Sahaf köşesindeki o cesur "Hazırım" itirafından sonra, günler sanki Deniz’e inat daha yavaş akmaya başladı. Ya da onlar zamanı bükmenin bir yolunu bulmuşlardı.
Hemen sevgili olmadılar. Deniz içten içe korkuyordu; kalbini tamamen açarsa gitmenin imkansızlaşacağını biliyordu. Bu yüzden adını koyamadıkları, ama her saniyesi elektrik yüklü bir flört dönemine girdiler.
Umut, her gün Deniz’in kaldığı kütüphanenin ya da kafenin önüne küçük, adsız notlar bırakıyordu. Bir gün notta sadece bir şarkı adı yazıyordu, ertesi gün ise Deniz’in bir gece önce bahsettiği bir felsefi kitabın altı çizili bir cümlesi. Telefonlaşmak yerine bu eski usul kur yapma biçimi, ikisini de dünyanın geri kalanından koparıyordu.
Birlikte şehri keşfediyorlardı. Deniz, Umut’un yanında daha önce hiç gülmediği kadar güldüğünü fark etti. Bir akşamüstü, köprü üstünde yürürken rüzgar Deniz’in saçlarını yüzüne savurduğunda, Umut durdu. Elini usulca Deniz’in yüzüne yaklaştırdı, parmak uçları Deniz’in tenine değdiğinde ikisinin de içi titredi. Umut saçları düzeltti ama elini Deniz’in yanağından hemen çekmedi. "Seni daha önce tanımış olmayı o kadar çok isterdim ki," diye fısıldadı Umut. Deniz gözlerini kaçırdı. "Şimdi tanıyorsun ya..." dedi hafifçe. "Yetmiyor," dedi Umut, gözlerinin içine bakarak. "Bana birkaç hafta yetmez Deniz."