Akademi dedikleri yer dışarıdan bakınca tam bir saray yavrusuydu ama bizim üçlünün buradaki fiyakalı mermerlerle falan işi yoktu.
"Oğlum burası ne kadar büyük lan? Yemekhanesi nerededir bunun, açlıktan öleceğim yeminle. Açık büfe değilse olay çıkartırım."
Hinata’nın sesi bütün avluda yankılandı. 1.80 boyu, kapı gibi omuzları vardı ama kafadaki o cırtlak turuncu saçları ve yüzündeki şapşal sırıtış yüzünden etraftaki çıt kırıldım asilzadeler ona uzaylı görmüş gibi bakıyordu.
Eva abisinin koluna girip burnunu kıvırdı. "Aynen ya, tatlıları güzelse sıkıntı yok. Eğer dandik bir şey çıkarsa sırf sesimle buranın camını çerçevesini indiririm, biliyorsun."
Aria ise elleri cebinde, bir adım arkalarından geliyordu. Yüzü mahkeme duvarı gibiydi. Derin bir nefes alıp gözlerini devirdi. "Kesin sesinizi ya. İki dakika rahat durun. Buraya beleş yemek yemeye ya da millete sarıp bela aramaya gelmedik. Kafanızı öne eğin, yürüyün işte."
Aria dışarıdan bunlara sürekli fırça kayıyor gibi görünse de gözü hep üzerlerindeydi. Yetimhaneden beri birbirlerinin pisliğini temizlemişlerdi, şimdi saraylılar var diye kardeşlerini ezdirecek hali yoktu.
Avluda üstü başı altın, gümüş işlemeli üniformalarla dolu bir sürü tip vardı. Üst rütbedekiler kendi aralarında fısıldaşıp bizimkilere tiksinerek bakıyordu. Derken, arkasına üç beş kişi takmış kibirli bir tip öne çıkıp tam önlerinde durdu.
"Bakın burada kimler varmış," dedi herif, ağzını eğerek. "Kraliçe’nin sokaktan topladığı döküntüler. Sizin gibi tiplere burada Recruit bile demiyorlar olm. Siz bayağı Paslılarsınız. Havayı kirletiyorsunuz"
Hinata herifin boyuna posuna bakmadan o aşırı sevimli, saf gülüşüyle karşılık verdi. "Selam birader. Paslı maslı ayıp oluyor ama. Hem saçına naptın sen ya? Jöleyi fazla kaçırmışsın, kafan kalıp gibi duruyor."
Soylunun suratı bir anda kıpkırmızı oldu. "Sen kimle dalga geçiyorsun lan ucube?!" Elini kılıcının kabzasına attığı an ortam buz kesti.
Eva’nın yeşil gözleri kısıldı, parmakları hafiften titremeye başladı. Ama onun hamle yapmasına fırsat kalmadı. Çünkü Aria’nın sigortası saniyeler içinde atmıştı bile.
Aria'nın parmak uçlarında mavi elektrik kıvılcımları çatırdamaya başladı. O soğukkanlı kız gitmiş, yerine gözü dönmüş bir agresif gelmişti. Gücü kontrol etmekte zorlandığı için şimdiden canı yanmaya başlamıştı ama umurunda değildi.
"Kardeşime ucube demeden önce iki kere düşünecektin lan," diye fısıldadı Aria.
Herif tam ters bir şey söyleyecekken Aria şak diye çizmelerini ayağından fırlatıp attı. Çıplak ayakları taş zemine değdiği an, dünya sadece onun için değişti. Diğerleri için zemin hala taştı ama Aria için o an her yer su göletine dönüştü.
Aria bir saniyede suyun içine daldı, gözden kayboldu. Soylu züppe şaşkınlıkla "Nereye gitti lan bu?" diye etrafına bakınırken, Aria adamın arkasından su yüzüne fırladı. Eğitim kılıcının ucu herifin ensesine saplanmıştı bile. Kılıçtan yayılan şok dalgası adamın bütün vücudunu titretti, tüylerini diken diken etti.
"Bir daha onlara sesini yükseltirsen," dedi Aria, sesi buz gibiydi. "Seni bu avlunun ortasında o fiyakalı üniformana sarar, çiğ çiğ yerim. Şimdi kaybol."
Adam korkudan yutkundu, dizlerinin bağı çözülmüştü. Aria kılıcını çekip elektriği kesti, hiçbir şey olmamış gibi çizmelerini geri ayağına geçirdi. Hinata ve Eva ise arkadan arkadan kıkırdayarak Aria'nın peşine takıldı.
O sırada yukarıdaki balkondan bu hengameyi izleyen biri vardı. 1.90 boyunda, ayı gibi kaslı ama yüzü bebek gibi tatlı olan Prens Aris, Royals pelerinine sarılmış sırıtıyordu. Elindeki küçük bir taşı yerçekimini bükerek havada sektirirken mırıldandı:
"Vay be... Annemin saraya getirdiği kız harbi çatlak çıktı. Bu sene bayağı eğlenceli geçecek."