تخطٍ إلى المحتوى

trahison

الفصل 7 · قراءة 18 دقيقة

trahison

الفصل 7

Gölgeler Arasında

Sarayın soğuk taş koridorlarında yankılanan ayak sesleri, Lea’nın içindeki huzursuzluğu daha da artırıyordu. Her adımında kalbindeki ağırlık biraz daha derinleşiyor, Victor’a karşı hissettikleri giderek karmaşık bir hal alıyordu. Ne zamandır farkındaydı; o sadece görevinde bir engel değil, aynı zamanda hayatında hiç beklemediği bir anlam kazanıyordu.

Günler geçtikçe, Victor’un kendisine olan bakışları değişmeye başlamıştı. İlk başta sadece bir varis, soğuk ve mesafeli bir figür olarak gördüğü adam, artık gözlerinde yavaş yavaş canlı bir insana dönüşüyordu. Victor, Lea’yı sadece bir görev partneri değil, yanında olmak istediği biri olarak düşünmeye başlamıştı. Fakat bunu dışa vurmakta hâlâ tereddüt ediyordu.

Lea, sarayın kıyısında sessizce dururken, arkasından gelen hafif bir tıkırtıyla irkildi. Victor, sessiz adımlarla yanına yaklaştı.

“Lea,” dedi alçak ve kararlı bir sesle, “dışarı çıkalım, biraz yürüyelim. Konuşmamız lazım.”

Lea gözlerini kısarak ona baktı. İçinde yükselen hislerin farkındaydı, ama kalbini korumak zorundaydı. “Yürüyelim,” dedi sessizce.

İkili sarayın arka bahçesine doğru ilerledi. Gecenin serinliği, ikisinin arasındaki havayı biraz olsun yumuşatıyordu.

Victor, derin bir nefes aldı ve gözlerini Lea’ya dikti. “Seni tanıdıkça, görevden öte bir şey hissediyorum. Bu, benim için yeni ve… karmaşık.”

Lea dudaklarını ısırdı. “Biliyorum,” dedi. “Ben de aynı şekilde düşünüyorum ama biz... Biz birer araçtan ibaretiz. Bu hisler bizi zayıf kılar.”

Victor hafifçe başını salladı. “Belki de zayıflık değil, gerçekliktir bu. Sana karşı hissettiklerim gerçek.”

Lea gözlerinde bir damla yaşla karşılık verdi. “Ama bu gerçeklik, babamın ve krallığın çıkarlarıyla çelişiyor.”

İkili, sarayın arka bahçesindeki taş duvarın yanında durdu. Gecenin sessizliği içinde, kalplerinin hızla attığını hissediyorlardı.

Victor yavaşça elini uzattı ve Lea’nın elini tuttu. “Ne olursa olsun, yanında olmak istiyorum. Bu hislerimizi inkâr etmekten yoruldum.”

Lea, gözyaşlarını gizlemeye çalışarak karşılık verdi. “Benim için zor, Victor. Hem görev hem de duygular arasında sıkışıp kaldım.”

“Biliyorum,” dedi Victor, “Ama birlikte gölgelerin arasından çıkabiliriz. Hem sarayın hem de kalplerimizin karanlığında kaybolmamalıyız.”

Lea derin bir nefes aldı. İçindeki savaş devam ediyordu; aşk ve görev, bağlılık ve ihaneti kıyasıya çatıştırıyordu.

O gece, sarayın karanlık bahçesinde iki kalp birbirine biraz daha yaklaştı. Henüz aşık olduklarını tam anlamıyla kabul edemese de, yavaş yavaş birbirlerinin hayatlarında var olmaya başladılar.

Ve gölgeler arasında, sessizce başlayan bu yakınlaşma, çok yakında krallığın kaderini değiştirecek büyük bir fırtınanın habercisi olacaktı.Sarayın gecesinde yürürken, Victor ve Lea arasındaki mesafe yavaşça azalmıştı. Her kelime, her bakış, aralarındaki buzları eritmeye başlamıştı. Ancak Lea’nın aklındaki düşünceler hala karmaşıktı. Babasının emri, krallığın çıkarları, görevlerin ağırlığı... Bunların hepsi, kalbinde büyüyen bu yeni duyguyla çelişiyordu.

Victor, “Lea,” dedi, sesi hafifçe titreyerek, “sana karşı hissettiklerim büyüyor. Her gün senin yanında olmak, seni tanımak... Artık bu sadece bir görev değil, benim için hayatın anlamı.”

Lea derin bir nefes aldı. “Biliyorum, Victor. Ama unutma, biz bir amaç için bir araya geldik. Bu amaç, aşk değil.”

Victor gözlerini ona dikti, “Ama belki de biz bu amacı değiştirip kendi yolumuzu çizebiliriz. Sarayın oyunları arasında birbirimize tutunabiliriz.”

Lea, “İmkânsız,” diye fısıldadı. “Böyle bir hayat için yaratılmadık biz.”

Ama Victor kararlıydı, “Belki de yaratılmadık ama değiştirebiliriz.”

O gece, iki kalp sarayın soğuk taşlarında ısınmaya başladı. Sessizce, yavaş yavaş, gölgelerin içinde saklı kalan bir umut filizleniyordu. İkisinin de bilmediği bir gelecek için...Lea, Victor’un sözleri kulaklarında çınlarken adımlarını yavaşlattı. Sarayın koridorlarında yankılanan sessizlik, onun içindeki fırtınayı daha da büyütüyordu. Gözlerini uzaklara dikti, kendi kendine fısıldadı:

“Bir görevle başladım bu yola. Aşk neyin nesi? Krallık için ne kadar feda edebilirim?”

Victor yanına yaklaştı, hafifçe omzuna dokundu. “Lea, senin bu karanlıkta bile ışığını görmek mümkün. Sana ihtiyacım var, sadece krallık için değil, kendim için de.”

Lea, kalbinde bir yerde bir kıpırtı hissetti ama hemen bastırdı. “Victor, bu iş sadece bizim kalplerimizle ilgili değil. Güç, entrika ve ihanetle dolu. Eğer saparsak yolumuzdan, ikimiz de kaybederiz.”

Victor ona baktı, gözlerinde kararlılık vardı. “Yine de denemeliyiz. Belki birlikte, birbirimize güvenerek…”

Lea başını hafifçe salladı, gözlerinden bir damla yaş süzüldü. “Biliyorum… Ama korkuyorum. Korkuyorum hem kendimden, hem de seni kaybetmekten.”

İkisi de bir an için durdu. Sarayın ağır atmosferi, dışarıdaki fırtınanın uğultusu gibi üzerlerine çökmüştü. Ama o an, kalplerinde beliren o kırılgan umut, gelecekte yaşanacakların sessiz habercisiydi.Victor ve Lea arasında gergin ama bir o kadar da hassas bir bağ kurulmaya başlamıştı. Sarayın ağır duvarları arasında, her adımda birbirlerine karşı hissettikleri çekim, yavaş yavaş gizlenemeyecek kadar belirgin hale geliyordu.

Lea, çalışma odasında babasından aldığı yeni görevleri incelerken, kapı hafifçe aralandı. Victor içeri sessizce girdi, elinde bir kitap vardı. “Bunu senin için getirdim,” dedi.

Lea başını kaldırdı, gözleri onun gözlerine değdiğinde kalbi hızla çarptı. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı.

Victor yanına yaklaştı ve kitabı masanın üzerine bıraktı. “Bu, krallığımızın tarihi üzerine yazılmış. Görevini daha iyi anlayabilmen için faydalı olabilir.”

Lea, ona minnetle baktı. “Böyle düşünmen… önemli.”

İkisi arasında kısa bir sessizlik oldu, sonra Victor yavaşça sordu: “Lea, hiç düşündün mü? Bu yolun sonunda ne olacağını?”

Lea başını iki yana salladı. “Sadece görevimi yapmayı… krallığın iyiliği için elimden geleni.”

Victor gözlerini ondan ayırmadan devam etti: “Peki ya kendin için?”

Lea derin bir nefes aldı, gözlerinde kısa bir hüzün belirdi. “Ben, benim için değil, babam ve halkımız için varım.”

Victor bunu duyduğunda içinde bir şey daha kırıldı ama bir o kadar da güçlendi. Ona dokunmadan önce, “Biliyorum. Ama unutma, sen de önemli, Lea.”

Lea hafifçe gülümsedi. “Teşekkür ederim, Victor.”

O andan itibaren, aralarındaki bağ sadece görevle sınırlı kalmadı; her geçen gün büyüyen, karmaşık bir duygu seli halini almaya başladı.Victor, Lea’nın odasından ayrıldığında içinde tarif edemediği bir sızı vardı. Onunla konuşmak, ona yaklaşmak güzeldi ama aynı zamanda acı vericiydi. Lea'nın gözlerinde taşıdığı kararlılık, onu duvar gibi karşılıyordu. Fakat Victor o duvarın ardında bir şeyler olduğunu sezmişti; belki biraz güven, belki de yıllardır sakladığı incinmiş bir çocuk.

O gece, saray sessizliğe gömüldüğünde Victor odasında yalnızdı. Elinde Lea’ya verdiği kitapla aynı seriden başka bir kitap vardı. Sayfalarını karıştırırken aklı hep onun yüzündeydi. "Beni hiç farklı biri olarak görebilecek misin, Lea?" diye mırıldandı.

Ertesi gün sabah erkenden, eğitim alanında karşılaştılar. Lea, babasının isteğiyle kılıç talimine katılmıştı. Zırh giymemişti ama hareketleri net ve dengeliydi. Victor uzaktan onu izledi bir süre. Sonra kılıcını kuşanıp alana indi.

“Bana rakip olur musun?” diye sordu Lea’ya.

Lea gözlerini kıstı. “Yine mi bir test?”

Victor gülümsedi. “Hayır. Bu sefer sadece senin yanında olmak istiyorum.”

Bu beklenmedik cevap Lea’nın ifadesini yumuşattı. Kılıcını kaldırdı. “O zaman dikkatli ol, Victor. Sert vururum.”

Karşılıklı vuruşlarla başlayan mücadele, kısa sürede bir oyuna dönüştü. Her kılıç darbesi, aralarındaki gerilimi bir nebze azaltıyor, içlerinde bastırdıkları duygular yüzeye çıkıyordu. Bir an geldi ki, Lea bir adım geri çekildi, kılıcını indirdi.

Victor da öyle yaptı. Sessizlik oldu.

“Seninle savaşmak bile kolay değil,” dedi Lea, gülümsemeye çalışarak.

“Seninle olmak hiçbir zaman kolay olmadı,” dedi Victor, sesi daha alçak, daha ciddi.

Lea’nın bakışları onun yüzünde gezindi. Gözlerinde bir anlık şaşkınlık, ardından belirsiz bir duygu belirdi. Bir şey söylemek ister gibi oldu ama sustu. O sessizlikte Victor bir adım attı, sonra durdu.

“Lea, ben senin ne kadar güçlü olduğunu biliyorum. Ama yalnız olman gerekmiyor.”

Bu sözler, Lea’nın yıllardır duymadığı bir sıcaklık taşıyordu. Belki de ilk kez biri, sadece görevleri ya da yükleriyle değil, olduğu haliyle onu görmüştü. Ama o bunu kabul edemezdi. Henüz değil.

Yüzünü uzaklara çevirdi. “Hazırlanmam gereken bir toplantı var. Babam bekliyor.”

Victor başını salladı ama gözlerini ondan çekmedi. “Elbette. Ama… beni beklemen gerekmez. Ben burada olacağım.”

Lea arkasını dönerken içinden geçenleri bastırdı. Görev her şeydi. Ama Victor’un sözleri, aklının bir köşesine kazındı.Lea, Victor’un sözlerini arkasında bırakıp yürürken, kalbinin bir yerinde bir çatlak oluştuğunu hissetti. Alışkın olduğu sertlik ve yalnızlık zırhı, onun sıcak bakışlarıyla ilk kez sarsılmıştı. Ama bu, onun için zayıflık demekti. Zayıflık ise hataya, hata da yıkıma götürürdü. Bunu göze alamazdı. Babasının sözleri hâlâ kulaklarında yankılanıyordu: “Kalbini değil, aklını kullan.”

Sarayın uzun koridorlarında yankılanan adımlarının sesi, içinde yükselen karmaşayı bastırmaya yetmiyordu. Toplantıya girdiğinde babası ve danışmanlar çoktan yerlerini almıştı. Lea, sakin ve dik duruşuyla içeri adım attı. Artık görev başındaydı.

Toplantı, sınırdaki hareketlilikle ilgiliydi. Batı yakasında artan kaçak geçişler, krallığın istikrarını tehdit ediyordu. Lea, bir harita üzerinde konuşulan bölgeyi işaret etti. “Bu bölge Gölge Vadisi’ne çok yakın. Arazinin doğası kaçaklara avantaj sağlıyor.”

Babası başını salladı. “Oraya bir ekip gönderilecek. Seninle birlikte Victor da gidecek.”

Lea’nın gözleri anlık bir tereddütle babasına döndü. “Victor mu?”

“Evet,” dedi kral. “Halk gözünde güçlü bir eşleşme olduğunuzu göstermeliyiz. Sahadaki başarılarınız bu evliliği daha meşru kılacak.”

Lea sessizce başını eğdi. Bu görev artık sadece onun değil, Victor’la paylaştığı bir sahneye dönüşüyordu. Dışarıdan bakıldığında mükemmel bir uyum gibi görünen bu birliktelik, içten içe başka bir çatışma doğuruyordu.

Toplantıdan sonra odasına döndüğünde Victor çoktan kapısında bekliyordu. Onu görünce bir an durdu, sonra başını hafifçe eğerek selamladı.

“Beni beklediğini sanmıyordum,” dedi Lea.

Victor gülümsedi. “Sana söylediğimi unuttun mu? Buradayım.”

Lea kapısını açtı, içeri girdi. Victor da ardından yürüdü. Oda sessizdi, içeriye gün ışığı sızıyor, duvarda asılı duran haritanın üzerine düşüyordu.

“Beraber görev,” dedi Lea, sesi nötr ama içinde belirsiz bir titreme vardı.

Victor yavaşça yaklaştı. “Bu görev başka bir şey olacak. Sadece düşmanla değil, kendi içimizle de yüzleşeceğiz belki.”

“Sen romantik konuşmalar yapmaya mı geldin, yoksa strateji konuşmaya mı?” dedi Lea alayla.

Victor gülümsedi. “Her ikisini de yapabilirim. Ama önce, seni biraz anlamam gerekiyor.”

Lea gözlerini kaçırdı. “Anlaman gereken tek şey bu krallığın iyiliği için ne gerekiyorsa onun yapılacağıdır.”

Victor bir adım daha attı, aralarında neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. “Ve sen... bunu tek başına yapamayacağını ne zaman kabul edeceksin?”

Lea derin bir nefes aldı, ama cevap vermedi. İçindeki duvarları kaldırmaya hazır değildi. Ama Victor’un sesinde, duruşunda ve ısrarında tuhaf bir güven vardı. Belki de yavaş yavaş, çok yavaş, Lea’nın çatlamaya başlayan duvarları arasında bir şeyler filizleniyordu.Victor bir adım geri çekildi ve pencerenin önüne yürüdü. Göl manzarasına bakan camdan dışarı bakarken konuştu:

“Bu krallığın iyiliği için ne gerekiyorsa yapılacaksa, neden hep senin sırtına yükleniyor her şey?” dedi alçak bir sesle. “Hiç düşündün mü bunu?”

Lea karşılık vermedi. Ama içten içe, sorusu zihninde yankılandı. Evet, neden hep o? Neden onun kararları, onun fedakârlıkları, onun sessizliği…?

Victor arkasını döndü, gözleri ciddiydi artık. “Baban sana güveniyor, bunu anlıyorum. Ama ben de sana güveniyorum. Ve bu güven, sadece krallığın selametiyle ilgili değil. Ben... seni tanımaya çalışıyorum, Lea. Gerçek seni.”

Lea kaşlarını çattı. “Gerçek ben diye bir şey yok Victor. Herkesin görmek istediği bir maske var. Benimkini de görevlerim şekillendiriyor.”

“Hayır,” dedi Victor, kararlı bir tonla. “Sen görevlerinden ibaret değilsin. Sen, yalnızca emir alan biri değilsin. Zeki, cesur ve gerektiğinde acımasızsın. Ama aynı zamanda... yalnızsın. Ve ben bu yalnızlığı paylaşmak istiyorum.”

Lea bu kez bakışlarını ondan kaçırmadı. Gözleri, ilk kez bu kadar uzun süre Victor’un gözlerinde asılı kaldı. Bu sözleri beklemiyordu. Belki de duymayı istemediği kadar doğru sözlerdi bunlar.

“Ben duygularla hareket eden biri değilim,” dedi Lea. “Senin gibi konuşamam. Her sözcüğün ardında bir niyet, bir oyun olabileceğini bilirim.”

Victor yaklaştı. Bu sefer bir adım daha cesurca atmıştı. Aralarında tek bir nefeslik mesafe vardı. “Oyun oynayacak kadar küçük hesaplarım yok, Lea. Benim tek isteğim... yanında olmak.”

Bir süre sessizlik oldu. Dışarıda rüzgâr ağaçların dallarını sallıyor, yaprakların arasından gelen uğultu, içerideki gerginliği daha da belirgin hale getiriyordu.

Lea sonunda başını eğdi. “Görev için hazır ol. Sabah erken yola çıkacağız.”

Victor bir şey demedi. Hafifçe başını eğerek onayladı. Gidip kapıyı açtı ama çıkmadan önce arkasını döndü. Gülümsedi. Bu kez daha yumuşak bir ifadeyle.

“İyi geceler, Lea.”

Kapı kapandı. Lea bir süre yerinden kıpırdamadı. İçinde ilk kez bastıramadığı bir şey kıpırdanıyordu. Bir şeyler değişiyordu. Çok yavaş. Ama kesindi.Sabah, şafak henüz ufku yırtmadan önce başladı. Gri gökyüzü hâlâ geceyle mücadele ederken, avluda sadece birkaç kişi sessiz adımlarla hazırlanıyordu. Lea, her zaman olduğu gibi ilk hazır olan kişiydi. Atının eyerini kendi kontrol etmiş, haritasını ve notlarını çantasına yerleştirmişti. Disiplin… En büyük silahıydı.

Victor ise birkaç dakika sonra geldi. Zırh giymemişti, ama üstündeki koyu renkli ceket ve belindeki kılıç ona yeterince ciddi bir hava veriyordu. Lea, ona kısa bir bakış attı.

“Geç kaldın,” dedi soğuk bir ifadeyle.

Victor hafifçe gülümsedi. “Güneş bile doğmamışken bunu gecikme sayman, bana hayli ağır bir başlangıç oldu.”

Lea cevap vermedi. Atına binip dizginleri tuttu. Victor da kendi atına atladıktan sonra sessizce peşine takıldı. Yan yana ilerlemiyorlardı; aralarında birkaç adım mesafe vardı. Ama bu mesafe sessizliği bozamıyordu.

Yolculuk ilerledikçe doğa kendini göstermeye başladı. Orman, sisin içinde uyanıyor; dallar arasından kuşların cılız ötüşleri yükseliyordu. Sessizlik, sadece doğanın sesleriyle bölünüyordu. Ama Victor, sonunda bu sessizliğe karşı koydu.

“Gölge Vadisi’nde seni ilk gördüğümde,” dedi yumuşak bir sesle, “bana bakışın… keskin bir hançer gibiydi. Sanki beni değil, içindeki bir korkuyu kesmeye çalışıyordun.”

Lea, hiç beklemediği bu cümleye yanıt vermedi ama atının adımlarını yavaşlattı. Victor, onun yanına yaklaştı.

“Sana o gün kim olduğumu söylemediğim için özür dilerim.”

Lea başını çevirdi, gözlerinde yavaş bir öfke değil ama tetikte bir dikkat belirdi. “Bu bir oyun muydu senin için?”

“Hayır. Belki de o gün, kim olduğumdan sıyrılıp gerçekten kim olmak istediğimi hissettiğim tek andı.”

Birlikte sessizce ilerlemeye devam ettiler. Sonra Lea, başını hafifçe eğdi. “İnsanlar seni seviyor çünkü sen nasıl konuşman gerektiğini biliyorsun. Güzel cümleler kuruyorsun. Ama ben... bu sözlere alışkın değilim, Victor. Güvenmek bana göre değil.”

Victor gülümsedi. “O zaman seni buna alıştırmam gerekecek.”

Lea gözlerini devirdi ama yüzünde farkında olmadan oluşan bir gölge gibi geçen tebessüm, Victor’un dikkatinden kaçmadı.

Günün ilerleyen saatlerinde bir mola verdiklerinde, Lea haritayı serip yönlerini yeniden kontrol etmeye başladı. Victor, ateşi yakmakla uğraşıyordu. Onu dikkatle izleyen Lea, bu adamın gerçekten de sadece bir prens olmadığını düşündü. Ellerini kirletmekten korkmayan, işin kolayını seçmeyen biri vardı karşısında.

“Sen neden buralardasın gerçekten, Victor?” diye sordu birden.

Victor başını kaldırdı. “Seninle olmak için.”

“Hayır, bunu değil. Görev için... Krallık için. Neden böyle bir yolculuğa çıktın?”

Victor birkaç saniye düşündü. Sonra dürüstçe konuştu. “Çünkü bu toprakların geleceğiyle ilgili kararları verirken sadece saray duvarlarının içinden bakmak istemiyorum. Bazen anlayabilmek için orada bulunmak gerekir. Hem halkın içinde... hem yanında.”

Lea onun bu sözlerine sessiz kaldı. Ama içten içe, ilk defa Victor’un düşündüğünden daha derin biri olabileceğini kabul etmeye başladı.Sabah ilk ışıklarla birlikte Lea, sessizce gözlerini açtı. Toprak hâlâ nemliydi, hava serin. Hafifçe gerindi, ardından yanına baktı — Victor hâlâ uyuyordu. Yüzünde bir çocuk saflığı vardı; sarayda gördüğü o keskin, ihtiyatlı bakıştan eser yoktu. Lea'nın dudaklarında istemsiz bir tebessüm belirdi. Ama hemen ardından yüz ifadesi ciddileşti. Bu duygulara yer yoktu.

Ayağa kalktı. Sessiz adımlarla nehrin kenarına ilerledi, yüzünü yıkadı. Soğuk su, onu biraz kendine getirdi. Dönüp baktığında Victor uyanmıştı, oturmuş, ona bakıyordu.

“Nehrin sesi insanı uyandırıyor,” dedi Victor uykulu bir sesle.

“Benim adımlarım daha sessizdi,” dedi Lea. Sonra ona küçük bir ekmek parçası uzattı. “Yolda azık bulmak kolay olmayacak. İdareli ol.”

Victor uzanıp ekmeği aldı, teşekkür etti. Sessizlik içinde kahvaltılarını yaptılar. Ardından eşyalarını toplayıp yola koyuldular.

İki saat sonra patika daraldı, ağaçların gövdeleri sıklaştı. Lea önden ilerlerken, ansızın durdu. Eli hemen hançerine gitti.

Victor da hemen arkasında durmuştu. “Ne oldu?”

“Sus,” diye fısıldadı Lea.

Ormanın derinliklerinden hafif bir çıtırtı gelmişti. Sadece bir hayvan olabilirdi… ama Lea’nın içgüdüsü farklı bir şey söylüyordu. Yavaşça çömeldi, gözleri çevreyi tararken toprağın üstündeki küçük, düzgün ayak izlerini fark etti.

“Biri geçti buradan,” dedi kısık sesle. “Ve yakın zamanda.”

Victor eğilip izlere baktı. “Asker çizmesi değil bu.”

“Hayır. Daha hafif. Belki de casus. Belki izci.”

Victor’un yüzü gerildi. “Peki bizi fark etmiş olabilir mi?”

Lea başını salladı. “Sanmam. Ama ihtimal varsa bile yolumuzu değiştirmeliyiz. Bu güzergâh artık güvenli değil.”

Victor başını salladı. “Sana güveniyorum.”

Lea durakladı. Bu söz, beklediğinden fazla şey ifade etmişti. Victor’un ona güven duyması, onu sadece bir görev ortağı olarak değil, bir insan olarak kabul ettiğini gösteriyordu. Kalbinde bir kıpırtı hissetti, hemen bastırdı.

Yeni yolu seçip ilerlediklerinde sessizlik hâkimdi. Ama artık gerilim yoktu. Aksine, aralarındaki bağ daha görünür hâle gelmişti. Victor, birkaç adım arkasından yürürken gözlerini Lea’nın sırtına dikmişti. Güçlüydü. Kararlıydı. Ama bir an için duraksasa, Victor onun düşmesini engellemeye hazırdı.

Öğlene doğru bir açıklığa ulaştılar. Tam geçecekleri sırada Victor, kolunu uzatıp Lea’yı durdurdu.

“Bekle.”

Lea kaşlarını çattı. “Ne—”

“Tuzağa bak.”

Gözleriyle yere işaret etti. Çimenlerin arasında dikkatle gizlenmiş ince bir tel. Birkaç adım atsalar, bir bubi tuzağı devreye girecekti.

Lea dikkatle eğildi, teli inceledi. “Bu profesyonel işi. Bizi izliyorlar.”

Victor gözlerini çevreye gezdirdi. “Geri mi dönsek?”

Lea başını iki yana salladı. “Hayır. Onlar bizi bu yöne çekmek istediyse, geri dönmemizi bekliyor olabilirler. Şimdi bizi ne kadar iyi tanıdıklarını da test etmeliyiz.”

Victor, onun yanında diz çöktü. “Yani... ne yapıyoruz?”

Lea’nın gözleri kısıldı. “Av olmaktan çıkıyoruz. Biz onları izleyeceğiz.”

Victor hafifçe gülümsedi. “Senden korkmalıydım galiba.”

Lea, kısa bir bakışla cevap verdi. “Zaten korkman gerek.”

Ve işte o anda, Victor’un içinde bir şey kırıldı. Lea’yı ilk kez bir tehdit olarak değil, hayran olunacak biri olarak görmüştü. Savaşı, aklı, kararlılığı — hepsi onu hem güçlü hem de tehlikeli kılıyordu. Ama işte bu yüzden, ona yaklaşmak istiyordu. Tam da bu yüzden, kalbi kendi isteği dışında bir bağ kurmaya başlamıştı.Lea, tel tuzağın üzerindeki ince düğümü çözdü. Victor sessizce etrafı gözetliyordu. Orman, sessizliğin ortasında tehlikeyi fısıldıyor gibiydi.

“Bu tel, kuzeyli izcilerin işine benziyor,” dedi Lea alçak sesle. “Eğer öyleyse, bu sadece bir tuzak değil. Bir sinyal. Biri tetiklenince yerimizi öğrenmek için kurmuşlar.”

Victor eğildi. “Peki bunu bozarsak… iz bırakmış olmaz mıyız?”

Lea başını salladı. “Ama bu iz onların sandığı gibi olmayacak.”

İnce bir dal parçası alıp dikkatlice teli çekti. Sistem, beklenen gibi çalıştı. Birkaç metre ilerideki ağaç dalından aşağı bir işaret fişeği fırladı — kırmızı renkte.

Victor irkildi. “Bu… işaret mi verdi?”

“Evet. Ama şimdi yön değiştireceğiz. Bizi doğudan bekleyecekler. Biz batıya sarkacağız. Ormanın o tarafı daha sarp ama iz bırakmamız zorlaşır.”

“Yolun tehlikeli olması mı, takip edilmek mi?” dedi Victor.

Lea bakmadan cevap verdi: “Tehlikeyi göze alırım. Takip edilmek daha kötüdür.”

Yola koyuldular. Ağaçların arasında ilerledikçe arazi zorlaştı. Kayalarla, eğimli patikalarla mücadele ettiler. Victor birkaç kez kaydı ama Lea her seferinde onu tuttu. Göz göze geldiklerinde, artık kelimeye gerek kalmıyordu. Aralarında sessiz, görünmeyen bir bağ oluşmuştu.

Öğleden sonra gölgeler uzamaya başladığında, kayalık bir çıkıntının üstüne vardılar. Lea diz çöktü, eliyle Victor’a eğilmesini işaret etti. Aşağıda üç kişi görünüyordu. Asker değillerdi ama üzerlerinde sade, kirli kıyafetler vardı. Ellerinde kısa kılıçlar, dizlerinde ok tulumları… ve biri, ağaçlara dikkatlice bir şeyler yerleştiriyordu.

“Gözlemciler,” dedi Lea. “Bizi buradan geçtiğimizi varsayıyorlar. Diğerleri çevrede olabilir.”

Victor gözlerini kısıp inceledi. “Onlar mı bizi izliyordu?”

“Muhtemelen. Ama tek başlarına değildirler. Biri yönlendiriyor olmalı. Bu kadar sistemli çalışıyorlarsa, bu emirle olur.”

Victor gözlerini Lea’ya çevirdi. “Peki şimdi ne yapacağız?”

Lea duraksadı. “Onları geçersek, yeniden izleniriz. Bu sefer doğrudan izlemeye başlarlar. Ama onları oyundan çıkarırsak…”

Victor anlamıştı. “Birini yakalamamız gerekiyor.”

Lea başını salladı. “Evet. Konuşturmak için.”

Victor yavaşça kılıcını çekti. “Ben dikkatlerini dağıtırım. Sen çemberden yaklaş.”

Lea şaşkındı. “Bu riskli.”

“Senin planına güveniyorum.”

Ve böylece Victor, dikkatlice kayaların arasından inmeye başladı. Dalları kırmadan, ayak sesini bastırarak… ama bir an sonra bilerek bir çalılığın arasına daldı. Gürültüyle irkilen üç izciden biri hemen okuna davrandı, diğerleri doğrulup sesin geldiği yöne yöneldi.

İşte o an, Lea fırsatını gördü. Çemberi daralttı, en sonda kalan adamın arkasından sessizce yaklaşıp hançerinin sapıyla onu başından vurdu. Adam yere düştü. Lea hemen ağzını kapadı, yere bastırdı.

Victor da o sırada diğer ikisini meşgul ediyordu. Kısa bir çatışmadan sonra, iki izci hızla geri çekildi. Victor’un yüzünde küçük bir sıyrık vardı ama durmadı. Hızla Lea’ya yöneldi.

“O biri kaçtı mı?” diye sordu nefes nefese.

“Önemli değil,” dedi Lea. “Birini yakaladık.”

Yerde yatan izci inliyordu. Lea, elindeki ipi çıkardı, adamı bağladı. Sonra gözlerini ona dikti. “Şimdi,” dedi soğuk bir sesle, “Konuşacaksın. Yoksa seni bu ormanda gömerken hiç vicdan azabı duymam.”

Victor ona baktı. Sesindeki ton, gözlerindeki kararlılık… Bu Lea farklıydı. Düşmana karşı acımasız, ama doğru sebepler uğruna her şeyi göze alan biri.

Ve Victor, bu gölgeli ormanda sadece bir düşmanı yakalamamıştı. Kalbinin yönünü de bulmuştu.Lea, izcinin başına biraz su serpti. Adam bir homurtuyla gözlerini araladı. Etrafına baktı, kıpırdamaya çalıştı ama bileklerine dolanan iplerin onu ne kadar sıkı sardığını fark ettiğinde panik gözlerine yerleşti.

“Ne... ne istiyorsunuz benden?” dedi sesi titreyerek.

Lea çömeldi, gözlerini adamınkine dikti. “Adını söyle.”

Adam suskun kaldı.

Lea hafifçe gülümsedi. “İkincisinde elim daha sert olur. Üçüncüsünde dilini bile aratabilirim. Denemek ister misin?”

Victor biraz geride durmuş, olanları izliyordu. Lea’nın bu tarafına alışmaya çalışıyordu. Soğukkanlı, hesapçı, sorgulamayı oyun gibi oynayan hâli, onun için hem ürkütücü hem de etkileyiciydi. Bu kadının içinde neler sakladığını merak etmeye başlamıştı.

Adam gözlerini kaçırmadan cevapladı. “Adım Daron. Gözcüyüm sadece. Ne yapıyorsam, emirle yapıyorum.”

“Kimden emir alıyorsun?”

Sessizlik. Adam dudaklarını ısırdı. Gözleri korkudan doldu ama ağzını açmadı.

Lea bir hançer çıkardı. Ucunu adamın yanağına hafifçe bastırdı. Kan akmadı ama tehdit yeterince netti.

“Kim?”

“Sirren…” diye fısıldadı adam.

Lea bir an durdu. Victor kaşlarını çattı. “Sirren mi? O sadece bir tüccardı, değil mi?”

Lea başını iki yana salladı. “Sadece görünen kısmı. Onun ismi çoktan birkaç gizli belgede geçmişti. Demek orman gözcülerini de kullanıyor.”

“Ne için?” diye sordu Victor.

Lea adamın gözlerine tekrar baktı. “Söyle. Nereye gidiyordunuz? Neyi gözlüyordunuz?”

Daron nefes nefese kaldı. “Kervanı bekliyorduk… Kuzeyden gelen. İçinde evraklar, mühürler varmış. Bir mektup… Sancağı değiştirtecek kadar güçlüymüş. Sirren, onu bizzat teslim alacakmış.”

Victor’un gözleri büyüdü. “Mühür… Kraliyet mührü mü?”

Lea sessiz kaldı. Kalbinde bir şey kıpırdadı. Bu mektup, krallığın iç düzenini değiştirebilecek bir sır taşıyorsa, bu yalnızca politik bir mesele değil; aynı zamanda Victor'un varisliğini, hatta taht üzerindeki hakkını da tehdit edebilirdi.

Lea ayağa kalktı. “Bu mektup ellerine geçmeden önce o kervanı bulmamız gerekiyor. Ya da…”

Victor sözünü tamamladı. “Ya da krallık bizim sandığımızdan daha derin bir ihanete bulaşmış olabilir.”

Lea, ipleri çözmedi. Daron'u bir ağaca bağladılar, ağzını tıkadılar ve onun verebileceği daha fazla bilgi kalmadığına kanaat getirdiklerinde, yeniden yola koyuldular.

Yol boyunca Victor birkaç kez Lea’ya baktı. O artık yalnızca görevini yapan biri değildi gözünde. Sırrı taşıyan, mücadeleden kaçmayan ve karanlıkla gözünü kırpmadan savaşabilen biri olmuştu.

“Lea?” dedi Victor, beklenmedik bir yumuşaklıkla.

Lea ona baktı, “Evet?”

“Sana güveniyorum. Gölgelerin arasından geçerken seni izlemek, kendimi yolda kaybetmediğimi hissettiriyor.”

Lea durdu. O an, söyleyeceği çok şey vardı. Ama onun yerine sadece başını eğip, “Ben de sana,” dedi sessizce.

Ve o anda, içlerindeki en sessiz bağ bir parça daha kuvvetlendi.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.