BÖLÜM 4
"Onun için umudun olmaması, onu ölüme eşlik edebilirdi."
Umay Alpay
Otelden çıktığımız gibi arabalara binmiştik ve Ekin' i eve bırakıp, babamın yanına gitmiştim. Bu esnada, arkamda sürü şeklinde korumalar vardı, hepsi de bir düğün konvoyu gibi tek tek dizilmişti. En önde benim arabam, arkamda da, Gediz Bey' in koruması vardı. Nedenini anlayamadığım şekilde, adamını benim peşime takmıştı. Sanki benim korumalarım beceriksizin teki!
Son sürahat ilerlettiğim arabam ile evin önüne geldiğimde hızımı yavasça düşürdüm ve demirlikin açılmasıyla içeri girdim. Diğer korumalar da benimle birlikte içeri girmişti. Arabadan indim, ayaklarım yerle temas ettiğinde arkamdan da kapıyı kapattım, bana doğru yaklaşan korumaya çevirdim gözlerimi.
Oldukça geniş omuzları, ince denilecek hafif incelikte bir beli vardı. Gülmese bile yanağında derin çukurlar, çıkık elmacık kemikleri ve biçimli dudakları vardı. Saçları dağınıktı, tıpkı Gediz Bey gibiydi. "Gidebilirsiniz, gördüğünüz üzere korumalarım beni çok kolay korudu." Gülümseyerek kurduğum cümleye, alayla dudaklarını kıvırdı.
O an dudaklarının kenarına bir tane yumruk atasım geldi. Fakat kendimi tuttum, kahverengi gözlerinin içine baktım.
"Babanızla konuşacaklarım var," dedi biraz daha gülümseyerek. "sizi koruma gibi bir derdim yoktu, maalesef." Hafifçe omzunu omzuma çarptırarak eve doğru yürüdüğünde, dudaklarım aralık kalmış, dehşet içinde omzumun üzerinden ona bakakalmıştım. O da omzunun üzerinden bana döndüğünde göz kırpıp, biraz daha gülümsedi ve eve girdi.
"Geri zekalı!" diye sessizce çığırdım kendime engel olamayarak. Daha bugün tanıdığım adamı, henüz bugünden gebertmek istiyordum ve bu pek de imkansız gibi görünmüyordu.
Babamla ne konuşacağını merak ettiğim için arkasından ben de eve girdim. Onun, merdivenlerden çıkıp babamla görüştüğünü ve hemen ardından da eve girdiğini gördüm. Bu sefer, kanımda dolaşan kan öfkeli değil, aksine meraklıydı.
Arkalarından içeri girmeyi es geçtim. Bu babamı öfkelendirebilirdi. Zaten babam, aklından ne geçerse bana anlatmadan bir gün dahi geçiremezdi. Bu yüzden içim rahattı.
Odama girdiğim gibi arkamdan kapıyı hızlıca kapattım, üzerimde ki elbiseden bir an önce kurtulmak istiyordum. Bu yüzden gardırabon önüne geçtim, gündelik kıyafetlerimden siyah pantolonum ile beyaz boğazlı kazağımı aldım. Olduğum yerde elbiseden kurtulduğum gibi gardıraptan aldıklarımı giydim, saçlarımı düzeltip odamdan çıktım. Elbisenin yerde olması umrumda değildi... 'Birazcık' dağınıktım!
Babamın kapısının önünde durduğumda, içeriden gelen sesleri duymaya çalıştım. Ne dediklerini ne kadar anlayamasamda, Gediz Bey' in korumasının konuştuğunu anlayabiliyordum. Olabildiğince tane tane, yavaş ve sesini yükseltmeden konuşuyordu.
Kendimi bir adım daha ilerletip kapıya iyice yasladığımda, söylenenleri duymaya çalıştım. Çok sessiz konuşuyorlardı! Babam bana ne kadar söyleyecek olsa da, şuan merakımdan ölmek üzere olduğumu hissedebiliyordum.
Kulağımı biraz daha kapıya yasladığım esnada, kapı içeri doğru açılmıştı... Büyük bir hızla pek sevgili (!) korumanın üzerin çuvallandığımda, beni kollarımdan tutup, kendi bedeninden uzaklaştırdı. Elleri hâlâ kollarımdayken, kahverengi gözleri gözlerimdeydi, dudakları şaşkınca ve biraz da alayla aralanmış, kenarı kıvrılmıştı. "Kapı dinlemek?" diye mırıldandı benim duyabileceğim bir sessizlikte. Babam beş adım kadar arkamızda duruyordu.
"Ş...şey ben babama bir şey soracaktım, kapıyı açacakken siz açtınız..." Tabii ki inanmamıştı ama aklıma da başka bir yalan gelmemişti. Daha fazla babamın gözü önünde onunla dip dibe durmadım, zaten geri zekalı bir insanla dip dibe duracak kadar da aptal değildim. Bir kaç adım geri çekildim, kollarımı ellerinden kurtarıp, "Çıkıyor muyduzunu?" diye sordum imalı imalı. Zaten babamla ne konuştuklarının merakından ölmek üzereydim, üzerine bir de bunu çekemezdim.
"Çıkıyordum." Alaylı bir şekilde gülümsedi, ama hafifçe. Hafifçe gülümsemesine rağmen yanaklarında çıkan çöküntü ile gözlerim kısa bir süre oralarda oyalandı. Ardından yutkunup, "Sizi geçireyim." diye bir teklifte bulundum. Yanımdan çekip gitmesi, bunu kabul ettiği anlamına geliyordu sanırım?
Babama ufak bir bakış attıktan sonra sevgili Gediz Bey' ciğimizin korumasının peşinden ilerledim. Adam, ne kadar Yeliz Hanım ile Ömür Bey' in evinde de kalsa da, en çok Gediz Bey' e bağlıydı. En çok onunla ilgileniyordu ve en çok onun korumalığını yapıyordu. Gerçi, Gediz Bey' in de fazla korunmaya ihtiyacı yok gibiydi, vücudu bir boxer ile aynı tarzdaydı. Özellikle de karşımda duran koruma... Maşallahı vardı!
Onun geniş sırtını ve omuzlarını kesmeye devam edereken, omzunun üzerinden bana baktığını gördüm. Şirin olmayacak bir gülücük ile ona karşılık verdiğim esnada, tekrar önüne döndü. Kısa süre içerisinde dışarıya çıktığımızda, arabasına kadar yürüdük. "Babamla hangi konu hakkında konuştunuz?" O arabaya binerken, kendimi tutamadan soruvermiştim.
"Önemsiz." Arabaya binip koltuğa yerleşti. Sıradan olmayan kahverengi gözleri mavilerimi keserken, ona kısık gözlerimle baktım, ellerimi, biraz önce kapattığı kapının kenarlarına yasladım. "İlla ki öğreneceğim, Kas Yığını, bu yüzden boş yere havalara atılma." Malım ben, malım! Tam bir malım! Böyle söylenir mi?! Üstelik 'Kas Yığını' da ne demek!
Kaşlarını çatsa da, dudaklarının kenarında oluşan kıvrımı görmüştüm. Gözlerim hâlâ gözlerindeyken, "Anlamadım?" diye fısıldadı. "Ne demek istiyorsun?" Ona boş boş bakarken, aynı boş bakışlarla o da bana bakıyordu.
"Hiç, öyle konuşuyorum işte." Kendimi arabadan uzaklaştırıp, elimi kaldırdım ve küçük bir gülümseme ile parmaklarımı oynattım. "Hoşçakal!"
"Görüşürüz." Arabasını çalıştırıp evden çıkar çıkmaz elimi yüzüme yerleştirdim ve utançla küçük bir çığlık attım. Dengesizin, geri zekalının tekiydim! Aptaldım! Maldım! Nasıl hakaretler varsa, hepsi şuan bendim! Hatta her an!
Daha fazla dışarıda durmadan içeri girdim, merdivenlerden yukarıya çıkıp babamın kapısının önünde durdum. Kapı hafif aralıktı, içeriden ses gelmiyordu. Kapıyı biraz daha ittirdim, başımı çıkarıp içeriye baktım. "Baba..."
Babam, her zaman ki gibi koltuğunu kurulmuş, arkasında camla kaplı duvara bakıyordu. Dışarıda ki manzara ona her zaman iyi gelmiştir, sakinleşmek istediği zamanlarda her zaman orayı izliyordu. "İçeri gel." Sesiyle birlikte bir adım attım, arkamdan kapıyı kapatıp masanın önünde ki küçük koltuklardan birine oturdum.
"Ne konuştunuz o adamla, ne oluyor baba?" Sandalyesini çevirip, bana döndü. Gözleri gözlerimle kesiştiği esnada, derin bir nefes alıp verdi, sandalyeyi masaya biraz daha yaklaştırıp dirseklerini masaya yasladı. "Benden sakladığın bir şey mi var?"
Üzerinde her zamankinden farklı olarak siyah, boğazlı bir kazak, altında da siyah bir eşofman vardı. Ağırmış saçları dağınıktı, mavi gözleri gözlerimde geziniryordu. Yüz olarak ona benzediğimi söyleyebilirdim, huy olarak ikimiz de birbirimizin kenarından geçmiyorduk.
Gözleri hâlâ gözlerimdeyken, soluğunu verdi, yutkundu ve gözlerini arkamızda duran kapıya dikip, "İçeri gir!" diye seslendi. Nereden anlamıştı dışarıda birisinin olduğundan? Nasıl emindi bu kadar? Sorularımın hepsini bir kenrara bıraktım. Asıl soru: Kapıda olan şahıs kimdi?
Sorar gözlerle babama bakarken, o hâlâ kapıya bakıyordu. Daha fazla ona bakmadım, omzumun üzerinden bakışlarımı kapıya çevirdim. Önce kulp indirildi, ardından kapı aralandı. İçeri giren adam ile kalbim boğazında atmaya başlamıştı sanki... Bir süre sessiz kaldım, söyleyeceklerini dinlemek için kendimi hazırlamaya çalıştım.
İçeri giren şahıs, Ekin' in kalbi ile ilgilenen doktordu. Babamın demesine göre, nakil edilecek kalp aranıyordu ve bu ada da dokuları karşılaştırıyor, Ekin ile uygun olup olmadığını değerlendirmeye çalışıyordu. Amacının bundan ibaret olduğunu biliyordum fakat şuan çat kapı buraya gelmesi, bütün kanımı çekmişti, korku dolu gözlerim adama kitlenmişti. "Bir sorun mu var?" Titreyen dudaklarımla sorduğum tek soru buydu.
"Ekin' e uygun bir kalp bulamıyoruz..." Aldığım soluklar boğazımı delip geçiyordu, kalbimde oluşan ufak bir sızıyla gözlerimin önü kararmaya başlamıştı. Nefesim darlanıyordu, zor gören gözlerimi kırpıştırıyordum, adamın söylediklerini dinlemeye çalışıyordum. "Bir çok kalbin dokusunu değerlendirdik, bir çok insanın kalbi... Hepsi ya ölü, ya da canlı. Canlı olanların hiç biri Ekin' in dokusuyla uyuşmuyor..." Söyledikleriyle gözlerimden bir kaç damla göz yaşı düştü ve yanağımda uzun bir yol aldı. Çeneme kadar inen göz yaşını umursamadan, aralık kalan dudaklarımdan soluğumu verdim. Titreyen dudaklarımı harekete geçirdim. "Ölü kalpler, yaşatılamaz mı?" Sorumun saçlamığını aldırmamıştım.
"Hayır," Derin bir nefes alıp verdi adam. Yutkunduğunu ise, harelet eden Adem Elmasından görmüştüm. Gözlerim biraz daha buğulanırken, "Denedik, geri döndürebilmeye çalıştıklarımızı geri döndürdük fakat, Ekin' in dokuları ile uyuşmuyor." Öylece kalakaldım, gözlerim zar zor tekrar babama çevrildiğinde, dudaklarımdan küçük bir hıçkırık koptu. "Baba, daha fazla dayanamaz..." Çıktı dudaklarımdan. Ekin, o küçücük bedeniyle daha fazla dayanamazdı, yaşaması bile bir mucizeden ibaretken, onun için hiçbir umudun olmaması, onun ölümüne eşlik edebilirdi. Benim küçük meleğim, ölecek miydi?
Dolu gözlerim babamın mavilerinin her miliminde geziyordu. Belki de ufak bir hüzün, ufak bir merhamet arıyordu gözlerim... Ama o, en baştan vermişti kararını... Kendi öz kızını, kendi canını, kanını Avcı' ya teslim edecek kadar pis bir adam olarak görünüyordu, ama altında merhamet kırıntısı da arıyordum. Çünkü neden kızının acı çekmemesi için öldürtecekti...
"Çıkabilirsin." Babamın tok sesi ile doktor odadan çıktı, babam ile ikimiz baş başa kaldık. Uzun bir sessizlik oluşmuştu aramızda, uzun sessizliği bozan ise yine babam olmuştu: "Dademin gelen adam, Ekin' in asistanları olarak çalışmalarını istedi. Ekin' in öleceğini biliyorlar, son günlerini mutlu, huzurlu geçirsin diyor."
"Sen ne dedin?" Sesim titriyordu, gözlerimin önü buğuluydu, babamı bile zor görüyordum.
"Ekin, bu akşam öldürülecek, bir şey söyleyemedim." İşte... Bu zaman diliminden sonra, ben yoktum...
4. Bölüm Sonu
Kıymetli zamanınızdan ayırıp, bu bölümde benimle olduğunuz için teşekkür ederim pan>