Skip to content

AETHER

Chapter 6 · 4 min read

AETHER

Chapter 6

KIRIKLAR

Kütüphanenin o eski, ahşap kapısının gıcırtısı boş odada yankılandığında, koridordaki florasan lambalarından biri cızırdayarak söndü. Dışarıdaki asit gibi gri yağmur, pencerelere daha sert vurmaya başlamıştı.

Ayak sesleri kapının tam önünde durdu.

**Hüseyin**, Nehir’i yavaşça kendi arkasına doğru çekti. Gözü, kapının altındaki boşluğa takıldı. Muhammet haklıydı; dışarıdaki ışık koridordan odaya doğru vuruyordu ama kapının altındaki gölge içeriye değil, koridora doğru, yani ışığın geldiği yöne doğru **ters** uzanıyordu.

Kapı yavaşça açıldı. İçeri giren, İktisat bölümünden herkesin simasını uzaktan bildiği, gözlüklü, sırt çantalı sıradan bir öğrenciydi. Adı galiba Görkem’di. Ama Görkem’in yüzünde hiçbir mimik yoktu. Göz kapakları kırpılmıyordu. Bize doğru baktı ama göz bebekleri sabitti, sanki arkamızdaki duvara odaklanmış gibi boştu.

**Varlık (Görkem'in Sesiyle):** "Emanetler..." dedi. Sesi Görkem’e aitti ama arkasından, derinden gelen boğuk bir cızırtı, sanki bozuk bir hoparlörden yükselir gibi yankılanıyordu. "Zamanı ve mekanı kirletiyorsunuz. Mal sahibi uyanmadan önce, o mor ışığı geri vermelisiniz."

### İlk Refleks ve Ağır Bedel

**Salih**, İklim’in önünde bir duvar gibi dikildi. Korttaki o ani zaman sıçramasından sonra burnu hala sızlıyordu ama içgüdüleri hareket etmesini söylüyordu. "Kimsin lan sen? Ne emaneti, ne mor ışığı?" diye bağırdı.

Varlık, cevap vermek yerine çok ani, bir insanın yapamayacağı kadar hızlı bir şekilde Salih'e doğru atıldı. Elini uzattığında, parmaklarının ucundan siyah, dumanı andıran gölge uzantıları fırladı.

**Nehir** çığlık attı. O an gözleri daldı; kafasının içinde 10 saniye sonrasının görüntüsü belirdi: Salih o gölgeye dokunduğu an çürümeye başlayacaktı. "Salih, dokunma! Geri çekil!" diye bağırdı. Ama Salih çoktan yumruğunu savurmuştu.

Salih, Nehir’in uyarısıyla havada yumruğunu durdurmaya çalıştı ama ivmesini alamadı. Tam o siyah duman eline değmek üzereyken, midesine o ölümcül kramp tekrar girdi. Beyninin arkasına bir çivi çakıldı. Gözlerini kapattı, açtı.

Dünyayı **3 saniye** geriye sarmıştı. Varlık daha yeni kapıdan içeri adım atıyordu.

Salih acıyla inleyerek iki büklüm oldu. Burnundan bu sefer daha koyu, neredeyse pıhtılaşmış bir kan kütüphane halısına boşaldı. "Hüseyin... Durdur şunu... Ben bittim..." diye acıyla fısıldadı, dizlerinin üzerine çökerken. 3 saniye geri alma hakkını ardı ardına kullanmak kalbini durduracak gibiydi.

### Zamanı Kilitlemek

Hüseyin, Salih'in yere yığıldığını ve varlığın tekrar aynı hızla üzerlerine hamle yapacağını gördü. Analitik zihni saniyeler içinde ihtimalleri eledi. "Kaçacak yer yok," diye düşündü. İçindeki o soğuk, durdurulamaz gücü serbest bıraktı. Gözlerini varlığa dikti ve içinden *"Dur"* dedi.

***ŞRAK!***

Kütüphanedeki zaman bıçak gibi kesildi. Pencerelere vuran yağmur damlaları havada kristal gibi asılı kaldı. Varlık, eli havada, Selahattin’e doğru uzanırken bir heykel gibi dondu.

Dünya **2 saniyelik** bir mutlak sessizliğe gömülmüştü.

**Hüseyin:** "Enes! Arka kapı!" diye bağırdı. Dünyada sadece kendisi ve zihinsel olarak ona bağlı olan Nehir hareket edebiliyordu. Ama Hüseyin de bu gücün bedelini ödemeye başlamıştı; şakaklarındaki damarlar şişmiş, kulaklarından incecik bir kan sızmaya başlamıştı. Bütün vücudu kaskatı kesilmişti, sanki kendisi de donmak üzereydi.

2 saniye bitti. Zaman büyük bir gürültüyle geri aktı. Yağmur camlara vurdu, varlık hamlesini tamamladı ama hedefinde kimse yoktu.

### Enes’in Nefesi ve Kaçış

Ekip, Hüseyn'in kazandırdığı o 2 saniyede odanın arkasındaki kilitli yangın çıkış kapısına doğru hamle yapmıştı. Ancak kapı zincirlenmişti; okul yönetimi güvenlik gerekçesiyle burayı kapatmıştı.

**Enes:** "Çekilin!" diye bağırdı. Derin bir nefes aldı. Ciğerlerini tamamen hava ile doldurduğu an, vücudundaki atomların frekansı değişti. Kalbi göğüs kafesini patlatacak gibi atarken, ellerini kapının sert demir kilitlerinin ve zincirlerinin üzerine koydu.

Enes'in elleri, zincirin içinden bir hayalet gibi geçti. Kapının arkasındaki asma kilidi içeriden kavradı ve kilit mekanizmasını mekanik olarak geriye doğru büktü. Ama nefesini tuttuğu her salise, akciğerleri asitle yıkanıyor gibi yanıyordu. Gözleri kan çanağına döndü.

***ÇIT.*** Zincir yere düştü. Enes kapıyı itip kendini dışarı, yağmurun altına atarken acıyla öksürmeye başladı; ağzından hafif bir kan kokusu geliyordu. "Açtım... Koşun!"

### Cansu’nun İlk Atışı

Ekip yangın merdivenlerinden aşağıya, kampüsün arka bahçesine doğru fırladı. İklim, Salih'in koluna girmiş, onun burnunu silmeye çalışıyordu. Hüseyin ise sendeleyen Nehir’i tutuyordu.

Ancak yangın merdiveninin altına indiklerinde, karşılarına iki "öğrenci" daha çıktı. Onlar da aynı o donuk, ifadesiz yüzlerle ekibin üzerine yürüyordu. Gölgeleri, arkalarındaki duvara ters bir şekilde tırmanıyordu.

**Cansu**, en arkadaydı. Sağ elindeki o hidrolik basınç artık dayanılmaz bir boyuta ulaşmıştı. Eğer o enerjiyi salmazsa, kendi kolu içeriden patlayacaktı. "Bana bakın!" diye bağırdı öne fırlayarak.

Sağ elinin işaret parmağını öndeki varlığın göğsüne doğru doğrulttu. Parmağının ucu çatladı, derisi yarıldı ve içerideki o kalsiyum bazlı organik mermi namluya sürüldü.

***GÜM!***

Kütüphane bahçesinde küçük bir patlama sesi yankılandı. Cansu’nun elinden fırlayan o organik çekirdek, öndeki varlığın tam göğsünün ortasına isabet etti. Mermi o kadar güçlüydü ki, varlığın göğsünü delip arkasındaki beton duvarda patladı.

Varlık geriye doğru savruldu. Cansu ise acıyla dizlerinin üzerine çöktü. Sağ kolu tamamen uyuşmuştu, parmak ucu kanıyordu ve vücudundaki tüm glikoz, tüm enerji çekilmiş gibiydi. Görüşü bulanıklaştı. "6 dakika..." diye mırıldandı acıyla. "6 dakika boyunca bir daha yapamam..."

### Korkunç Gerçek: Çoğalma

Ancak sevinçleri çok kısa sürdü. Muhammet, gözlerindeki o parlak mavi ışıkla yere serilen varlığa baktı ve dehşet içinde bağırdı:

**Muhammet:** "Hayır... Hayır, vurmamalıydın! Cansu, vurmamalıydın!"

Cansu'nun mermisinin açtığı göğüs yarasından kırmızı insan kanı akmıyordu. Oradan, asit gibi koyu, siyah bir sıvı yere sızıyordu. Ve o sıvı toprağa değdiği an, köpürmeye başladı. Saniyeler içinde, o siyah sıvıdan iki küçük, çocuk boyutunda, ama çok daha hızlı ve yüzleri olmayan yeni gölge varlıklar şekillenmeye başladı.

Yaratık, ölmemişti. Çoğalmıştı.

**Muhammet:** "Koşun! Kampüsten çıkmalıyız. Öldürdükçe daha da çoğalacaklar. Onların adı... Onlar bu dünyanın 'Kırıkları'. Ve bizi tamamen kuşatmadan buradan gitmeliyiz!"

Ekip, arkalarında çoğalan o siyah gölgeler ve vücutlarındaki ağır hasarlarla, yağmurun altında kampüs kapısına doğru koşmaya başladı. Güçleri tükeniyordu, süreleri kısıtlıydı ve düşmanın nasıl öleceğini henüz hiçbiri bilmiyordu.

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.