet, ama aynı dükkanlar değildi, aynı esnaf değildi. Caddenin ortasında bir dikilitaş vardı, evet, ama başka bir dile aitti. Köşede eski dönemden kalma bir çeşme vardı ama buradaki yepyeni ve başka renkte bir çeşmeydi...
Şaşkınlığım paniğe dönüştü. Kolumda ve omzumda beni tutan ellerin sıcaklığını hissedebiliyordum ama zihinsel olarak o anın içinde bulunmadığım için karşılık veremiyordum. Beni tutmaya çalışan kollar arasından sıyrılıp görmek zorunda olduğum son şeye doğru koşmaya başladım: evime.
Ana caddeden dikilitaşa sırtımı vererek karşımdaki caddeye doğru koştum. İlk yol ayrımından sola döndüm. Cadde bitiminde beni normalde park olması gereken yerde bir bina karşıladı ama yine de parktaki ağaçlar bana orayı anımsatmıştı. Bu yüzden sağa doğru döndüm ve yol sonunda kalan eve gelince durdum. İnanamayarak karşımdaki binaya baktım. Kalp atışlarım hızlandı ve gözlerim dolmaya başladı. Evimi görmeyi beklediğim yerde terk edilmiş eski bir bina vardı. İşin garip kısmı burası gerçekten evime benziyordu; renginden yapısına kadar her şeyiyle! Peki ama neden sanki üzerinden asırlar geçmiş gibi eski, yıkık dökük ve sarmaşıklarla, yosunlaşmış yüzeylerle kaplıydı?
Daha fazla dayanamayıp dizlerimin üzerine çöktüm ve göz yaşlarımın akmasına izin verdim. Buraya büyük umutlarla gelmiştim, her şeye rağmen evime dönebileceğime inanmıştım. Ne kadar aptalmışım! En başından beri burada gördüklerim o kadar gerçek dışıydı ki bunları göz ardı edip kendimi nasıl evime dönebileceğime inandırmıştım ki?.. Aptalım işte, aptal!
Kendi içimdeki bu haykırışların dışarıya da yansıdığını biri yüzümü elleri arasına alınca fark ettim. Karan'dı. Beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Artık etrafımızda sadece arkadaşları değil meraklı küçük bir kabalık da vardı. Eğer dediklerinin doğru olduğunu kabul edersem bunlar, Ametrin halkına mensup kişiler olmalıydı.
Bakışlarımı tekrardan Karan üzerinde kilitledim. Elleriyle yüzümü tutmaya devam ediyor ve göz yaşlarımı siliyordu. Göz ucuyla baktığımda Aras ve Ulaş'ın kalabalığı uzak tutmaya çalıştığını anlayabiliyordum. Karan'a bakıp "Sen haklıymışsın." dedim yüzümdeki ellerini tutup aşağı doğru indirirken. Bu hareketim karşısında şaşırdı.
"Senin dünyanda tesadüflere yer yokmuş."
Cümlemden sonra bakışları koyulaştı. Sabah bu cümleyle ne demek istediğini anlamıştım. Bu kadar şey tesadüf olamazdı. Burada olanları nasıl açıklayabilirdim bilmiyorum ama bunları yaşıyor olmam kötü bir tesadüften daha fazlasıydı.
O eve girmeliyim, diye düşündüm. Düşüncemi yine fark etmeden sesli söylemiş olmalıydım ki aniden doğrulup ileri adım atınca önüme geçip beni engelleyen Karan'la göz göze geldim tekrardan. İlerlememe izin vermedi.
"Çekil!" dedim önümden ittirmeye çalışarak.
"Hayır." dedi düz bir şekilde. Beni bileğimden tutarak kendine doğru yaklaştırdı ve yanaklarımız birbirine değerken kulağıma fısıldadı. "Şimdi değil."
Ne demek istediğini anlamadım. Geri çekilip hesap soracağım sırada boşta kalan elini de sırtıma koyup beni kollarıyla sardı. Başını omzuma yasladı. Ben, bana bu kadar yakın olmasının verdiği şokla hiçbir şey diyemedim ve boy farkımızdan dolayı göğüs hizasında kalakaldım. Kokusu o kadar güzeldi ki saniyelik de olsa bana bulunduğum yeri unutturup sıcaklık hissi verebilmişti. Arkadan Aras'ın sesini duyunca bu yakınlığın sebebini anlayabildim.
"Merak edilecek bir şey kalmadı. Gördünüz, hadi, çiftimizi yalnız bırakın da barışsınlar!"
Ardından Ulaş'ın sesi de eklendi. "Tüm gün burada kalıp onları mı izleyeceksiniz? Olay bitti, dağılın hadi! Asıl olay akşam evlerinde başlayacak!"
Kalabalığın kıkırdama sesleri eşliğinde uzaklaştığını duydum. Neye güldüklerini de anlamamıştım ya! Hatta neden böyle bir an yaşadığımızı da anlamıyordum. Karan ne hakla benden izinsiz bana bu kadar yakınlaşabileceğini düşünüyordu? Sonunda mantığım kontrolü geri kazanınca hala bana sarılmaya devam eden Karan'ı ittirdim. Bu sefer karşı koymadı. Kaşlarımı çatarak ona ve diğerlerine baktım. "Ne yapıyorsunuz siz ya?!"
Yine beni umursamayıp kendi içlerinde konuşmaya daldılar. "Sence ikna oldular mı?" diye sordu Karan. Ulaş'ın cevabı gecikmedi. "İkna ne kelime, akşam evde işi pişireceğinize bile inandılar!"
Kızgınlığım daha da büyüdü. "Pardon?! Ne dedin sen?"
Ulaş bana muzip bir gülümseme attıktan sonra tekrar Karan'a döndü. "Yüzünü hemen sakladığın için anladıklarını düşünmüyorum."
Aras da konuşmaya dahil oldu. "Her şey çok hızlıydı zaten, ben de Ulaş'a katılıyorum. Her ihtimale işimizi hızlıca bitirip geri dönsek iyi olur. Ben etrafı kolaçan edeceğim. Siz geri kalanı halledersiniz."
Aras yanımızdan uzaklaşmadan hemen önce bana bakıp yanında getirdiğini fark etmediğim çantamı uzattı. Çantamı verdikten sonra hiçbir şey söylemeden arkadaşlarına başıyla selam verip yanımızdan ayrıldı.
Kendi aralarında konuşmaya devam eden Karan ve Ulaş'a döndüm. Hala beni dikkate almıyorlardı. Şu son birkaç dakika içerisinde neyi neden yaşamıştım hiçbir fikrim yoktu. Ben de onları önemsemeyip bakışlarımı eve diktim. İçeri girmem gerekiyordu. Kendimden emin bir şekilde evin girişine doğru adım attım.
Bana dikkat etmediklerini düşündüğüm için rahatça hareket edebilirim gibi gelmişti ama yanılmışım. Karan, aniden elimden tutup gitmeme izin vermedi. "Sana şimdi değil demiştim." dedi. Sesine öfke hakimdi.
"Kendi aranızdaki gizemli konuşmalara ve az önceki anlam veremediğim şova bakarsak dediklerinin ne kadarına inanmalıyım bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var, o da içeri girmem gerektiği."
Ulaş araya girdi. "Sağlam olmayan bir binaya girmenin senin için önemi ne? Buraya gelme amacımız bu değildi."
Elimi Karan'ın elinden çekip Ulaş'a doğru ilerledim ve kollarımı göğsümde bağlayarak sordum. "Öyle mi? Neymiş buraya gelme amacımız? Söyleyin ki ben de bileyim!"
Artık buraya geldiğim ilk andan beri yaşadığım tüm duygular yerini tamamen öfkeye bırakmıştı. Bu yüzden bu hissimi kanalize edecek biri ya da bir şey bulmaya çalışıyordum. Bu yüzden hedefim Ulaş olmuştu.
Ulaş da bana doğru birkaç adım atıp yüzüne alaycı bir gülümseme yerleştirdikten sonra cevap verdi. "Bak sen, küçük hanımın dünden beri dili çözülmüş. Nereden geliyor bu öz güven acaba? Hala senin de bir şüpheli olduğunu düşünen kişiler karşısında fazla cesur konuşuyorsun."
Cümlesi beni anlık şaşırtsa da bunu yüzüme yansıtmamayı başarabildim. Beni hala şüpheli olarak gördüklerini düşünmemiştim. Karan'ın beni merkezde sorgulayışı, tavırları, evine alıp yardım etmesi, dün geceki konuşmalarımız... Benim hakkımda bazı şüpheleri olduğunu biliyordum ama bu şüphelerin tren istasyonundaki cinayetle ilgili olabileceğini düşünmemiştim. Beni oradaki ölümlerden nasıl sorumlu tutabilirlerdi! Ulaş'a doğru biraz daha yaklaşıp "Siz de şüpheli birini buraya getirerek benden daha cesur davranmışsınız." dedim.
"Hah! Kabul ediyorsun yani?!"
"Ne kabul etmesi?! Bin kere söyledim trende olanlardan ben sorumlu değilim diye!"
Aramızdaki tansiyon her geçen saniye artıyordu. "Sorumlu değilsen niye kaçıyorsun? Bizi ne kadar zor duruma düşürdün az önce tahmin bile edemezsin! Az kalsın senin yüzünden tüm operasyon mahvolacaktı! Ayrıca bizden kaçabileceğini mi düşündün?"
"Ne? Neyden bahsediyorsun hiçbir şey anlamıyorum! Ne operasyonu?! Ne Kaçması?!" diye bağırdım.
Yanıt gecikmedi. "Plana uygun bir şekilde Marion'a giriş yaptık, fırsat bilip yanımızdan kaçmaya çalışıyorsun. Hem seni bulamayız mı sandın? Burası küçücük bir yer! Yoksa birilerinden mi yardım alacaktın?"
"Ne saçmalıyorsun sen?! Ben yanınızdan kaçmıyordum! Sen benim ne halde olduğumu göremeyecek kadar salak mısın? Sence kaçacak olsam çantamı yanınızda mı bırakırdım?!"
Dediğim Ulaş'a mantıklı gelince birkaç saniye duraksadı ve değerlendirmeye başladı. O ana kadar sadece yanımızda durup bizi izleyen Karan da konuşmaya dahil oldu. "Doğru, bırakmazdın. O zaman neden birden öyle davrandın?" dedi sakince.
Onun sakin sesi bir şekilde benim de ses tonumu düşürmeme yardımcı olmuştu. Derin bir iç çekip cevap verdim. "Çünkü evim olduğunu sandığım bu yer bana tamamen yabancı! Senin haritada gösterdiğin konuma ulaşınca her şeyin çözüleceğini ve evime dönebileceğimi sanmıştım. Yanılmışım..."
Bu cümlem karşısında yine gözlerim doldu. İkisi de birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra konuşan yine Karan oldu. "Ne demek istiyorsun?"
"Burada bana tanıdık gelen şeyler olsa da hiçbiri aynı değil!". Bakışlarımı arkadaki eski binaya döndürüp ekledim. "Burası dışında. Burası evimin aynısı ama sanki üzerinden asırlar geçmiş kadar eski! Hiçbir şeyi anlamıyorum..."
Söylediklerim karşısında Ulaş'ın yüzünde şaşkınlığı, Karan'da ise ciddiyeti gördüm.
Bu sefer sinirimi Karan üzerine kanalize etmeye başladım. "Buraya açıklama bulmaya gelmiştin. Bulabildin mi bari?! Şahsen ben açıklamadan daha çok soru ile karşılaştım!"
Karan sessizliğini koruyarak beni izledi bir süre. Birkaç saniye sonra "Geri dönelim. Buraya tekrar geliriz." dedi bana yaklaşıp elimden tutarken.
Yine neyin peşinde olduğunu anlamayarak elimi çekmeye çalıştım. İzin vermedi. "Boşuna uğraşma, kendi kendini yoruyorsun. Bu enerjini dönünce yapacağımız uzun konuşmaya sakla."
Gözlerimi devirip beni sürüklemesine izin verdim. Yine başladığım noktaya geri dönmüştüm. Elimde ne bir açıklama ne de eve dönüş yolumu gösterecek bir şey vardı. Öylece durdum ve izin verdim işte. Başka ne yapacağımı bilmiyordum çünkü. Boşlukta gibi hissediyordum bana yabancı gelen bu dünyada. Başıma ne gelir, buradan nasıl kurtulabilirim bilmiyordum ama yıkık dökük o binaya girdiğimizde bazı cevaplar alabileceğime inanıyordum. Elimde hissettiğim sıcaklıkla beraber yürümeye devam ederken kalbimden geçen tek şey bu inançtı.
