Yıllar, o evin içinde sessiz ve ağır adımlarla geçti. Ali, artık bebek değil, etrafa merakla bakan, neşeli, parlak gözlü bir anaokulu çocuğu olmuştu. Dışarıdan bakıldığında, her şey normaldi: Anne, baba ve çocuk. Ama içerideki dünya, Ali'nin taşıdığı isim yüzünden ikiye bölünmüştü. Ali, Cemil'in bir kez bile kucağına alıp oynamadığı, parka götürmediği, "Canım kızım" demediği bir çocuktu. Cemil, kızının her başarısını, her gülüşünü görmezden geliyordu. Ona "Kızım" demek yerine hep o tuhaf, soğuk isimle sesleniyordu: "Ali." Bu ismin her telaffuzunda, Cemil, kaybettiği oğluna duyduğu özlemi ve kızına duyduğu haksız öfkeyi dışa vuruyordu. Nermin Teyze de aynıydı. Ali’nin pembe elbiseleri, saçındaki tokaları hiç görmüyordu. Onu, mavi pantolonlarla, kısa kesilmiş saçlarla hayal ediyordu. Torununun doğum günü yaklaştığında, diğer çocuklar prenses kostümleri isterken, Nermin Teyze, "Ali'ye yeni bir futbol topu alalım," diyerek herkesi şaşırtıyordu. Ali'nin bu iki kutuplu hayatındaki tek sıcak liman Elif'ti. Elif, kocasının ve kayınvalidesinin soğukluğuna inat, kızını sevgiyle, şefkatle büyütüyordu. Ali'nin uzun saçlarını örüyor, ona masallar anlatıyor, "Sen benim Ali'm değil, benim küçük kızımsın," diyerek ona gerçek kimliğini fısıldıyordu. Ancak Ali büyüdükçe, isminin tuhaflığını fark etmeye başladı. Anaokulunda, arkadaşları ona tuhaf bakışlar atıyordu. "Senin adın neden Ali?" diye sormuştu bir gün, sınıfın en meraklısı olan Can. "Ali, erkek adı. Sen kızsın." Küçük Ali'nin kafası karışmıştı. "Annem öyle istedi," diye mırıldanmıştı. "Ama baban sana hiç Ali diyor mu?" Ali eve geldiğinde, o soruyu annesine sordu: "Anne, benim adım neden Ali? Ben neden erkek adı taşıyorum?" Elif'in kalbi sıkıştı. Kızıyla ilk kez bu gerçeği konuşacaktı. "Canım," dedi. "Baban ve babaannen, sen doğmadan önce senin erkek olacağını düşünüyordu. Onlar sana çok benzeyen birine bu ismi vermek istiyordu." "Yani ben onlar gibi değil miyim?" diye sordu Ali, sesi titreyerek. Elif, kızını sıkıca kucakladı. "Hayır! Sen tam da olman gereken kişisin. Sen bir kızsın. Ve bu isim..." Elif bir an duraksadı. "Bu isim, seni onlara hatırlatan bir gölge... Ama sen o gölge değilsin. Sen parlak bir ışıksın." O gün, Ali sadece adının sırrını değil, ailesi tarafından istenmeme gerçeğini de öğrenmişti. Geceleri uyumadan önce, aynaya bakıyor, saçlarını topluyor ve kendi kendine fısıldıyordu: "Ben Ali değilim, ben bir kızım." Ama gerçek dünya, bu fısıltıyı duymuyordu. Bir gün Cemil, işten eve geldiğinde, oturma odasında Ali'nin pembe elbisesiyle oyuncak bebekleriyle oynadığını gördü. Beklediği sinir patlaması geldi. "Ne yapıyorsun sen?" diye gürledi. "Ne bu saçmalık? Neden kendini böyle gülünç hale getiriyorsun?" Ali, babasının sert sesi karşısında donup kaldı. "Oynuyorum baba..." "Hayır, oynamıyorsun!" diye bağırdı Cemil. "Sen Ali'sin! Sen güçlü olmalısın! Sen... sen böyle şeyler yapmamalısın!" Cemil, öfkeyle odayı terk ederken, Ali'nin minik kalbi kırılmıştı. O an anladı ki, ailesinin sevgisini kazanmanın tek yolu, ait olmadığı bir isimle, olmadığı bir kişi gibi davranmaktı. Ali, o günden itibaren pembe elbiseleri dolabın en arkasına itti. Okul bahçesinde bile, adı her söylendiğinde, etrafındaki bütün çocuklar bir anlığına susuyor, sonra kıkırdamaya başlıyordu: "Kız Ali!" Ali, yedi yaşındaydı. Ve hayatı, daha şimdiden, bir ismin gölgesinde, dışlanmanın ilk acı tohumlarıyla büyüyordu.
Chapter 3
1 isim 2 dünya
End of chapter
0 comments
No comments on this chapter yet. Write the first one.