Tren istasyonundan ayrılalı on dakika olmuştu. O zamandan beri sadece önümde yürümekte olan Karan’ı takip etmiş, hemen arkamızdan gelerek bizi izleyen Ulaş ve adının Aras olduğunu öğrendiğim diğer adamın bakışlarını üzerimde hissetmeme rağmen ilerlemeye devam etmiştim. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Nereye gittiğimizi merak ettiğim halde sessizliği bozan kişi olmak istemediğim için susuyordum.
Karlı yolda aynı tempoda yürümeye devam ederken etrafımı da dikkatlice incelemeye çalışıyordum. Gün ışığının aydınlatmaya başladığı yerler geniş bir arazide olduğumuzu gözler önüne sermişti. Arazinin ortasından geçen raylar dışında karlar arasında göze çarpan tek şey rastgele konumlandırılmış birkaç konteyner ve vagondu. Yürüdüğümüz alanın etrafı uzun çitlerle çevriliydi. Bu, arazi dışında kalan bölgeyi görmemi engellediği için nerede olduğumu tam olarak çıkaramıyordum. Çitler ardında görebildiğim tek şey ağaçlık alanlardı.
Tekrardan önüme döndüğümde bakışlarımı yürüdüğüm zemine odakladım ve düşüncelere daldım. Yanımdaki kişilerin bana yardım edeceğini düşünmek saçma mıydı? Sonuçta kim olduklarını bilmiyordum ve hala gerçek olduğuna inanamadığım şeyler yaptıklarına şahit olmuştum. Yine de başka bir şansım yoktu. Telefonumun çekmediği, soğuğun bastırdığı ve yalnız olduğum bir gece sonrasında ne yapabilirdim ki? Seçeneğim yoktu, bu yüzden verilebilecek en mantıklı kararı vermiştim.
Yine de içimi kemiren bir soru vardı. Kendimi daha fazla tutamadım ve “Nereye gidiyoruz?” diye sordum.
Kimseden yanıt gelmeyince adımlarımı hızlandırıp Karan’ın yanına geldim. Ulaş ve Aras, bu hareketim sonrasında bize daha da yaklaşmışlardı. Karan’la aynı tempoda yürümeye çalışırken yüzüne baktım ve tekrar sordum. “Nereye gidiyoruz?”
Karan yine soruma cevap vermedi. Sadece önüne bakıp ilerlemeye devam ediyordu. Sinirlerimin bozulduğunu hissettim ama küçüklüğümden beri ailem ve sevdiklerim tarafından her konuda inatçı oluşumla tanınırdım. Bu yüzden tekrar sordum. “Cevap verir misin, nereye gidiyoruz?”
Karan yürüme temposunu o kadar hızlandırmıştı ki ona yetişmekte zorlanmaya başlamıştım. Çoktan kalp atışlarım hızlanmış, bu yeni ritme ayak uydurmaya çalışıyordu. Derin bir nefes aldım ve bu sefer daha sinirli bir ses tonuyla aynı soruyu sormak üzere kendimi hazırlamışken Karan’ın aniden durup beni kolumdan çekerek konteynerlerden birinin arkasına sürüklemesiyle neye uğradığımı şaşırdım. Ulaş ve Aras da bizim hemen yan tarafımızdaki başka bir konteynerin arkasına geçmişti hızlıca. Neler oluyordu? Ne görmüşlerdi?
Bu ve benzeri sorular zihnimde hızlıca belirmeye başlarken Karan’ın sırtımı vagona yaslayıp gövdesiyle bana siper olması bir anda kafamdaki her şeyi silivermişti. Tüm düşüncelerim durmuş, bedenim gerilmişti. Karan’ın ve diğerlerinin yüzüne baktığımda bir terslik olduğunu anlamak zor değildi.
Karan bulunduğumuz yerde dikkatlice etrafı incelerken bir yandan da tuttuğu kolumu bırakmıyor, hafifçe sıkmaya devam ediyordu. Neden birden böyle davranmaya başladıklarını anlamamıştım. İstasyondan beri yürüdüğümüz alan o kadar tenha ve sessizdi ki şu an kimi ya da neyi gördüklerini merak ediyordum. Bu merakla ben de kafamı uzatıp Karan’la aynı yöne bakmak istediğimde omuzlarımda hissettiğim eller beni tekrardan vagona yapıştırdı. Karan’ın Zümrüt yeşili gözleri bana ciddiyetle bakarken kaşlarını çatmıştı. “Ne yapıyorsun?!” dedi fısıldayarak. Kızdığı belliydi. Bu bir sorudan ziyade tepkiydi. Ben de fısıldayarak karşılık verdim. “Nereye baktığınızı anlamaya çalışıyorum!”
Gözlerini gözlerimden ayırmayan Karan “Bu senin değil, bizim işimiz. Sadece sus ve bekle.” dedi.
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Zıtlaşmak değildi niyetim. Bilmediğim bir yerde tanımadığım insanların işine burnumu sokacak değildim. Tek istediğim bir an önce sağ salim eve dönmekti.
Karan, son cümlesi üzerine kafamı olumlu anlamda salladığımı görünce bakışlarını Ulaş ve Aras’a çevirdi. Elleriyle yaptıkları birkaç hareketten sonra sözsüz bir şekilde anlaştılar ve etrafı kolaçan etmek üzere ayrıldılar. Arkadaşları ayrı yönlere gittikten sonra Karan bana baktı. “Burada kal ve sessiz ol. Ne duyarsan duy sakın buradan ayrılma. Anlaşıldı mı?” diye sordu. Anladığıma emin olmak için bakışlarını yüzümden ayırmadı.
Olumlu anlamda başımı salladım. Ne görmüşlerdi bilmiyorum ama bu onların işiydi. Ben sakince burada bekleyecek ve işleri tamamlanınca onlarla geri dönecektim.
Dediklerini onayladığımı görünce sıktığı kolumu bıraktı ve kendini geri çekti. Birkaç adım uzaklaştıktan sonra az önce trenin önündeyken kullandıkları zinciri dikkatlice cebinden çıkardı ve bana doğru tutup diğer eliyle bazı hareketler yapmaya başladı. Yine şaşkınlıkla onu izlemeye başladım. Bu sefer yakınımda olduğu için her şeye daha net şahit olabiliyordum. Avuçları içinden aşağı doğru sarkan metal zincir, ucunda bembeyaz bir taşla birleşiyordu. Bu taş, Karan elleriyle havada gizemli bazı hareketler yaptıkça parlak bir hale geliyordu.
Ağzım açık bir şekilde onu izlemeye devam ederken bu düşüncelerden sıyrılmamı sağlayan şey zeminde oluşmaya başlayan bir çember oldu. Karan’ın hareketleri devam ettikçe çemberin çizgisi daha da belirginleşiyordu. Toprağın ayrılma sesleri kulağımı doldururken saniyeler içinde tamamlanan çember beni içine alacak şekilde oluşmuştu. Şaşkın bakışlarımı tekrardan Karan’a döndürdüm. Göz ucuyla elindeki taşın parlaklığının kaybolduğunu ve zinciri tekrardan cebine yerleştirdiğini görebiliyordum. Yanımdan ayrılıp arkadaşları arasına katılmadan önce ‘’Bu çember biz gelene kadar seni burada tutmaya yeter. Sakın kaçmaya çalışma.’’ dedi ve arkasını dönüp hızlıca gözler önünden kayboldu.
Ben ise bulunduğum yerde söylediği son cümleyle kalakalmıştım. Kaçmaya çalışmak mı? Amacım bu ıssız yerden kurtulup onlarla sağ salim bir şekilde merkezi bir yere ulaşmakken, neden kaçmaya çalışacağımı düşünüyordu ki? Tehlike hissettikleri bu durumda bile kaçmamdan endişelenmesi benim açımdan bakıldığı zaman koca bir saçmalıktı. Ayrıca hala gözlerimle görsem de inanmakta zorlandığım bu çemberin içinden zaten ayrılmayacaktım. Bilmediğim bir yerde kaybolmaya niyetim yoktu. Bu yüzden beklemeye başladım.
Gündüz vakti olmasına rağmen bu yer sessizliği ve boşluğu yüzünden oldukça ürpertici bir atmosfere sahipti. Neredeyse yarım saat geçince onları aramaya gitsem mi diye düşünsem de bu ürpertici hisler yüzünden bulunduğum yerden ayrılmaya korkuyordum.
Bu bekleme üzerine bir o kadarı daha eklenince daha fazla dayanamadım ve gidip onları bulmaya karar verdim. Çünkü başlarına bir şey geldi düşüncesi aklıma yerleşmeye başlamıştı. Eğer bu düşünce doğruysa yine burada bir başıma kalacaktım ve beklemenin bana hiçbir faydası olmayacaktı. Hele ki hava kararınca…
Bu düşünceyle birlikte içinde bulunduğum çemberden dışarı bir adım atmaya çalıştığım sırada sanki duvara çarpmışım gibi geri sarsıldım. Birkaç saniyelik sersemlik hissinden sonra ne olduğunu algılamaya çalıştım. Zeminde oluşan çemberin sınırlarını inceledim. Yaptığı harekeleri deli saçması bulsam da doğruluk payı olabilir miydi? Yoksa şu an buradan çıkamıyor olmam beynimin bir oyunu muydu? Öyle olmalıydı. Bir kez daha denemeye karar verdim. Bu sefer daha temkinli bir şekilde elimi çemberin sınırları dışına çıkarmaya çalıştığımda görünmez bir duvarın varlığına şahit oldum. Gözlerim kocaman açıldı ve ellerimi yasladığım bu şeffaf duvar ben dokundukça belirginleşmeye başladı.
Elimi hızlıca geri çekince temasın kaybolmasıyla duvar tekrardan görünmez oldu. Derin bir nefes aldım ve kendimi ana odaklamaya çalıştım. Filmlerde izlediğim sahnelerden birini yaşıyor gibi hissediyordum ve gerçeklik algım bu durumdan fazlasıyla etkileniyordu. Zihnim bir açıklama bulmaya çalışırken enerjimi tüketiyor ve başımı ağrıtıyordu. Bu yüzden en azından Karan’ları bulana kadar mantığımı devre dışı bırakmaya karar verdim. Şu an bu çemberin içinden kurtulmanın bir yolunu bulmam gerekiyordu ve mantık bir işe yaramayacaktı. Bana lazım olan yeni bir bakış açısıydı.
Bu düşünceyle birlikte aklıma izlediğim tüm fantastik filmleri getirdim. Beynim hala bunların kurgu olduğuna inanmak istese de şu an her şeyi bir kenara bırakıp o kurgulardaki gibi davranmam ve bir çıkış yolu bulmam gerekiyordu. Her ne kadar saçma kurgular olsa da şuan elimde deneyebileceğim başka bir seçenek yoktu…
Bu yüzden ilk aklıma geleni denemeye karar verdim. Büyü ile ilgili birçok filmde görünmezlik çemberi, koruma çemberi gibi şeyler kurgulandığını görmüştüm. Benimki de büyük ihtimalle beni içeride tutmayı sağlayan bir şeydi. Her ne olursa olsun bu tarz çemberlerden kurtulmanın iki yolunu görmüştüm filmlerde: ya büyü yapmak ya da çembere zarar verip bozmak. İlk seçenek benim için geçerli olmadığı için ikinci seçeneği denemeye karar verdim. Çembere verilen zarar birçok filmde yine fantastik şekillerde oluyordu ama belki materyal olarak da zarar vermek mümkün olabilirdi. Denemeden bilemezdim. Bu sebeple ayaklarımın altından bulunan taşlardan orta boylu bir tanesini seçtim. Kendimden emin bir şekilde elimi tekrardan çemberin sınırlarına yaklaştırdım ve belirginleşen ince duvara elime aldığım taşla vurmaya başladım.
Olan ilk şey taşla birlikte geriye savrulup yere düşmemdi. Tekrar denemeye karar verdim. İlk seferde işe yaramayacağı belliydi. İkinci denemede de olmadı. Devam ettim. Her seferinde yere düşerken elim taşlı zeminden dolayı darbe almasına rağmen devam ediyordum. Yaklaşık 30 denemeden sonra duvarda ya da çemberde herhangi bir değişiklik olmadığını görünce bu sefer zemin üzerindeki çember çizgisini taşla ya da toprakla bozmaya çalıştım. Maalesef bu yöntem de hiçbir şekilde işe yaramadı. Ellerim toprak ve kanla karışmıştı. Buna rağmen devam ettim. Yaklaşık 15 dakika daha uğraştıktan sonra sol tarafımda bulunan bir tünelden sesler duymaya başladım ve bakışlarım otomatik olarak o yöne çevrildi.
Dakikalardır efor harcamanın etkisiyle zaten kalp atışlarımı kulağımda duyar hale gelmiştim, bir de karanlıktan gelen ses eklenince ritmim iyice bozulmuştu. Bedenim alev alev yanıyordu. Kendimi sakinleştirmeye çalışsam da saniyeler sonra aynı tünelden birinin adımı fısıldadığını duyunca korktum. Doğru duyduğuma emin olmak adına sessizleştim ve gözlerimi tünelden ayırmadan dinlemeye başladım.
Bu sefer adımla birlikte tünelin girişinde bir gölge görünce tepkisel olarak geri adım attım. Beni içeride tutan bu duvar olmasaydı büyük ihtimalle sendeleyip yere düşerdim. Görünmez duvardan destek alarak doğruldum ve ileri doğru bir adım atıp dengemi tekrar bulmaya çalışırken gözlerimi tünelden ayırmadım.
Biraz sonra gördüğüm gölge bir siluete bürünmeye başladı ve bana doğru ilerledi. Gün yüzüne çıktıkça bu siluetin pelerinli yaşlı bir adam olduğunu anlamam uzun sürmedi. Hala korksam da birini görmek rahatlamamı sağlamıştı. Yabancı biri olsa da yardım edebilirdi! İsmimi biliyor olmasının ürpertisi hala üzerimdeydi ama bu yabancı yere geldiğim andan beri gözlerimle görmesem asla inanmayacağım şeylere şahit olmuştum. Yabancı birinin adımı biliyor olması şu an içinde bulunduğum görünmez duvara göre daha az saçmaydı. Sonuçta Karan, Ulaş ve Aras da bana yabancıydı ama onların yardımını kabul etmiştim. Yardımdan ziyade beni sorgulamaya götürmelerini… Yine de bu bölgeden kurtulmamı sağlayacağı için onlarla iş birliği yapmaya karar vermiştim. Aynısını bu adamla da yapabilirdim, hatta işime gelirdi. En azından sorgulama olayından kurtulur ve bir an önce aileme haber verebilirdim. Bu düşünceyle bana iyice yaklaşan adama doğru ilerledim çember sınırının izin verdiği kadarıyla.
Oldukça gizemli görünen bu adam artık iyice önüme gelince eğik olan başını kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. Bakışlarındaki donuk ifade beni rahatsız etse de kendimi toparladım ve “Bana yardım edebilir misiniz?” diye sordum kibar bir sesle. Adamdan bir süre yanıt gelmedi, ardından bakışlarındaki donuk ifade yerini ilgiye bıraktı. ‘’Ne oldu size genç büyücü?’’
Anlamsızca yaşlı adama baktım. Büyücü mü? Kendime tekrardan hatırlattım. Mantığını geride bırak Melina, fantastik filmlere odaklan... Yaşlı adam büyücü olduğumu düşünüyorsa bana yardım etmesi için büyücü olacaktım. Bu yüzden Oscarlık performansımı sergilemeye başladım. ‘’Maalesef başka bir büyücü tarafından bu çemberin içine hapsedildim. Beni buradan çıkarabilir misiniz?’’
Yaşlı adam bir bana bir de zeminde oluşan çembere dikkatlice baktı. Yüzü oldukça solgun, göz altları ise mosmor görünüyordu. Etrafına rahatsız edici bir enerji yayıyordu. Bu adama güvenmekte tereddüt etsem de bir saati aşkın süredir burada kapana kısılmıştım ve kendi çabalarım kurtulmama yetmemişti. Bu yüzden karşıma çıkan ilk fırsatı elimin tersiyle itmeyecektim.
Sabırla yaşlı adamın cevabını bekledim. Dakikalar sonra bakışları tekrar gözlerimle buluştu. ‘’Sizi buradan çıkarabilirim ama tek bir şartla.’’
Gözlerim heyecanla parladı ama şartını duymadan sevincimi yansıtmak istemiyordum. ‘’Nedir?’’ diye sordum kısa ve net bir şekilde.
Yaşlı adamın kan çanağına dönmüş gözleri ansızın parladı. ‘’O güzel ve genç teninizin tadına bakmama izin vereceksiniz.’’
Dehşetle yaşlı adamın ağzından çıkan sözleri algılamaya çalıştım. Tepki vermeye bile fırsat kalmadan çembere doğru saldırmaya başlayan adam bana zarar verecekti. Benim ise bu çember yüzünden kaçacak hiçbir yerim yoktu. Bu düşünceyle birlikte ümitsizliğe kapıldım. Adamın gözleri aç bir şekilde bana bakıyordu ve pençeleştirdiği elleriyle görünmez duvara vurduğu her darbe çemberi zayıflatıyordu. Bunu anlamamın sebebi sırtımı dayadığım kısımda hissettiğim titreşimler ve duyduğum çatırtı sesleriydi. Bu adam kimdi, daha doğrusu neydi ki dakikalardır benim taşla veremediğim hasarın iki katını tek bir el darbesiyle veriyordu?
Korktum. Deminden beri içinden kurtulmaya çalıştığım bu çemberin bozulmasından korktum. Bu farkındalık beni rahatsız etti çünkü ben dışarı çıkmayayım diye kurulmuş bu çember, dışarıdan da içeri girilmesini engelliyordu. Karan’ın saçma bulduğum bu hareketi şu an en mantıklı şeymiş gibi geliyordu.
Gözlerim dolmaya başlamıştı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Karşımdaki adam bana ulaşırsa ölüm benim için kaçınılmaz olurdu. Onun çembere verdiği hasarı görürsek bana neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyordum… Islak gözlerle etrafıma baktım, belki Karan’ı, Ulaş’ı ya da Aras’ı görürüm ümidiyle. Ama görünürde hiç kimse yoktu.
Yaşlı adam tıslayan sesler çıkararak duvarı pençelemeye devam ederken doğrulacak gücü kendimde bulmaya çalıştım. Çember bozulunca hiç beklemeden adamın saldırdığı yönün zıttı yöne koşacaktım. Elimdeki tek seçenek koşmaktı. Bu yüzden kendimi doğrultup doğru anı beklemeye başladım. Öleceğimi biliyordum. Bu vahşilik karşısında şansım yok gibiydi. Ama en azından denemeden teslim olmayacaktım.
Birkaç dakika sonra dokunuşumla belirgin olan çemberin adamın pençeleri tarafından iyice zayıflayıp üst taraflardan birer kül gibi dökülmeye başladığını fark ettim. Karşımdaki adam vurmayı bırakmış, yüzünde pis bir sırıtışla bana bakıyordu. Çemberin açılmasını bekliyor… diye düşündüm. Eğer yukarıdan aşağıya aynı anda bu şekilde açılmaya devam ederse kaçma şansım olmayacaktı. Bu yüzden aklıma gelen ilk şeyi yaptım ve omzumu sıkıp tüm gücümle çemberin benim tarafımdan daha hızlı açılmasını sağlamak istedim. Nasıl olsa artık bozulmuştu ve materyal herhangi bir darbeden etkilenmesi çok olasıydı. Tahmin ettiğim gibi de oldu. Sonunda verdiğim bir darbenin işe yaradığını görmek bana saniyelik de olsa özgüven vermişti.
Adam ne yaptığımı anladığında ben çoktan çember dışına çıkmış ve koşmaya başlamıştım. Arkama bakmaya korkuyordum. Bu yüzden var gücümle koşuyordum. Birkaç saniye sonra görüş açıma giren büyük konteyner alanı avantaj olarak kullanabilirim diye düşündüm. Bu yüzden hız kesmeden oraya yöneldim. Burada o kadar fazla konteyner vardı ki adeta bir labirent gibiydi. İçeri girer girmez hangi köşeden ne çıkacağını kestirememe hissi dehşet verici olsa da saklanmak için de ideal bir alan olabilirdi. Bu ikilemle koşmaya devam ettim. Bir sağa bir sola ilerlerken karar vermeye çalışıyordum. Saklanmalı mıyım? Çoktan yorulmuştum ve ciğerlerime giren soğuk hava canımı yakıyordu. Daha fazla koşmaya devam edemezdi. Ama tam olarak ne zaman saklanmalıydım? Nereye saklanmalıydım? Peşimdeki adamın beni bulamayacağının garantisi var mıydı?
Tüm bu düşüncelerle birlikte son bir kez daha sağa dönmeye karar verdiğimde beni bekleyen çıkmaz bir yol oldu. Üç tarafı da kocaman konteynerlerle kapanmış bu yere girdiğim anda büyük bir pişmanlık duydum. Geri dönme kararı beynime hızlıca sinyal verdiğinde adımlarımı atamadan durmak zorunda kaldım çünkü yaşlı adam karşımda duruyordu.
Gözleri artık tamamen kızarmış, öfkeyle bana bakıyordu. Öfkenin yanında zevk de vardı. Ondan kaçamayacak olmama rağmen bu kovalamacanın ona zevk verdiğini yüzünden anlayabiliyordum.
‘’Yakaladım seni, artık kaçacak bir yerin yok!’’ diye bağırdı. Ardından yavaşça bana doğru ilerlerken muzipçe gülümsedi. ‘’Nerede kalmıştık?’’
Korkarak geri adım atmaya başladım. Gidecek yerim yoktu. Etrafıma bakmaya başladım işime yarar herhangi bir şey bulabilmek umuduyla. Bu bakışlarımı adam da yakalamıştı.
‘’Boşuna uğraşma genç büyücü, bu bölgede sana yardımı olacak hiçbir şey bulamazsın.’’
Bana birkaç adım mesafeye kadar yaklaşmış olan adama baktım. ‘’Benden ne istiyorsun?’’ sorusu döküldü dudaklarımdan.
Adam ufak bir kahkaha attı. ‘’Söyledim ya, gençliğini ve güzelliğini istiyorum.’’
Karşımda ilk karşılaştığım halinden daha korkunç bir şekilde duran adama baktım. ‘’Bunları sana ben veremem.’’
Adamın gülümsemesi yüzünden silindi ve yerini soru işaretine bıraktı.
‘’Benim ne olduğumu biliyor musun büyücü?’’
Zaten ölecektim. Oyunumu devam ettirmenin bir anlamı kalmamıştı. En azından ölmeden önce ne için öleceğimi bilmek belki bir parça da olsa rahatlatırdı.
‘’Ben büyücü değilim.’’
Yaşlı adam şaşkınlıkla bana baktı. Söylediğime inanmadığı her halinden belliydi. Ardından ‘’Benimle dalga geçmeyi bırak! Sana ne yapacağımı bildiğin için beni oyalamaya çalışıyorsun!..’’ diye bağırdı.
Pençe haline getirdiği elleriyle bana yaklaşırken göz yaşlarıma hâkim olamadım. ‘’Dalga geçmiyorum!’’ diye bağırdım. Korku beni öyle bir noktaya getirmişti ki belki de dediği gibi konuşarak onu oyalamaya çalışıyordum. Çünkü ölmek istemiyordum.
Ellerimi ona karşı siper ettiğim sırada bu haykırışım ve göz yaşlarım onun da duraksamasını sağlamıştı. ‘’Ciddi olamazsın…’’ diye fısıldadı yüzünü bana doğru yaklaştırırken. Artık ölümümü kabullendiğim sırada hiç beklemediğim bir şey yaptı. Beni koklamaya başladı.
Şu an birçok duyguyu beraber yaşıyordum. Korku, şaşkınlık, merak, ürperti, üzüntü… Beni öldüreceğini düşündüğüm kişi neden beni kokluyordu?
Nefesini omzumda, iğrenç kokusunu burnumda hissettiğim bu adam saniyeler sonra yüzünü bana çevirdiğinde ilk defa korkuyu başkasının gözlerinde bu kadar yakından görmüştüm.
‘’İmkânsız…’’ diye fısıldadı beni bakışlarıyla baştan aşağı süzerken. Birkaç adım geriledi. Islak gözlerimle olanları algılamaya çalıştım.
‘’Sen…Burada olamazsın…Mümkün değil…’’
Olanlara o kadar şaşırmıştım ki tepki verecek halde değildim.
O sırada üzerimde olan bakışları aniden yukarıya doğru yöneldi. Korkusu daha da büyüdü.
Neye baktığını anlamak için kafamı yukarı çevirdiğimde dehşet içinde kaldım. Kocaman bir yaratık hemen arkamızdaki konteynerin üstünden bize bakıyordu. Ben şok üzerine başka bir daha şok yaşayınca bedenimi bile hareket ettiremeden öylece kalakaldım. Yaşlı adam ise benden hızlıca uzaklaşmaya başladığında yaratık onu pençesiyle yakaladı ve havadayken gözlerimin önünde ikiye ayırıp ağzına attı.
Dizlerim bedenimi daha fazla taşıyamadı ve yere yığıldım.
Yaratığın beni de aynı şekilde öldürmesini beklerken bir anda üstüme akan kanları görünce neye uğradığımı şaşırdım. Başımı kaldırdığımda Karan’ı gördüm. Üstü başı kan ve toprak içindeydi ve elindeki uzun kılıcı yaratığa saplamıştı. Yaratık acı içinde inledi. Tüm bunları gözümü kırpmadan izliyordum. Şaşkınlıktan ve korkudan dolayı bedenim felç geçirmiş gibiydi.
Karan’ın hemen ardından Ulaş ve Aras’ı da yaratığa kılıçlarını geçirirken gördüğümde içimdeki hisleri anlamaya çalışıyordum. O sırada Karan’ın sesini duydum. Bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Ben ise sadece önüme düşen ölü yaratığa bakıyordum. Gerçeklik algım tamamen kaybolmuş gibi hissederken ‘’Burada ne işin var?!’’ diye bir soru duydum. Karan’dan gelmişti, sesini algılayabiliyordum ama cevap veremiyordum.
Üçünün de yanıma geldiğini hissetsem de bakışlarımı yaratıktan ayıramıyordum. Yüzümde bir sıcaklık hissedince başımın çevrildiği yöne baktım ve Karan’ı gördüm. Elleriyle yüzümü, kolumu, yara aldığımı düşündüğü her yeri kontrol ettiğini hissediyordum. Ulaş ve Aras’a dönüp ‘’İyi, sadece birkaç darbe almış.’’ dediğini duydum. Ardından bana doğru bir soru daha yöneldi. ‘’Beni duyabiliyor musun, dediklerimi anlıyor musun?’’
Kafamı salladım. Duyabiliyordum, sadece cevap veremiyordum. Zihnimde kelimeleri birleştirmek çok zordu. Ardından Ulaş ve Aras’ın da yere çömeldiğini görüp üçünün konuşmalarına şahit oldum.
‘’Ne yapacağız?’’
‘’Siz merkeze geçin ve yaralarınızla ilgilenin. Ben kızı alıp size dahil olacağım.’’
‘’Daha ismini bile bilmediğimiz bir yabancıyla seni baş başa mı bırakalım yani? Hem de iki tehlikeli yaratığa karşı nasıl sağ kalabildiğini bile bilmezken!..’’
‘’Evet. Sadece şanslıydı. Biz zamanında gelmeseydik büyük ihtimal şu an bu konuşmayı yapıyor olmazdık.’’
‘’Sen delirdin mi? Bizim dünyamızda şans diye bir şeyin olmadığını sen de çok iyi biliyorsun! Ya amacı başka bir şeyse?’’
Karan’ın beni işaret ettiğini hissedebiliyordum. ‘’Sence?’’
‘’Yine de tedbirli ol. Geçen ay ne yaşandığını biliyorsun.’’
‘’Siz dediğimi yapın. Birazdan merkeze geleceğim.’’
Ulaş ve Aras isteksizce denileni yaptı ve birkaç saniye sonra ceplerinden çıkardıkları zincirlerle beraber gözden kayboldular.
O kadar şaşkındım ki diğer şeylerin yanında bu kaybolma beni etkilememişti bile.
Karan’ın tekrardan bana doğru uzandığı gördüm. Bakışlarımla onu takip etsem de herhangi bir tepki veremiyordum. ‘’İsmin ne?’’ diye sordu, cebinden çıkardığı zincirle tekrardan havada garip garip şekiller çizerken.
Bu basit soruya cevap verebilecek gücü bulduğumda ‘’Melina.’’ diye fısıldadım.
Karan yaptığı hareketlere bilmediğim dilde cümleler de eklemişti. Hatta bir ara ismimin geçtiğini bile duymuş gibiydim. O hareketlerini yaptıkça ben bir tık rahatlamış hissediyordum. En azından fiziksel olarak vücudumun çeşitli yerlerinde hissettiğim sıcaklıklar yerini yumuşak bir esintiye bırakmıştı.
Karan’ın işi bitince kendimi bir tık daha iyi hissediyordum. Kolumdan tutarak doğrulmama yardımcı oldu ve bana dikkatlice bakarken sordu. ‘’Neden buradasın? Çemberden nasıl çıktın? Kaçmaman gerektiğini söylemiştim diye hatırlıyorum.’’
Cevap vermedim. Şu an açıklama yapamayacak kadar yorgun hissediyordum.
‘’Sorularıma eninde sonunda cevap vermen gerekecek Melina. Merkeze gidiyoruz.’’
İsmimi onun ağzından duymak garip gelmişti. Tepki vermedim ve beni kendine doğru çekerken merkez dediği yere götürmesine izin verdim.