Ateş ve Şamil, Karadağlı Fındık Tesisleri'nin üst tarafındaki yayla evine vardıklarında, Ateş hemen çevreyi süzdü. Manzara güzeldi ama etraftaki diğer evler, İstanbul'un soyutlanmış lüksünden sonra garip geliyordu.En çok dikkatini çeken ise, tam karşıda duran, tahta panjurları hep kapalı olan eski yayla eviydi.Duyduğuna göre, o evde bir abla ve kız kardeş yaşıyordu. Kızlar hakkında hiçbir şey bilinmezdi; sesleri bile duyulmazdı. Çetin yaylanın keskin soğuğunda, Ateş'in iki korumayla bile zor yapacağı günlük işlerini, iki kardeş zorlanmadan, sessizce hallederdi.Ateş, lüksün merkezinden gelmişti; suyunu bile hizmetçilerinden beklerdi. Şimdi ise karşısında, korkmama lüksü olmayan bir hayat görüyordu.Şamil, Ateş'e iş hakkında bilgiler vermeye çalışıyordu. Masanın bir köşesine kurulu olan devasa televizyon ekranında, Ateş kulaklıkları takmış, kanlı ve aksiyon dolu bir dövüş oyunu oynuyordu. Şamil, adeta duvara konuşuyordu.
"Finansal raporlar stabil, Ateş. Ancak yerel yönetimle olan fındık alım sözleşmelerinde ciddi bir sorun var. Cengiz Bey'in emri, bu sorunun hızla—"
"BİTİRİŞ VURUŞU!" O sırada Ateş'in konsolu, kazandığı dövüşün coşkulu sesini yaydı. Ateş, kafa sallayarak Şamil'i dinlemiş gibi yaptı.
"Anladım. Sen hallet."
Şamil, sinirle nefesini dışarı verdi. Tam o an, camdan bakarken, karşı evden sessizce çıkan ve yavaş adımlarla marketin yolunu tutmaya hazırlanan genç kızı gördü.
"Ben markete gidiyorum," dedi Ateş aniden. Kulaklığını çıkarmıştı.
Şamil'in kaşları şaşkınlıkla kalktı.
"Ne istiyorsan koruma alsın, Ateş. Zaten hava—"
Ateş, Şamil'e döndü. Gözlerinde, Kedi'nin ölümünden sonra ilk kez gördüğü türden, canlı bir merak vardı.
"Hava soğuk. Ben giderim."
Şamil, bu saçma savunmaya şaşkınlıkla baktı
"Zaten hava soğuk diye korumayı önermiştim diyebildi sadece. Mantıksız bir cevap beklemiyordu.
"Neden bana soğuk, ona sıcak mı? Ben giderim."
Ateş, kapıyı hızla çekip, soğuk havaya aldırmadan genç kıza yetişti.Yolda, ikisi de sessizdi. Ateş, sonunda aradaki mesafeyi kapattı.
"Merhaba. Adın ne?"
Genç kız, başını kaldırdı. Gözleri, yayla gökyüzü gibi açık ve kararlıydı.
"Elif. Senin?"
"Ateş. Ateş Karadağlı." Ateş gülümsedi. Sonra ciddileşti. "Buralar çok tekinsiz. Korkmuyor musunuz?"
Elif, yürümeye devam ederken cevapladı.
"Hayır. Bizim korkma lüksümüz yok."
Ateş, duraksadı. Bu cevap, onun kendi hayat felsefesinin yankısı gibiydi.
"O ne demek?"
Elif omuz silkti, bu konuyu kapatmak ister gibiydi.
"Önemsiz bir şey, sadece."
Bunun dışında aralarında hiç diyalog geçmedi. Ateş ve Elif, marketten alacaklarını alıp, sessizliği de yanlarına alarak kendi evlerine dağıldılar. Ateş, eve dönerken geride bıraktığı korkmama lüksü olmayan genç kızı düşünüyordu. Belki de bu yaylada, kendisi gibi hapsedilmiş, ama daha güçlü bir ruhla karşılaşmıştı.

