Skip to content

Alphard

Chapter 2 · 13 min read

Alphard

Chapter 2

II - Karanlık

Bölüm 2

26 Ağustos

Arşiv'den neredeyse kaçarcasına çıktığı geceden beri uyku tutmuyordu Alphard'ı. Gözlerini her kapadığında kötü senaryolar canlanıyordu kafasında.

Ertesi sabah Biyokimya ödevini teslim ederken elleri terliydi — Doktor Aras'ın ipucuyla hazırladığı, o lanetli bitkiler üzerine kurulu tehlikeli araştırma. Profesörün yüzüne baktı ve içinden bir soru geçti: Bu adam ne biliyor? O da bu çarkın bir dişlisi mi?

Sınıftan çıktığında aklı öyle dağınıktı ki koridordaki kalabalıkta birine çarptı. Lavanta'ydı. tesadüfün daniskası.

Bu kez, birkaç gün önceki Sky-Lounge'daki sıradan gerginlikten değildi bu duraksama. İkisi de olduğu yerde kalakaldı; bir gün önce Arşiv'in yasaklı bölümünde karşılaşmışlardı, şimdi yine karşı karşıyaydılar.

"Önüne baksana," dedi Lavanta, savunmaya geçmiş, gergin bir sesle.

Alphard ne diyeceğini bilemedi. Kalbi hızlanmıştı. "Hey," dedi sonunda, tedirginlikle. Bir şey söylemesi gerekiyordu. "Şu gizli efsaneler hakkında bir ara konuşabilir miyiz?"

Lavanta irkildi. "Ne dediğini bilmiyorum!"

"Dün Arşiv'de 'Dikkatli ol' dedin," diye üsteledi Alphard, sesini alçaltarak. "Neden dikkatli olmalıyım, neler dönüyor?"

Kızın gözleri korkuyla etrafı taradı. Elini hızla kaldırıp Alphard'ın ağzını kapattı. "Kapa çeneni," diye tısladı. "Burada olmaz."

Onu bir kenara itti ve kalabalığın arasında hızla kayboldu.

Alphard olduğu yerde donakaldı. Lavanta bir şeyler bilmiyordu sadece; ölümüne korkuyordu. Tahara Abla'nın uyarısı, Paslı Usta'nın soluk adamlar hakkındaki sözleri, şimdi de bu — hepsi tek bir gerçeğe işaret ediyordu: Onlar her yerdeydi ve dinliyordu.

Öğleden sonra yurt odasına döndüğünde düşünceler beynini kemirmeye devam ediyordu. 27 Ağustos'ta Zoryak'a gidecek trene binmek için çantasını toplamaya başladı; aklı karmakarışıktı, tek istediği bir an önce ailesinin yanına gitmekti.

Tam o sırada Noah içeri girdi — ama her zamanki gibi değildi. Morali bozuktu, o umutsuz, her şeyi kabullenmiş haline geri dönmüştü.

"Noah," dedi Alphard, ona dönerek. Sesi aceleciydi. "Arşivde duyduklarımız — Babam o rymrith tesislerinde çalışıyor."

Noah cevap vermedi. Sadece pencereden aşağıdaki zehirli duman denizine baktı.

"Bir plan yapmalıyız."

Noah sertçe döndü. "Ne planı?" Sesi yorgun ve öfkeliydi. "Hiçbir şeyimiz yok. Bu gezegen bir hapishane, biz de içindeki fareleriz."

"Ama Tahara Abla—"

"Benim işim var," diye sözünü kesti Noah, ceketini kaparak.

"Nereye gidiyorsun?"

"Bilmiyorum." Bir an durakladı. "Belki Paslı Usta'yla konuşurum. Belki sadece dolaşırım." Sanki bir şey saklıyormuş gibiydi ve ekledi: "Zoryak'a selam söyle."

Cevabını beklemeden odadan çıktı. Alphard şaşkınlık içinde arkasından baktı. Aralarındaki o sıkı yakınlığa hiç yakışmayan bir tavırdı bu; kendini bir anda yapayalnız hissetti.

Akşam üzeri güneş batarken Noah hâlâ dönmemişti. Odada boğulur gibi olan Alphard, yurt kompleksinin devasa terasına çıktı.

Rüzgar serindi. Aşağıdaki zehirli duman denizine baktı; Drazhul'un ışıkları yeni yeni yanmaya başlamıştı. Güneş batarken bulut denizi kızıla bürünüyordu — bu kadar kötücül bir dünyanın böylesine güzel bir manzarası olması ironikti.

"Enerji tükenmesini Karanlık Uyku Hastalığı olarak kayda geçin..." O ses hâlâ kafasının içinde dönmeye devam ediyordu. "Gönüllü denekler"... Babası onlardan biri olabilir miydi? Lavanta korkuyordu. Noah umutsuzdu. Tahara Abla'nın dediği kadar güçlüler miydi gerçekten, yoksa Noah'ın dediği gibi hiçbir şey yapılamaz mıydı?

Terasta başka öğrenciler de vardı, sohbet edip gülüşüyorlardı. Onları izlerken göğsünü melankolik, dayanılmaz bir acı sardı. Onlar neler biliyordu?

Az ileride, tek başına manzarayı izleyen biri dikkatini çekti — bir akademi eğitmeni. Kendisine bakıyormuş gibi geldi. Yüzünü tam seçemese de, Arşiv'de kulak misafiri olduğu o otoriter sesi duyar gibi oldu: "Kayıplar kabul edilebilirdir..."

Hızla gözünü kaçırdı, kalbi güm güm atıyordu. Biraz abartılı bir şekilde paranoyak davranıyordu belki de.

Gece yarısı odaya döndüğünde hava ağırdı. Noah'ın yatağı boştu. Telefonunu defalarca aradı, açan olmadı. Drazhul'a geldiğinden beri ilk kez bu kadar yalnız hissetti — en yakın dostu, sırdaşı, tam da böyle bir günde onu bırakıp gitmişti. Ya da başına bir şey gelmişti.

Bu şüpheyle, yorgunluktan ve gerginlikten ne zaman uykuya daldığını bilmiyordu.

27 Ağustos sabahı uyandığında ilk baktığı yer Noah'ın yatağıydı.

Boştu. Dokunulmamıştı.

Zihninde bunaltıcı bir seçim belirdi: Kayıp arkadaşını aramak için bu lanetli şehirde mi kalmalıydı, yoksa ailesini görmeye mi gitmeliydi?

Ailesi ağır bastı.

Yapacak başka bir şey yoktu. Çantasını sırtlandı, odanın kapısını son kez kapattı ve tek başına tren istasyonuna yürüdü. Perona indi, trene bindi, boş bir koltuğa çöktü. Kapılar tıslayarak kapandı.

Aklında tek bir soru vardı: Noah'a ne oldu? Ailemin başına bir şey mi geldi?

---

YIL 2375, AĞUSTOS 27 — YER: ZORYAK

Karanlık Uyku

Tren karanlık vadilerden geçiyordu. Dışarısı zifiri karanlıktı, hiçbir şey seçilmiyordu. Devasa çelik köprünün üzerinde mermi hızıyla ilerleyen bu ağır tren, dışarıdaki bilinmezliklerden onu koruyan tek şeydi. Zoryak'a, ailesinin yanına gidiyordu; Drazhul Eğitim Merkezi'ndeki eğitimine bir haftalığına ara verecekti. Noah yanında değildi, önceki geceden beri ortada yoktu. Trenin bu denli hızlı gitmesine rağmen içerideki sükûnet, Alphard'ın içindeki fırtınayla tam bir tezat oluşturuyordu. Camdan dışarıdaki karanlık sise baktı ve düşüncelere daldı.

Zoryak göründü: kara duman denizinden yükselen o muazzam, yekpare kayanın üstüne kurulmuş çelik şehir, gökyüzüne yüzlerce metre boyunca uzanıyordu. Yükseklerdeki neon ışıklar sisin içinde parıldıyordu. Zehirli dumandan uzak, şehrin en yüksek katmanlarında güç sahipleri — Tahara Abla'nın deyimiyle çarkları yönetenler — yaşarken, dumana yakın alt katmanlarda kendi ailesi gibi insanlar hayatta kalmaya çalışıyordu.

Yükseklere baktı. Tam o sırada bir gemi gökyüzüne doğru ayrıldı. Hayatımın sonuna kadar bu cehennemde mi yaşayacağım? Bu karanlık, kirli gezegenden kurtulmak, aklındaki tek hayale dönüşmüştü çoktan. Ama Arşiv'de duyduklarından sonra artık çaresizce bu hayale tutunmuştu. gerçek olması lazımdı.

Tren çelik şehrin içinde durdu. Çantasını alıp indi.

İç karartan sokaklardan yürüdü; zehirli dumanın tanıdık, geniz yakan kokusu burnuna doldu. Küçük, dökük kapının önüne geldi. Üstündeki titrek, soğuk ışıklı floresan lamba metal yüzeyde parlıyordu. Kapıyı çaldı.

Hoparlörden annesinin sesi geldi: "Kim o?"

Sesi boğuk çıktı: "Alphard."

Kapı açıldı. Annesi Liora'ydı — gülümsemeye çalışıyordu ama gözleri yorgundu. "Hoş geldin yavrum," dedi, sarılırken.

"Hoş buldum."

İçeride ağır bir kasvet vardı. Babası Veythan ortalıkta yoktu. Madenlerdedir diye umut etti Alphard, ama içindeki ses ona o lanet koridorda duyduğu fısıltıları hatırlatıp duruyordu. Annesinde ve kız kardeşi Kiona'da tuhaf bir sessizlik sezdi; birbirlerine göz göze bakıp duruyorlardı. Kurcalamak istemedi. Belki de sadece kendi paranoyamdır diye kendine yalvardı içten içe.

Akşam yemeği için sessiz sofraya oturduklarında üç saat geçmişti aradan. Alphard, kalbini sıkan o sessizliğe daha fazla dayanamayıp sordu:

"Babam nasıl?"

Liora yutkundu, gözlerini Kiona'ya çevirdi. Kız kardeşi soruyu cevapladı, sesi titriyordu:

"Hastanede."

Alphard şaşırdı, korktu. Birkaç saniyelik sessizlik, az önceki mermi trenden bile hızlı geçti. "Ne oldu?" diye sordu.

Korktuğu cevabı zaten tahmin ediyordu ama kabullenmek istemiyordu. Lütfen o olmasın, diye geçirdi içinden. Lütfen sadece dumandan zehirlenme olsun. O kelimeleri söyleme.

Kiona cevap verdi: "Karanlık Uyku Hastalığı'na yakalandı. Dumana fazla maruz kalmış."

Dumana. Hayır. O sesler yeniden beyninde yankılandı. Zorlukla yutkundu.

Tüm iştahı kaçtı. Bu bir aldatmacaydı — babası duman yüzünden değil, başka bir şey yüzünden hastanedeydi.

Sesinin titremesini bastırmaya çalışarak sordu: "Siz ne yapıyorsunuz peki?"

Annesi dikleşti, gözlerinde karanlık bir kararlılıkla: "Başımızın çaresine bakıyoruz," dedi.

Alphard bu cevabı sessizce kabullendi. Birkaç lokma daha yemeye çalıştı ama boğazından geçmedi.

(…)

Çarklar ve Çaresizlik

Annesinin güçlü görünmeye çalışan, ama acı dolu sesi sofradaki o korkunç sessizliği hâlâ dolduruyordu: "Başımızın çaresine bakıyoruz."

O an her şeyi anladı. Arşiv'deki fısıltılar, o soğuk ve otoriter ses — "Karanlık Uyku Hastalığı olarak kayda geçin" — Drazhul'daki bir komplo odasında duyulmuş uzak bir plandan ibaret değildi artık. Bu, şu an onun mutfak masasında oturan, ailesini içten içe kemiren bir gerçekti.

O gece nasıl geçti bilmiyordu. Kiona odasına kapandı, annesi mutfakta sessizce oyalandı. Ertesi sabah, zehirli dumanın sızdığı sokaklardan geçip Zoryak Alt Katman Hastanesi'ne gitti.

Hastanenin havası, duman ve antiseptik kokusunun mide bulandırıcı karışımıydı. Görevliye babasının adını söyledi: Veythan.

"Yoğun Bakım, 3. Koğuş," dedi adam, yüzüne bile bakmadan.

Koridorda yürürken Arşiv'de hissettiği korku geri döndü — bu kez kat kat daha keskindi. Bir camın önünde durdu. İçeride, soluk ışıklar altında yatan düzinelerce "soluk adam" vardı, tıpkı Tahara Abla'nın anlattığı gibi.

Sonra onu gördü.

Yatağın üzerindeki tabelada "Veythan" yazıyordu.

Ama yatakta yatan adam babası değildi.

Olamazdı bu. Bu adam seksen yaşında gibiydi. Cildi parşömen gibi kurumuş, yanakları çökmüş, saçları seyrelip tamamen ağarmıştı. Gözleri kapalıydı; bilinci yerinde değildi sanki, içindeki hayat tamamen emilmiş gibiydi.

Tahara Abla'nın sesi kulaklarında yankılandı: "...başka canlıların yüce hayat enerjisini çalarak beslenirmiş..." Arşiv'deki o ses: "...enerji tükenmesi..." Bu, Karanlık Uyku değildi. Bu bir hasattı.

Babasının hayatı bitirilmişti.

Elini cama koydu. Soğuktu. "Baba?" diye fısıldadı. Tepki yoktu. Makinelere bağlı değildi — çünkü ölmüyordu. Sadece tükenmişti. Bir şey onu içten içe içmişti.

O an, Drazhul'a dönüp bu çarkı kuranları öldürmek için içinde saf bir nefret yükseldi.

Eve nasıl döndüğünü hatırlamıyordu; ayakları onu kendiliğinden geri götürmüştü. Annesi mutfaktaydı; Kiona ise kapının girişinde, elinde bir alet çantasıyla duruyordu.

"Nereye gidiyorsun?" diye sordu Alphard, sesi kendine bile yabancı geliyordu.

Kiona gözlerini kaçırdı. "İşe," dedi sessizce.

"Ne işi? Üniversite sınavına hazırlanmıyor muydun?"

Tam o sırada annesi arkasını döndü. Sessizce ağlıyordu.

"Vazgeçtim abi," dedi Kiona, sesi acı ve sertti. "Babamın o yatakta yatmasının bir bedeli var."

"Ne demek bitti?"

"Çalışmam lazım şuan." Yüzüne baktı; gözlerinde eskiden olan o parıltıdan eser kalmamıştı. "Bir tekstil fabrikasında işe girdim. Babamın masraflarını ödemek zorundayız. Yaşaması için özel takviyeler veriyorlar. Annem tek başına yapamaz."

Alphard'ın hastanede hissettiği nefretin yerini çok daha ağır, çok daha kirli bir duygu aldı: utanç. O, Drazhul'daki süslü akademide Eternamik teorileri öğrenirken, gereksiz dertleri olan zenginlerin arasında dolaşırken, on sekiz yaşındaki kız kardeşi babalarının bedelini ödemek için kendi geleceğinden vazgeçmişti.

Annesi derin, titrek bir nefes aldı. "O kadar çaresizim ki, Alphard..."

"Tamam," dedi Alphard. Sesinin bu kadar soğuk çıkmasına kendisi de şaşırdı. "Tamam, Kiona. İşe gitme."

"Ne yapacağız peki? Paramız yok!"

Çantayı elinden aldı. "Ben halledeceğim," dedi. "Drazhul'a dönüyorum. Para bulacağım. Hemen şimdi."

Okulu bitirip ailesine yardım etme hayali, babasının o seksenlik yüzünü gördüğü anda ölmüştü. Artık tek bir amacı kalmıştı.

O bir hafta nasıl geçti bilmiyordu. Evdeki her saniye bir işkenceydi. Kiona, "Sen parayla dönene kadar çalışmaya devam edeceğim," demişti; buna karşı diyebileceği hiçbir şey yoktu. "Biraz daha dayanın, bir şey bulacağım," dedi sadece. Annesine yalan söyledi: "Akademide bir burs fonu var, onu halledeceğim."

Tatilin bitmesine üç gün kala, sahte bir kararlılıkla değil, içinde katılaşmış soğuk bir acıyla eşyalarını topladı.

Kiona'ya sarıldı. "Söz veriyorum," diye fısıldadı, "sizi buradan çıkaracağım."

Annesine veda etti ve iç karartan sokaklardan geçip tren istasyonuna döndü.

Drazhul'a giden trene binerken artık bir öğrenci değildi. Kız kardeşinin geleceğini, annesinin ruhunu görmüş ve tek bir amaç edinmiş biriydi: para bulmak. Ne pahasına olursa olsun.

Mermi trenin sessizliği ve konforu, içindeki gerginliği yumuşatmaya yetmiyordu. Tırnaklarını kemirmeden duramadı. Babasını düşündü; artık kurtarmanın imkansız olduğunu biliyordu, ölmüş sayılırdı. Gözyaşlarını tutamadı, sessizce ağladı. Kız kardeşinin bu acıyla yas tutmak yerine sabahtan akşama kadar zor şartlarda çalışacak olması, göğsündeki ağırlığı daha da büyüttü. Dayanamıyordu.

Drazhul Garı'na indiğinde, akademiye dönen kalabalığın canlılığı ona bir hakaret gibi geldi. Yurt odasına giden yolu, farkında bile olmadan, etrafını görmeden yürüdü — o kadar dalgın ve düşünceliydi.

Kapıyı açtı. Oda sessizdi.

Noah pencerenin önünde duruyordu, onu son gördüğü günkü gibi ifadesiz, dışarıdaki duman denizini seyrederek. Alphard'ın döndüğünü fark etmemiş gibiydi.

Çantasını yere bıraktı; çıkan ses Noah'ı irkiltti.

"Alphard," dedi, biraz yorgun gibiydi. "Hoş geldin."

"Hoş buldum. Nasılsın?"

"İyiyim, bir sıkıntı çıkmadı. Sen nasılsın asıl?"

"İyi değilim," dedi Alphard, tam da öyle demek istercesine.

"Ne oldu?" diye sordu Noah, biraz korkarak.

"Babam... Karanlık Uyku Hastalığı'na yakalanmış."

Bir süre sessiz kaldıktan sonra Noah yutkunup sordu: "Nasıl bir hastalık bu?"

"Bir anda seksen yaşına gelmiş gibiydi. Ömrü tükenmiş gibi," dedi Alphard; gözünden bir damla yaş süzüldü.

Noah omzunu sıvazladı, hiçbir şey demedi. O da ne diyeceğini bilmiyordu.

Biraz kendine geldikten sonra Alphard konuştu: "Bir şeyler yapmalıyız."

"Nasıl?" dedi Noah, umutsuzluğunu buram buram hissettiriyordu.

"Nasıl mı? Gidip o Rymrith çekirdeklerinden buluruz, gerekirse."

"Araştırdım," dedi Noah. "Dumanın altına inmek için gereken özel zırhlardan iki tane almak imkânsız, çok pahalılar. Aileni kurtarmayı bırak, kendimizi bile kurtaramayız."

Bu hayali tamamen rafa kaldırmış olduğu belliydi; yüzünden bile okunuyordu, tamamen pes etmişti. Bir şey yapmak için en ufak bir enerjisi yoktu. Alphard kendi yolunu kendisi bulmak zorundaydı. Mutlaka bir yolu vardı...

Sonraki günler de aynı melankoliyle geçti. Noah üzerindeki cansızlığı atamıyordu; ya odada sessizce oturuyor ya da "işim var" diyerek bir yere gidip nereye gittiğini söylemiyordu. Alphard ise takıntılı bir şekilde bir çıkış yolu aramaya başladı.

Gemi yapmak imkânsızsa, bir tanesini çalmaları gerekiyordu. Para lazımsa, bulunacaktı. Başka çare yoktu.

Paslı Usta'nın yardımıyla bir teknik tamir atölyesinde işe girdi. Artık makinelerle, aletlerle uğraşıyordu; genelde ona getir-götür işleri, ayak işleri veriliyordu. Yine de makul bir para kazanmaya başlamıştı. Ailesine gönderdiği bu küçük miktar bile onu biraz daha güçlü hissettiriyordu.

Yükseklerde çalışan yapay zekâlı robotlar arıza yaptığında bu tür atölyelere getiriliyordu; aşağı katmanlarda normalde robot bulunmazdı, ama bu dükkânda kaliteli bir çırak robot vardı. Alphard, bu yarı zamanlı işte bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu.

Okul başlayalı bir hafta olmuştu ve bu süre boyunca Lavanta ondan kaçmayı sürdürdü, konuşmasına fırsat vermiyordu. Kardeşinin bu tavrından rahatsız olan Leonarda da onlardan uzaklaşmıştı.

Cuma günüydü. O akşam işi yoktu; akademi bölgesinin alt katmanlarına tek başına keşfe inmeyi planlıyordu. Noah'a okulda bir işi olduğunu, onun tek başına gidebileceğini söyledi. Koridorlar herkes çıktıktan sonra hafifçe tenhalaşmışken laboratuvarlar kompleksine doğru yola koyuldu. Tam döneceği sırada karşısına Lavanta çıktı.

Yüzünü uzun zamandır bu kadar yakından görmemişti — eflatun renkli kısa saçları, kahverengi gözleri, nazik gözlükleriyle gerçekten güzel görünüyordu. Ansızın karşılaşınca ikisi de bir an durakladı. Bu sefer kaçırmak istemedi; onunla konuşmak istiyordu.

"Merhaba, nasılsın Lavanta?"

"Merhaba," dedi çekingen bir sesle. "İyiyim, sen nasılsın?"

"Ben de iyiyim. Biraz araştırma yapmaya gidiyordum. Sen nereye gidiyorsun?"

"Kütüphaneye."

Alphard hızlı bir karar verdi. "Yemek yemediysen beraber yiyelim mi?"

Lavanta biraz şaşırdı. "Olur, olur."

"Tamam, gidelim o zaman. Bildiğim iyi bir yer var."

Beraber yürümeye başladılar; aralarında gergin bir sessizlik vardı. Alphard bu sessizliği bozması gerektiğini biliyordu.

"Artık konuşabilir miyiz?" dedi.

"Ne hakkında?" diye sordu Lavanta, tedirginlikle gözlerine bakarak.

"Senin hakkında," dedi, biraz duraksayıp utanarak, sonra ekledi: "Tehlikeli şeyler hakkında."

"Tamam, tamam. Ama önce akademiden çıkalım," dedi Lavanta, önüne dönerek.

Biraz daha sessizce yürüdüler.

"Özür dilerim," dedi Alphard.

"Ne için?"

"Onca zaman seni umursamadığım için."

"Sorun değil. Seni anlayabiliyorum, haksız değilsin. Yapacak bir şey yoktu," dedi Lavanta sessizce.

Bu cevap Alphard'ı etkiledi. Yürürken yüzüne baktı — güzeldi. Aklından neler geçtiğini merak etti ama bilemedi; kendini garip bir şekilde beceriksiz hissetti, ne diyeceğine dair hiçbir fikri yoktu.

(…)

Dar bir sokaktaki merdiven altında, loş ve eski görünümlü ama sıcacık hisler veren küçük bir çorbacıdaydılar. Kaburga çorbalarını sessizce içerlerken Alphard fısıldayarak sordu: "Niye bu kadar çok korkuyorsun? Korktuğun şey tam olarak ne?"

"Önce sen ne kadar biliyorsun, onu anlat. Ona göre anlatırım," dedi Lavanta, bir kaşık daha çorba içip cevabını bekledi. Konuşmanın dizginlerini eline almıştı.

"Ben mi? Çok şey bilmiyorum aslında, yarım yamalak. Sadece bir grup tuhaf insanın deneyler, denekler ve kayıplar hakkında konuştuğuna kulak misafiri oldum." Ana Arşiv'de duyduklarını anlattı ona. "Bir de efsanevi bir hikâye biliyorum," diye ekledi.

"Aslında hayli çok şey biliyormuşsun," dedi Lavanta. "O efsane, büyük iblis Grimmire'in hapishane hikâyesi mi?"

"Ah, evet. Sen de biliyormuşsun demek. O hikâyeyi duydum. Bir de babam..." Sözünü tamamlayamadı. Bunu söylemenin doğru olup olmadığından emin değildi.

"Baban mı? Bir şey mi oldu?" diye sordu Lavanta merakla, çorba kaşığını indirerek — sanki tadını kaçıracak bir sözün geleceğini sezmişti.

"Babam da Rymrith tesislerinde çalışan işçilerden biriydi," dedi Alphard. Derin bir nefes aldı, devamını getirecekti ki Lavanta araya girdi:

"Biriydi mi? Artık çalışmıyor mu? Yoksa...?" Kaşığını masaya bıraktı, morali bir anda bozulmuştu.

"Evet," dedi Alphard, sesinin titremesine engel olamayarak. "'Karanlık Uyku' hastalığına yakalandı. Yani, vefat etti sayılır."

"Çok üzgünüm..." dedi Lavanta, başını eğip büzülerek.

"Sorun değil," dedi Alphard, hafifçe gülümseyerek. "Yapacak bir şey yok." Üzerinden haftalar geçmişti; biraz daha kabullenmişti artık.

"Gerçekten çok üzgünüm," dedi Lavanta, başını kaldıramadan, gözlerine bakamadan.

"Sen niye üzülüyorsun ki? Senin bir suçun yok. İştahını kaçırmak istememiştim."

"Benim babam da..." dedi, yutkunup zorlukla devam etti, "bu sistemin bir parçası."

Alphard sessizce başını salladı.

"Yani aslında tüm bu para, bu lüks yaşam, o kanlı sistemden geliyor," dedi Lavanta, duygusal bir sesle. Bunu itiraf etmek onun için hiç kolay değildi. "Ben aptal değilim, Alphard," dedi, sesi titreyerek. "Ana Arşiv'de duymamam gereken şeyler duydum. Babamın çalışma odasındaki ekranlarda görmemem gereken şeyler gördüm. Ve tüm bunların bedelini kimlerin ödediğini biliyorum." Derin bir nefes aldı. "Ve bundan nefret ediyorum."

Gerçek bir vicdan azabı çekiyordu; bunu görmek Alphard'ın tüylerini diken diken etti. İki karşıt dünyanın insanlarıydılar, ama şimdi aynı sırrın ve sisteme duydukları aynı nefretin gölgesinde, garip, tehlikeli bir bağ filizlenmeye başlamıştı aralarında.

End of chapter

11 comments