Kaya, insanların yüzlerini hatırlayamıyordu.
Bu, onun için yıllardır değişmeyen bir gerçekti. Bir insanın gözlerinin rengini, gülüşündeki küçük ayrıntıyı, kaşlarının şeklini zihnine kaydedemiyordu. Karşısındaki kişi birkaç dakika önce konuştuğu biri bile olsa, başını çevirdiği anda yüzü onun zihninde silik bir gölgeye dönüşüyordu.
Yüz körlüğü, yani prosopagnozi, hayatının her alanında ona eşlik eden sessiz bir engeldi.
Ama Kaya bunu bir zayıflık olarak görmüyordu.
İnsanları başka şeylerden tanımayı öğrenmişti.
Seslerden.
Kokulardan.
Yürüyüşlerinden.
Takılarından.
Ve özellikle kıyafetlerinden.
Birinin her gün taktığı saat, tercih ettiği parfüm, ayakkabısının çıkardığı ses… Bunların hepsi Kaya için birer kimlikti.
Otuz yaşında, kendi şirketinin başında olan Kaya, bu yüzden kalabalık ortamlardan mümkün olduğunca uzak dururdu. İnsanların birbirine karıştığı toplantılar, davetler ve kalabalık restoranlar onun için yorucuydu.
O akşam da yalnızca biraz hava almak için şirketten erken çıkmıştı.
Caddede yürürken yağmur yeni dinmişti. Kaldırımlar hâlâ ıslaktı. Sokak lambalarının sarı ışığı, su birikintilerinin üzerinde titriyordu.
Kaya telefonuna bakarak yürürken bir anda biriyle çarpıştı.
Elindeki kahve bardağı yere düştü.
— Özür dilerim!
Kadının sesi telaşlıydı.
Kaya başını kaldırdı.
Yüzünü göremedi.
Ama o anda başka bir şey dikkatini çekti.
Boynundaki kolye.
İnce, gümüş renkli bir zincirin ucunda küçük, zarif bir kolye vardı. Işık vurdukça hafifçe parlıyordu.
Kaya gözlerini o kolyeden ayırmadı.
— Ben dalgındım, dedi kadın. Gerçekten özür dilerim.
Kaya hafifçe gülümsedi.
— Sorun değil.
Kadın eğilip yere düşen kahve bardağını almak istedi. Kaya da aynı anda uzanınca elleri birbirine değdi.
İkisi de bir an durdu.
Kadının eli sıcaktı.
Kaya elini çekti ama nedense o kısa temasın etkisi geçmedi.
— Sanırım kahvenizi mahvettim, dedi kadın.
— Kahve yeniden alınabilir.
— Peki ya bu?
Kadın boynundaki kolyeyi tuttu.
— Bunun yerine yenisini bulmak biraz zor.
Kaya ilk kez dikkatle kolyeye baktı.
— Güzelmiş.
Kadın gülümsedi.
— Annemindi.
Kaya o gülümsemeyi göremese de sesindeki sıcaklığı duydu.
— O zaman daha da güzelmiş.
Kadın birkaç saniye sustu.
Sonra elini uzattı.
— Alev.
Kaya onun elini tuttu.
— Kaya.
Alev'in parmakları elinden ayrıldığında Kaya, nedense o anın biraz daha uzun sürmesini istedi.
— Dansa yetişmeye çalışıyordum, dedi Alev. Tango dersi veriyorum. Ama sanırım bugün biraz geç kaldım.
— Tango mu?
— Evet.
Kaya, karşısındaki kadının sesinde ilk kez belirgin bir heyecan duydu.
— Seviyor musunuz?
— Bayılıyorum. Tango biraz garip bir şey. İki insan birbirini tanımadan bile aynı ritmi paylaşabiliyor.
Kaya başını hafifçe eğdi.
— İnsanları tanımak sizin için kolay mı?
Alev gülümsedi.
— Hayır. Bence kimseyi tanımak kolay değil.
Bu cevap Kaya'nın hoşuna gitmişti.
Normalde böyle bir konuşmanın birkaç dakika içinde bitmesini beklerdi. Fakat Alev'in yanında zaman garip bir şekilde yavaşlıyordu.
Yağmurun ardından cadde sakinleşmişti.
Alev saatine baktı.
— Dans dersine gerçekten gitmem gerekiyor.
Kaya, nedensiz bir cesaretle sordu:
— Bir kahve içmeye vaktiniz var mı?
Alev ona baktı.
Kaya onun yüzünü yine seçemiyordu. Sadece saçlarının omuzlarına düştüğünü ve üzerinde koyu renkli, zarif bir ceket olduğunu fark edebiliyordu.
— On dakika, dedi Alev.
On dakika, o akşamın başlangıcı oldu.
---
Küçük bir kafeye girdiler.
Pencerenin kenarındaki masaya oturdular.
Alev sıcak çikolata istedi. Kaya ise sade kahve.
Konuşmaya başladıklarında on dakikanın nasıl geçtiğini ikisi de fark etmedi.
Alev ona tangodan bahsetti.
İnsanların dans ederken birbirlerine güvenmeyi öğrenmelerinden, bazen tek bir bakışın bile uzun bir konuşmadan daha fazla şey anlatabileceğinden söz etti.
Kaya dinliyordu.
Onu dinlemek kolaydı.
Alev'in konuşurken kolyesine dokunması, cümlelerinin arasında kısa kısa gülmesi, heyecanlandığında ellerini kullanması Kaya'nın dikkatini çekiyordu.
Kaya ise ona kendi hayatından bahsetti.
Şirketinden, yoğun çalışma temposundan, insanlarla arasına koyduğu mesafeden…
Bir noktada Alev sordu:
— Hep böyle misiniz?
— Nasıl?
— Mesafeli.
Kaya birkaç saniye düşündü.
— İnsanlara güvenmekte zorlanıyorum.
Alev fincanını masaya bıraktı.
— Belki de insanlara değil, yüzlerine güveniyorsunuzdur.
Kaya sustu.
Alev bunu nereden bilebilirdi?
— Neden öyle söylediniz?
— Bilmiyorum. İçimden geldi.
Kaya ilk kez, yüzünü göremediği bir kadının kendisini bu kadar iyi anlayabildiğini hissetti.
Saatler ilerledi.
Alev dans dersini çoktan kaçırmıştı.
İkisi de artık bunun farkında değildi.
Kafeden çıktıklarında hava serinlemişti.
Alev üşüyünce Kaya ceketini çıkartıp onun omuzlarına bıraktı.
— Üşürsünüz, dedi Alev.
— Ben alışığım.
Alev ceketin yakasını tuttu.
— Güzel kokuyor.
Kaya gülümsedi.
— Siz de güzel kokuyorsunuz.
Alev başını eğip güldü.
O an Kaya'nın içinde uzun zamandır hissetmediği bir şey oldu.
Merak.
Alev'in yüzünü merak etti.
Nasıl güldüğünü görmek istedi.
Gözlerinin nasıl baktığını bilmek istedi.
Ama bunu ona söylemedi.
Çünkü yıllardır alıştığı bir şeyi ilk kez başka birine anlatmak istemiyordu.
Alev'in bilmesine gerek yoktu.
O gece, bir yabancıyla yürüdüğünü sanıyordu.
Oysa Kaya için Alev artık yabancı değildi.
Onu kolyesinden tanıyordu.
Yolun sonunda Alev durdu.
— Güzel bir akşamdı, dedi.
— Evet.
— Belki tekrar görüşürüz.
Kaya'nın kalbi bir an hızlandı.
— Belki.
Alev birkaç adım uzaklaştı.
Sonra geri dönüp ona baktı.
Kaya, yine yüzünü seçemedi.
Ama boynundaki kolyeyi gördü.
Küçük gümüş kolye, sokak lambasının altında parladı.
— Hoşça kal, Kaya.
— Hoşça kal, Alev.
Ve Alev gitti.
Kaya ise arkasından bakakaldı.
O gece eve döndüğünde aklında tek bir şey vardı:
Kolye.
Alev'in yüzünü hatırlayamıyordu.
Sesini hatırlayabiliyordu.
Kokusunu hatırlayabiliyordu.
Dokunuşunu hatırlayabiliyordu.
Ama yüzü…
Yüzü zihninde yoktu.
Kaya bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyordu.
Ertesi gün onu bulmaya çalıştı.
Gittiği kafeye tekrar gitti.
Aynı masaya oturdu.
Aynı saatte aynı caddeye çıktı.
Ama Alev yoktu.
Günler geçti.
Sonra haftalar.
Kaya, Alev'i bulmak için elindeki bütün imkânları kullandı.
Tango kurslarını araştırdı.
Dans stüdyolarına gitti.
Onu tarif etmeye çalıştı.
Ama tarif edemiyordu.
Çünkü Alev'in yüzünü hatırlamıyordu.
Sadece kolyesini hatırlıyordu.
Küçük, gümüş bir kolye.
Yıllar boyunca Kaya'nın zihninde Alev'in yüzü yerine o kolye yaşayacaktı.
Ve Kaya, o kadını bulmak için yıllarını harcayacaktı.
Çünkü bazı insanlar hayatınıza yalnızca bir akşamlığına girer.
Ama o tek akşam, bütün hayatınızı değiştirir.
Kaya'nın hayatında da Alev böyle olacaktı.
Bir tesadüf olarak başlayacak…
Ve yıllar süren bir arayışa dönüşecekti.
