Skip to content

𝑯𝒐𝒍𝒅 𝑴𝒚 𝑯𝒂𝒏𝒅 (𝑚𝑖𝑛𝑠𝑢𝑛𝑔)

Chapter 8 · 6 min read

𝑯𝒐𝒍𝒅 𝑴𝒚 𝑯𝒂𝒏𝒅 (𝑚𝑖𝑛𝑠𝑢𝑛𝑔)

Chapter 8

8.Bölüm: Unutulan sözler

Odanın içine sızan sabahın ilk ışıkları, gece yaşanan felaketin izlerini tamamen örtmeye yetmiyordu. Göğsümde düzenli nefesler alarak uyuyan Jisung’un yüzündeki o huzurlu ifadeye baktım bir süre. Birkaç saat önce ölümle burun buruna gelmemiş gibi, kollarıma sığınmış dinleniyordu. Onu sarsmamaya çalışarak yataktan yavaşça sıyrıldım ve üzerime siyah bir gömlek geçirip düğmeleri ilikleyerek aşağı indim.

Bodrum kattaki koca deliğin etrafı adamlarım tarafından geçici olarak kapatılmış, ekstra olarak güvenliği arttırmak için evin bahçesine onlarca adam yığmıştım. Seungmin salondaki koltukta elinde bir fincan kahveyle bekliyordu. Beni görünce doğrulan Seungmin, "Panzehir tam anlamıyla işe yaradı, ateşi düştü. Bacağındaki dikişleri de zorlamadığı sürece birkaç güne toparlar," dedi.

"Teşekkür ederim Seungmin. Sen olmasaydın..." Sözümü tamamlamama izin vermeden elini kaldırdı. "Bunu geç Minho. Asıl mesele Chan ve Hyunjin. Ne yapacaksın?"

"Chan bana o şerefsizi getireceğine dair söz verdi. Ama o sözlerin ne kadar çabuk unutulduğunu ikimiz de çok iyi biliyoruz," dedim, sesimdeki buz gibi ton salonu kaplarken. tam o sırada dışarıdan bir fren sesi duyuldu. Belimdeki silaha elim giderek kapıya yürüdüm.

Kapıyı açtığımda karşımda duran kişi Chan değildi. Felix’ti.

Gözleri endişe ile parlıyor , elleri titriyordu. Arkasında duran Chan ise başını öne eğmişti. Felix beni görür görmez öne atıldı. "Minho... Jisung nasıl? Doğru mu duyduklarım? Hyunjin... Hyunjin gerçekten ona zarar mı verdi?"

"İçeri girme bile Felix," dedim kapıyı biraz daha kapatarak. "Abin ve o çok sevdiğin sevgilin çizgiyi aşalı çok oldu. Jisung içeride, bacağında dikişlerle ve vücudundaki zehrin kalıntılarıyla uyuyor."

Felix’in gözlerinden yaşlar boşanırken Chan’a döndü ve öfkeyle göğsüne vurdu. "Hani her şey kontrol altındaydı?! Hani Jisung’a asla dokunulmayacaktı?! Bana verdiğiniz sözler neredeydi Chan?!"

Chan hiçbir şey söylemedi. Yüzündeki suçluluk ifadesi her şeyi özetliyordu. "Unutulmuş sözler..." diye fısıldadı Felix, sesi kırgınlıkla titreyerek. "Geçmişte birbirimize verdiğimiz, koruyacağımıza dair yemin ettiğimiz her şeyi bir kalemde sildiniz. Söz verdiniz... Madem tutamayacaktınız neden söz verdiniz?.."

O an anladım; Hyunjin’in hırsı sadece Jisung’un canını tehlikeye atmamış, arkasında bıraktığı herkesin bağlarını da koparmıştı.

"Hyunjin nerede Chan?" diye sordum, silahımı kılıfından çıkarmadan hemen önlerinde durarak.

Chan derin bir nefes aldı. "Eski depoda. Kendini kilitledi. Kimseyle konuşmuyor, Felix’in bile yüzüne bakamadı. Aklını kaçırmış durumda Minho. Jisung'u bu hale getirirken ne düşünüyordu bilmiyorum ama şu an bu yaptıklarından daha korkunç şeyler planlıyor olabilir..."

"O depoya gidiyoruz," dedim soğukkanlılıkla. "Bu iş bugün burada bitecek."

"Minho, lütfen..." Arkamdan gelen o zayıf sesle irkildim.

Jisung, hırkasına sarınmış bir halde, duvara tutunarak koridorun başında duruyordu. Yüzü hâlâ solgundu ama gözlerindeki kararlılık netti. Bacağını zorlamamaya çalışarak yanıma kadar geldi. Felix onu görür görmez koşup kollarını Jisung’a sardı. "Çok özür dilerim Jisung... Çok özür dilerim, onun adına ben özür dilerim..."

Jisung, Felix’in sırtını hafifçe patpatladı. "Senin bir suçun yok Lixie. " Sonra bakışlarını Chan’a ve ardından bana çevirdi. "Minho... Ben de sizinle geliyorum."

"Saçmalama sincabım!" dedim hızla yanına gidip belinden tutarak. "Sen ayağa bile kalkmamalısın. Hem şu an bile burada değl yatakta olman gerekirdi. O adama yakınlaşmayacaksın. O depo onun mekanı. Sağı solu belli olmaz seni tekrar teklikeye atamam."

"Hayır Minho," dedi Jisung, gözlerimin içine bakarak. "Geçmişte bana verilen ama tutulmayan o sözlerin hesabını ben de sormak istiyorum. Hyunjin beni o sandalyeye bağladığında 'Eski dostumsun' demişti. Sözlerini ona ben hatırlatmak istiyorum. Benim onunla bir alakam olmadığını da... Beni engellemene izin vermeyeceğim."

Sertçe yutkundum. Kararlılığını biliyordum, engellemeye çalışsam bile kendi imkanlarıyla peşimden gelecekti. "Tamam," dedim pes ederek. "Ama arabadan bir adım bile uzaklaşmayacaksın. O lanet olasıcayı kedi yavrusu gibi ensesinden tutup sana getireceğim. Seungmin, sen de bizimle geliyorsun.

....

Hazırlandıktan sonra iki arabayla depoya doğru yola çıktık. Yol boyunca Jisung elimi bir an bile bırakmadı. Parmakları arasındaki sıcaklık, içimdeki intikam ateşini dizginleyen tek şeydi.

Deponun önüne geldiğimizde kasvetli havanın ağırlığı üzerimize çöktü. Kapıdaki paslı kilitler kırılmıştı. İçeri adım attığımızda, büyük ve karanlık alanın ortasında tek bir sandalyede oturan Hyunjin’i gördük. Elindeki bıçakla oynuyordu ama bizi görünce elleri duraksadı.

Hyunjin başını kaldırdığında gözlerindeki boşluğu gördüm. Onu daha önce böyle gördüğümü hatırlamıyordum. Genelde deli gibi her şeye gülerdi.

Başını genelde yaptığı gibi ağır ağır ve neredeyse korkutucu bir şekilde yana eğdi. Elindeki bıçağı birkaç kez tehditkar bir şekilde çevirdi.

"Seninle işim bittiğini mi sanıyordun ha? Daha yeni başlıyoruz." Bende onun gibi başımı yana eğdim. Sesim depoda yankılandı.

"Benden intikam almak uğruna Jisung'un ölebileceğini bile bile yaptın bunu. Biz yıllar önce işimizle alakası olmayan kimseye özellikle de Felix ve Jisung'a asla zarar vermeyeceğimize dair söz vermemiş miydik? Ne çabuk unuttun."

Hyunjn arkasına daha da yaslandı. "Eğer amacım onu öldürmek olsaydı şu an nefes almazdı emin ol."

"Yine de ona zarar verdin" diye kükredim, belimdeki silahı çekip doğrudan Hyunjin’in alnına doğrultarak. "Eğer birkaç dakika daha gecikilseydi Jisung yoktu! Senin o lanet hırsın yüzünden bir can gidecekti!"

"Minho...Minhoo. Yıllardır hiç değişmeyen bir sorunun var ve bu sen her seferinde altüst etmemi sağlıyor. Öfken." Hyunjin başını kaldırdı, gözlerindeki ifade neredeyse içimi ürpertecekti. Felix öne çıkıp Hyunjin’in tam karşısında durdu. "Sana son kez inanmıştım Hyunjin," dedi Felix, yüzündeki hayal kırıklığı her şeyden daha ağırdı. "Ama sen geçmişimizi de, bizi de bir hiç uğruna sattın. Söylesene ben senle nasıl aynı hayatı paylaşırım bu saatten sonra?."

Hyunjn in gözlernde birkaç saniyeliğine bir duygu geçti. Kaybetme korkusu. Sevdiği tek insanın onu terk etmesi korkusu. "Lix bu senin işin değil. Yaşanacaklara tanık olmanı istemiyorum. Çık depodan. Lütfen..." Felix ne kadar tereddüt etse de bir süre sonra kapıdan çıktı.

Ben silahımı yavaşça indirdim ama gözlerimi Hyunjin’den ayırmadım. "Evet sadece üçümüz kaldığımıza göre artık asıl oyuna başlayabiliriz.) Hyunjin in yüzüne o pis sırıtış yerleştiği an içimi berbat bir his kapladı. kötü bir şey olacağı kesindi. "Ne saçmalıyosun yine. Ne oyunu?" "Bom oynayacağız Min..." Hyuncin kahkaha attı ve cebinden geröek bir zamanlayıcılı bomba çıkardı.

Chan ile aramızda sanyelik bir bakışma oldu "Hyunjin şaka mı bu. O lanet şey bıraksan nasıl olur" Hyunjin tekrar güldğ ve bir butona bastı. "Bütün depoya patlayıcı döşedim. Size bir soru sorucam eğer bilemezseniz hepimiz patlarız." Tekrar kahkaha attığında gerildim. "Söyleyin bakalım buradan hangimiz sağ çıkacak" Bir adım öne attım ve "Saçmalama. Bırak şunu"

"Hmmm...Yanlış cevap. Geri sayım başlasın. Beş...Dört" Hyunjin saymaya başladığı anda hiç düşünmeden çıkışa doğru koşmaya başladım. "CHAN BU DELİ YALAN SÖYLEMİYOR KAÇ!" Kolşar adımlarla kendimizi depodan attığımızda Chan kapının hemen önünde duran Felix i Sıkıca kavrayıp geri çekti. Kulakları sağır edici derecede yüksek sesle yankılanan patlama sesleriyle beraber deponun bütün duvarları yanmaya hatta bağzıları eski olduğu için yıkılmaya başladı. Hyunjin içeriden çıkmamıştı. Felix delicesine ağlıyor ve Hyunjinin adını bağırarak Chan'ın kollarından kurtulup depoya gitmeye çalıştı ama gücü yetmedi. Şaşkınlık,adrenalin ve adlandıramadığım duyguların karışımıyla depoya bakıyordum. Sanki bütün dünyanın sesleri bir anda susmuştu. Elimdeki silah çoktan kayıp yere düşmüştü. Chan'a baktığımda gözünden düşen bir damla yaşı gördüm. Felix zaten çoktan perişan olmuştu bile. Depo artık tamamen yıkılınca Hyunjin'in artık çıkmayacağının ağırlığı hepimizin üzerine çöktü. .... dakikalarca orada dikildik. arabaya döndüğümüzde havadaki sessizlik boğucuydu. Felix hala hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. " SÖZ VERMİŞTİ! ÖLMEYECEKTİ!" Felix in sesi içimi parçalıyordu. Evet bir söz vermiştik. Bu yolda ölmeyecek sevdiklerimizi yalnız bırakmayacaktık. Artık her şey için çok geçti....

End of chapter

0 comments

No comments on this chapter yet. Write the first one.