تخطٍ إلى المحتوى

THE RİVAL

الفصل 2 · قراءة 32 دقيقة

THE RİVAL

الفصل 2

Son Karar

Ay da boğuşuyordu. O da inlemek, sesini çıkarmak; bir tepki vermek istiyordu. Bu, onun için vazgeçilmez bir arzuydu. Bu arzuya sahip olmak, ışığını boyuna estirebilmesine eş değerdi.

Çığlıklar, duvarların ötesine, somutsuzluğu geçmek istercesine var olmuşlardı. Ama onları, kimse duymuyordu. Robin'i kimse duymuyordu. Ay, onun yanındaydı ama sadece göğün üstündeydi, parlıyordu. Duruyordu öylece, izliyordu Robin'in ruhunun derinliğini. İzlemek... en iyi verebildiği cevaptı.

Doğanın en iyi verebileceği cevaptı izlemek. Ve Robin, buna da alışmak, alıştırmak zorundaydı kendine.

Yoksa, elini uzatamayacak ve iliklerine kadar hissedemeyecekti huzurun kollarını. Onun için, huzurun varlığı sadece harflerden oluşuyordu, sayfaların arasında görürdü o kelimeyi. Ona sahip olamazdı, çünkü kendini bile duyamıyordu.

Ona ait olmak, huzurun en diplerine kendini kapatmak için şu an kendi aydınlığını karanlığa boyamak zorundaydı.

Ve belki de ilk defa siyah bir belirsizliğin gövdesinde boğulmak ona bu kadar zevk veriyordu.

🔗

İ

liklerine kadar işleyen soğukluğu, bedeninin alt üst etmesine yardımcı olan her neyse, onu hiç kimseye göstermemek ya da belli etmemek için diş etlerimi sıkmaya ve ellerimin uç tırnaklarını birbirine bastırmaya gayret etmek iyi bir seçenekmiş gibi geliyordu bana.

Nereden geliyordu, neden benimle bir ilişkiye girme kompleksinde bulunmak için çaba sarf ediyordu, bilmiyorum. Hatta onun, gerçekliğe tutunduğunu bilip bilmemekle ilgili çelişki bile yaşıyordum.

Aklımdan çıkmış, ya da psikolojik olarak terlemeye bile başlamış olabilirdim.

Bu bedenden ve bedenimi yöneten aklımdan her şeyi beklemek, daha olasıydı.

Fakat yapabildiğim tek şey diş etlerimi daha da sıkmak oluyordu. Gözlerimi kapatıp beklemek, cazibe katıyordu.

Birazdan gideceğim kolonların üstüne sinilmiş, turşu ile parfüm kokusunun karışıp ahenk oluşturduğu, herkesin gözünün rahatça üzerimde olabileceği o dört duvar ve bambaşka şeylere kapı açabilmeni sağlayabilecek olan yere gitmek istemiyordum.

Çünkü Alonzo'nun her yerde adımı haykıracağını, herkesin sineye çekileceğini; gök, hakimiyetini Alonzo'ya verebilme yetkisinin geldiğine izin verileceği, yavaşça... içinde ruhların yaşadığı bedenlerin benim ağzımdan çıkacak olan sözcükleri dinleyeceklerini bilmek... en korkunç şeydi.

Orada, belki de bitkiler bile kendi yapraklarını dökecek; sesimin her bir karışa, düzgünce, doğrudan doğruya yankılanmasına izin vereceklerdi.
Çünkü belki de hiçbir şekilde böyle bir kararın duyurulacağı, birden fazla eksikliklerin giderileceği ve bir ilk yaşanacağı görülmezdi. Ve de tüm gözlerin, tarihin ve kurumun önünde korkusuzca durup kararı beklemek... benim en son seçeceğim şey olmalıydı.

Ama şimdi ise, mavi ışıkların döküldüğü, yarı karanlık yarı ışığa sahip kutu gibi duvarların arasında o anın gelmesini bekliyordum.

Alonzo'nun adımı yavaşça haykırmasını. Sessizce adımlarımı bir yanı başımda dikilen askerlerden bir ötede atıp titrememeyi. Nefesimin kalıcı olacağı yerleri, hafızamda tutmak için kazımayı ve son kez ruhumu oralardan geçirebilmeyi.

Son kez kendimi özgür bırakabileceğimi bekliyordum. Omuzlarıma yüklenen kanatları son kez çırpabilmeyi bekliyordum.

Derin bir nefes alınca dakikalardır yere eğdiğim başımı sonunda kaldırdım. Kaşlarımın aşağıya çöktüğünü, yüzümün beni kollayan stresten dolayı diğer kabın şeklini aldığını hissedebiliyordum.

Omzumu yavaşça yan duvara yasladım. Onun o dikensi, pürüzlü hattı derimi acıttı; ama bu en son düşünebileceğim bir şeydi. Duvarın o dokusuna rağmen tamamen yaslayınca beni sabırla bekleyen askerlere yüzümü sonunda döndürmüş oldum. Aramızdaki dostane karanlık yine de benim yanımdaydı, mimiklerimi kimseye göstermeme konusundaki kararlılığı sayesinde şükran duydum.

Kimsenin beni bu halde görmemesi en iyisi olacak. Birkaç adım ötemdeki askerlerin bile, diye söyledim kendi kendime.

Mavi neon ışıklar, burnumun dibine düşerken nefeslerimi kimseye çaktırmadan kontrol etmeye çalışıyordum. Bu lanet olası askerler yüzünden doğru düzgün bir hareket dahi sergileyemiyordum. Mavi ışıkların arasına da karanlığın girmesi tek büyük bir avantajdı. Nefeslerim, ciğerlerime kaçıp geliyordu oyun oynarcasına.

Askerin birisi bir anda kıpırdayınca gözlerim temkinlice sağdaki adama gitti. Üstündeki beyaz yeleğin yumuşak parçasından bir cep oluşmuştu, kahverengi ve sarı tonlarının hepsi Lopus'a göre dizayn edilmişti ve onun üstündeki sembolü taşıyordu. Adam hızla Lopus sembolüne elini götürünce cebinden bir tuş çıktı. Tuşa bastı ve gri rengindeki tuş mavi tonlarına büründü, içindeki rengini kaybetti. Tuş yavaşça dikdörtgenimsi bir hale giriyordu ve bu hem benim hem de yandaki askerin dikkatini çekmişti.

Aramızdaki mesafe ve karanlık ile aydınlık arası geçişten dolayı, tuşun neye dönüşüp kendinden taviz vermek zorunda kaldığını ne anlayabilmiştim ne de görebilmiştim. İlk defa benliğimin, yani bu karanlığın geçişinin, benden kopmasını ve rahat bırakmasını istemiştim. Çünkü içimde bir merak uyandırmıştı.

Adam, tuşa bir daha basınca metal bir ses yankılandı odacığın içinde. Ve birden duvarlara o metal ses erişebildi sanki. Kafamı aklım karışmış bir halde kaldırırken asker de duvara baktı, duvarın içinden geçip giden, dalgalara meydan okumayı becerebilen sesin kulaklarının içine dolmasına izin verdi.

Duvarın içerisinde resmen kaybolan ses dalgaları kısıldı ve yok oldu. Asker, hiç beklemediğim bir anda bana seslenince karanlığın tarafına geçmekle hükümlü olan duvardan gözümü ayırıp hızla ona baktım. Siyahlığın arasına yerleşen mavilikte gözlerimiz buluşunca sakince, "Aldığımız bildirgemeye göre seni ziyaret etmek isteyen birisi varmış, Robin Aulfdor." dedi. Kaşlarım havaya kalktı.

Duvarın içindeki ses dalgaları ilgimi çekmiyordu artık. Askere şüpheyle bakınca yavaşça yanındaki askere baktı ve onay beklercesine, "Hatta seni burada bekliyormuş." dedi. Onun yanındaki sarı saçlı askere bakınca da kafasını olumlu anlamda salladı.

Bir şey dememe izin vermeden de ikisi hareketlenince, "Sadece beş dakikanız var." dedi soğuk soğuk, dudakları bunu söyledikten sonra taşlaşırcasına bir çizgi halini aldı.

Cebine elini tekrardan attı, gözlerim onun elini takip ediyordu, tekrardan gri rengine dönüşen tuşa elini dokundurması yetti. Tuş ince bir ses çıkarınca içinde olduğumuz bu kutu, titremeye ve kendisini dört parçaya bölmeye başladı. Hem de birden bire.

Kafam hızlıca hareket eden ve birbirinden kopan simsiyah duvarlara gidince şaşkınlıktan ağzım açıldı. Duvarların, her bir oluşan taşı belirmeye, o taşların tüm dış yüzeyleri de belirginleşmeye başlayınca içinde bulunduğumuz aydınlık, mavilikten direkt ışığa dönüşmeye hevesli hale geldi.

Duvarlar birbirinden tamamen ayrılınca askerler iki duvarın arasındaki kocaman boşluğa doğru yürümeye başladılar. Gitmeden önce de taşlaştığına emin olduğum yüzlerini bana bahşetmekten çekinmediler.

Yüzüme gelen devasa ışıklar gözlerimi yakarken ne olduğuna dikkatle bakmaya çalışıyordum. Elimi alnımın üstüne koyunca azıcık da olsun korunmaya çalıştım. Bunu yaparaktan etrafı görebilmeye başlayan gözlerim hafif bir sevince girdi.

Bulunduğum bu zeminde, her bir duvarın benden sadece neredeyse on beş metre uzaklıkta olduğunu ve birbirlerine simetrik halde dizildiklerini fark ettim. Zeminin üç boyutlu kareliği gibi, onlar da öyle yerleşmişti. Sakin, ama yerlerini de bilen duvarlardı, bağımsızlıklarını kazanmanın kıyısından dönmüş gibiydi her biri.

Sanki hem canlı hem de cansız. Hem aitliğini koruyan hem de yavaşça kaybolan sütunlar gibiydiler.

Ayağımı çekinerek önüme atınca gözlerim kısılmıştı etrafımı düzgünce kendi radarıma sokabilmek için. Büyük bir beyazlıkta yüzüyormuşum gibi hissettiğim için bedenim uyuşuyordu, çünkü nereye gitse irislerim sadece beyazlığı kazanan perdeleri görüyordu.

Ve bundan sıkılmak istemiyor gibiydi, her yeri daha da beyaz görmek için gelmişti bu bedene, bu göz çukurlarına. Ve görüyordu da.

Her yer, beyaza aitti. Saflığa. Berraklığa.

Askerlerin hemenden nereye kaybolduklarını içim içimi yiyerek merak ediyordu. Hemenden sonsuz beyazlığa dalmış ve oraya hapsolmuş diye düşünüyordu hayal gücüm. Ona inanmak isteyen kalbim de oy verince beynim mantıklı düşünmenin tek çare olduğunu söylüyordu. Ama ilk defa bir sonsuzluğa tanık olan bu ruhum, cevapsız kılıyordu her şeyi.

Kulağım ses duydu birdenbire. Arka tarafımdan bir adım sesi yükselince kulaklarım bayram etti. Kaşlarım havaya kalktı yeniden.

Arkama dönüp kimin geldiğini görmek istedim hemen, ama belimi çevirdiğim an bir koca beden üstüme atladı. Ellerini boynuma geçirdi, sımsıkı sarılmış bir vaziyette buldum onu. Şaşkınlıktan ağzımdan bir nida kaçtı ama o umursamadan bana daha da sarıldı. Ellerim, havada kalınca daha fazla boşlukta kalmasın, kendi evine yerleşsin diye ben de kim olduğunu bilmediğim kişiye sarıldım.

Kokusu tanıdık gelen bu bedeni bildiğimi fark ettim, yüzüme hafifçe yerleşen gülümsemeye engel olamadan sıkıca sarıldım ona. Bu kutucuktan çıkmama vesile olan bu bedene, beş dakika olsa bile, minnet duydum.

Ellerimi onun belinden yavaşça çekince o da mutlu mutlu benden ayrıldı ve onun siyah gözlüğünün altındaki parıldayan gök mavisi gözleriyle buluştu benim gözlerim. Sonra da utana utana etrafa baktı, benden gözlerini ayırdı, yanağına yerleşen kızarıklık artınca gülmeden edemedim.

"Pardon adamım, bir an boşluğa geldim, atlayıverdim. Kusura bakma." diye mırıldanınca sesli güldüm. Başımı olumsuz anlamda sallayarak, "Saçmalama, sorun değil." dedim. O da güldü benim gibi.

Ama yüzündeki gülümseme birkaç saniye sonra tamamen silindi, onun etkisiyle benim de düşüncelerim yükseldi ve gülümsememi onun gibi sildirdi yüzümden. Gözlerim onun altındaki kirli beyaza dalmışken konuştu, ama gözlerimi hiç çekmedim. "Beş dakikamız var, hatta dört dakika..." dedi. Onaylayaraktan ses çıkardım. Simon da benim gibi başka bir yere çevirdi kafasını. O da düşünmeyi en iyi seçenek olarak görüyordu.

Sükûnet, en büyük yandaşımdı karanlıktan sonra.

"Bir karar duyurulacak bu konseyde, biliyorsun." dedi birden. Kafamı kaldırınca onun hüzünlü bakışlarıyla göz göze geldim, içime işledi bir an, kalbimi soğuttu. Ama bunu belli etmeden bir tepki vermedim. Perdelerinin içindeki parıltı da kaybolmuştu. Buz gibi bir sesle, "Herkes olacak orada. Lopus'taki herkes." dedi. Sonra da dikkatle baktı her bir yüz ayrıntıma. "Belki de... bu karar yüzünden..." boğazını temizledi, gözlerimi kırpmamak için kendimi tutmak zorunda hissetmiştim, çünkü ne söylebileceğini yatarken planladığını sadece ben biliyordum. Ve bunun benim kalbimi ortadan ikiye acımasızca böleceğini de biliyordum.

"Belki de bu karar yüzünden son kez konuşuyor ve son kez bakıyoruz birbirimize." dedi. Gözlerimi kaçırdım istemsizce, dolmak ve yaş taşırmak istediklerini hissettim. Ama bunu Simon'ın önünde yapmak, kendime olan hakaretti. Bir tepki vermeden beyaz zemine odakladım kendimi. Ellerim titremesin diye arka bel tarafımda kenetlemiştim.

Titrek sesiyle devam etti. "Ve bu... bu tarihe yazılacak, Robin. Senin adın her bir tarih kitabında barınacak. Lopus, seni konuşacak, seni yaşatacak sayfalar boyunca."

"Biliyorum." dedim net bir sesle. Gözlerimin her biri de dolabilmeyi başarabilmişti, ama ruhum güllerin üstündeki dikenlere savrulmuş gibiydi, kanamaya başlamıştı. Ona hızla bakınca da serice, "Ve bunu uzun süredir düşünüyorum, bunu tekrardan beynime geçirmene gerek yok." dedim, Simon'dan tekrardan kaçırdım gözlerimi. Onun o hayal kırıklığını yeşerdiren gözlerini üstümde hissedebiliyordum.

Bu acıdan başka bir tad vermiyordu, ızdırap doluydu.

Simon, birkaç saniye boyunca bir şey demeden öylece baktı. Ağzını oynatmaya karar verince de onu dinlemeye hazırlandı kulaklarım. "İki dakika on altı saniyemiz kaldı." dedi sadece, sesi titremişti. Ona bakınca da benim gibi zemini hissizce izlediğini gördüm.

Ona hemenden bir adım atma gereksinimi duydum, ki yaptım da bunu. Üzgün olan sesimle, "Ben öyle demek... istemedim, Simon." deyince kafasını kaldırdı. Tamamiyen muhattap olduğunu görünce sakince, "Seni üzmek istemem, asla. Hem... sen buraya beni görmeye gelmedin mi? Üzgün bir şekilde devam etmek hoş olmaz." deyince Simon suratını astı, gözleri daha da üzüldü.

Simon, kabullenmek istemeyen bir sesle, "Böyle olmak, böyle bir duruma girmek cidden hoşuma gitmiyor." dedi. Kafasını kaldırınca da tekrardan bana doğru hareketlenince ne yapacağını anlayaraktan ona doğru adım attım, bedenlerimiz sarılınca da çenesini omzuma gömdü, gözlerinden akan sıvılar boşaldı, yüzü gerildi ağlamaya başlayarak. Kendimi tutmaya ve Simon'ın yüzünden etkilenmemeye çalışıyordum.

Ağlayarak kısık sesle konuştu. "Orada... a - asla yalnız olmayacaksın. Karar ne olursa olsun..." dedi, biraz dizginleşmek için çenesini biraz daha gömdü, o sırada sıkıca sarıldım ona. Gözlerimi kapattım. Konuşmaya devam etti. "Ne yaşanırsa yaşansın... ben hep buradayım, Robin."

Onun dudaklarından dökülen her bir sözcük, ruhuma işlemişti. Bir parçam eksik olacaktı. İnanmak istemesem de, kalbim bana hiddetle intihar etmek istemediğini söylüyordu.

Simon'ın hiçbir zaman yalan söylemeyeceğini ve benimle olacağını söylüyordu.

İntihar için doğru bir zaman değildi. Bazı şeyleri silmek, gururuna yedirmek için tüm hislerini kalbimle beraber öldürmek doğru değil diye söylüyordu bana.

Ve ben bir seferliğine de olsa, bu cümleleri dinlemeyi seçiyordum.

Bir metal ses her yerde yankılanıp çığır açarcasına inletirken ikimiz de yerimizden zıpladık. Simon'dan hızla ayrılıp daha ne olduğunu kavrayamadan etrafa bakınca ışıkların söndüğünü, taneciklerini karanlığa teslim ettiklerini görünce dolan gözlerim kayboldu. Simon, şaşkınca titreyip de bu beyaz, tümsekli zemine doğru yaklaşan duvarlara bakınca metal ses gittikçe yükseliyordu.

Simon, bana hüzünle bakınca bu siren sesine benzer sesin arasında bağırmaya çalıştı, ağzı oynamıştı ama duyamamıştım. Kanlarımın içerisinde dolaşan bu dalgaların esiriydim.

Duvarlar, berrak beyazdan çökük griye doğru değişiyordu, içim gibi. Doğrulan, meydan okumasına rağmen yenik düşen bu renk cümbüşünün kazananı her zaman en kusursuzu olacaktı. Bu yüzden duvarlar, bir hiçliğe doğru siyahlığa ait oluyordu.

Simon, sürenin bittiğini anlayınca da ağlamaya devam etti, gözlerini benden hiç çekmeden hızla duvarların arasındaki küçülen boşluğa doğru koştu.

O her koşunca, içimde bir bağ daha eksildi. O adım attıkça, benim damarımdaki kan sömürüldü ve yaşanılamaz hale geldi.

En son gördüğüm şey, onun kapaklarından dökülen inci taneleriydi, ve bu benim içimdeki dipsiz denizlere eklenecekti. Bir hazine olarak. Balıkların yeni bir öğünü, bu sefer de Simon'ın benim için akıttığı inci taneleri olacaktı. Denizkızlarını şarkı söyletmeye sevk eden incilere dönüşecekti.

Simon, tamamen hiçliğin içinde kaybolunca gözlerim doldu, onu son kez gören gözlerim.

Ve bu zaman ipliği sırasında oluşmasını en istemediğim şey de Alonzo'nun o boğuk sesini, bu titreyen desibel arasında adımı haykırırken duyulmasıydı.

"Robin Aulfdor, Lopus Konsey Hükümlülüğü'ne olan sayaç başlamıştır."

Kolonların arasındaki boşluk kalmadı; Alonzo'nun o gür sesi, titreyen ve varlıklarını kanıtlamak isteyen duvarları geçti, onları bir hiçe sayarak kulağımı doldurdu.

Duvarlar, zeminle bir bütün halini alınca tüm içerideki aydınlık yerinden söküldü. Ne yapacağımı şaşırmış bir halde oradan oraya gitmeye çalışıyor ve bir yere adım atmak istiyordum, ama duvarlar gittikçe üstüme gelmeye ve zemini delerek onları toz dumana katmaya başlıyorlardı. Zeminin ayak tabanlarımla olan teması yavaşça kesilirken yukarıya onun kalıntıları süzüldü.

Korkuyla yere düşeceğimi ve o karanlığın içinde uçuşacağımı bilmek, ağzımdan bağırtıların kaçmasına sebep oluyordu. Duvarlar ile olan aramdaki mesafe santimlere dönüşürken, bedenim kasılmaya ve boğazımdaki nefeslerim kesilmeye başladı. Mavilikler de ışık da yok oldu, beni terk etti ve üst taban tamamen ortadan kalktı.

Kutu, her saniyede küçülürken daha fazla dayanamayan bedenim ve ciğerlerim yüzünden bağıramamış hale bile gelmiştim, dört duvar arasında sıkışan bedenimden yavaşça sıvı boşalınca da nefesimin ebedi bir ayrılışına tanık olduğumu hisseder gibiydim.

Son nefesim de bu dört duvar arasında kalıp başka tutunacak bir ciğere salınamayacaktı.

Ama ayaklarım yumuşak bir şeyle değindiği an ağzımı açıp nefes alabilecek bir nitelikte olan duruma geldiğimi anladım, delicesine haykırarak vücudumun her bir parçasını bu duvarlardan kurtarmak adına kendimi kastım. Ellerimle önümdeki simsiyah duvarları ittirince avuç içlerimin algıladığı o sert dokusu, dumana dönüştü; yavaşça o sertlik arka plana atılınca korkuyla kapattığım gözlerim açılıverdi.

Nefes nefese etrafa bakınca artık birkaç metrelik kutucuğun içinde olmadığımı ve yumuşak bir tabana sahip olan bir koridorda bulunduğumu anladım.

Buraya nasıl geldiğimi sorgulamak isteyen beynimi pas geçmek zorunda kaldım ansızın, çünkü şu an irislerime tanıdık gelen mavi neon ışıklar tekrardan üzerime dökülmeyi tercih etmişti. Yukarıya nefesimi kontrol etmeye çalışırken baktım, ışığın yukarıdan geldiği barizdi ama tam kaynağı açık değildi.

Biraz daha incelemek isterdim, fakat tam da solumdan gelen adım sesleriyle oraya dikkatimi verdim, az önce bulunduğum üç boyutlu ve bir o kadar da korkutucu olan kutunun içerisindeki askerlerdi, beni orada tek başıma bırakan askerlerdi.

Sarı saçlı asker ile yavaşça göz göze geldiğimizde omuzlarını dikleştirdi ve sanki benim az önce ölümden döndüğümden haberi yokmuş gibi, yanımdan yürüyüp gitti. Yandaki asker ise onu takip ederek soğuk soğuk baktı, o da koridordan devam edince içime büyük bir sinir işleyebildi.

Onlara hızla dönmek için arkama baktığımda bağırdım. "Pardon da buranın neresi olduğunu sorabilir miyim? Konsey'e gitmem gerekiyor!"

İkisi de benden yeterince uzakta olmasına rağmen bağırmamı duydukları an durakladılar. Sarı saçlının yanındaki değişik asker döndü bana doğru, bakışları alev topuna dönüşmeye meraklıydı. Benim gibi bağırarak, "Eğer bizi takip etmen gerektiğini öğrenseydin bunu sormazdın!" dedi, yanındaki sarı saçlı asker ona hayretle dönünce şaşkınlığını gizleyemedi. Sinirle gülmeye başladım.

"Öyle mi diyorsun?" dedim alayla. Asker başını olumlu anlamda salladı, o da benim gibi, "Evet, öyle diyorum." deyince bir adım attım ona doğru aramızdaki mesafeyi etkilemese de. Dişlerimi sıkmaya başlamıştım bile. Sarı saçlı asker yanındakini çaktırmadan uyarırken diğeri hiç de korkusuz görünmüyordu. Başımı biraz dikleştirdim ve, "Sen galiba kiminle konuştuğunu pek idrak edemiyorsun." diye mırıldandım.

"Ayrıca... o odaya beni yerleştirdiğinizden beri hiçbir açıklamada bulunmayan sizdiniz. Benden bir bilgiyi zaten bildiğimi de beklemeniz ayrı bir absürd. Halbuki, dostumun benimle ziyaret yaşayacağını biliyordum sadece." dedim ve eklercesine, "Ve sanıyordum ki, sizin tam da göreviniz beni bilgilendirmekti. Ama bunu gerçekleştirmeyen de sizdiniz." dedim. Önümdeki askerin yüzü beyazlaşınca yüzümdeki gülümseme büyüdü. Keyifle, "Ben bunu... Konsey Üyelerine... söylesem, senin işin biter. Eğer işinden olmak istemiyorsan biraz kelimelerine özen göster." gözlerim, yakasındaki isme gidince daha yeni öğrenebildiğim ismini ekledim. "Olur mu, Benny?" diye bağırınca sinirimin hepsi bir saniyede boşalmış oldu.

Benny denilen askerin yüzü kıpkırmızı olmuşken sarı saçlı asker gülümsememek için kendini zor tutuyordu, Benny hemen yanlarındaki araya doğru gidince sarı saçlı asker gülümseyerek Benny'nin arkasından baktı.

Benle göz göze gelince hemen ciddileşti, ve sakince, "Efendim, isterseniz ben sizi götürebilirim." deyince içimi okuduğunu düşündüm bir an. Kafamı olumlu anlamda sallarken de, "Olur." diye mırıldandım. İçimdekileri böyle boşaltmak iyi hissettirmişti nazaran.

Asker yanıma geldi ve bana yolu göstererek ilerlemeye başladı. Onun arkasından tam zıt yöne doğru gittim. Kaşla göz arasında da onun yakasındaki isme baktım. Liam yazıyordu.

Gözümü çekerken de maviliğin ayrı bir tona büründüğü koridora girmiştik. Etrafı incelerken garip şeylerin yanından geçiyorduk. Tanımlayamadığım eşyalar, sütunlar, yazılar...

"Liam, burası tam olarak neresi oluyor?" diye sordum birden. Liam bana döndü, pişman olan ses tonuyla üzgün gözlerini ekleyerek konuştu. "Üzgünüm efendim, ama ben maalesef bilgilendirme ve basit konular dışında sizinle konuşamam. Alonzo Glian tarafından yasaklandı."

Gözlerinden üzgün olduğu ve çok cevap vermek istediği belli oluyordu, kafamı sorun değil anlamında sallayınca minnet duydu ve en çok korktuğum kapıya vardığımızı göstermek adına durmak zorunda kaldı.

Gözlerim, önümüzdeki metrelerce uzanan kapıya takılıp kalmıştı. Birbirine kenetlediğim ellerim refleks olarak ayrılırken altın ve beyaz renginin bir arada olduğu, kocaman parıldayan bir madde ile kaplanan ve altın harflerle üstte bir cümlenin yazılı olduğu kapıya bakakalmıştım.

Saçırdığı parıltılar beni büyülemeye yetmişti. Sonsuza kadar buraya bakabilir ve bu maddenin yanında kalabilirdim. Cezbedici bir görüntüsü ve kokusu vardı. Burnum ebedi bir kokuyu ortamdan alıyormuş gibi hissettiriyordu bana.

Kocaman, metrelerce uzanan gövdesinin yüzümü kamaştırması yetmezmiş gibi bir de tokmağı altın sarısı olarak boyanmıştı, onun ayrı bir ışığı saçılıyordu. Liam sakince bana döndü ve Lopus'un meşhur cümlesini bana armağan etti. "Talih, yüzünüzü güldürsün ve ışık sonsuza dek arkanızı kollasın."

İçimde sakladığım, kimseye göstermek istemediğim korkuyla baş etmeye çalışırken Liam'a baktım; gitmek istemediğimi, tokmağı açmamamın ve hiçbir yere bakmadan arkaya doğru kaçmamın geç olduğunu anlamak berbat hissediyordu. Karnıma sancı girmişti ve tüylerim diken diken olmuştu.

"Robin Aulfdor!" diye bir boğuk ses yankılanınca alnımdan düşmek isteyen her bir tere ortak olarak düşmek ve yerin içine girmek, çok normal geliyordu bana. Bu ruhumu saklamak, ve bedenimi kimseye göstermemek iyi bir seçenekti. Ama Zaman bana merhaba diyordu, bana bunun mümkün olmadığını göstermesi için selam vermesi yeterdi.

Alonzo'nun adımı bu sefer de her yerde inletmesiyle Liam, benim derdimle anlaşmayı bozdu, elini tokmağa dokundurduğu gibi koskocaman kapı ışıldayarak, gıcırdadı ve açılmaya başladı.

Kendi istekleriyle kapanan gözlerime aldırış etmeden, kapının her yerde gıcırdayarak ve içindeki tüm rutubeti saniyeler içinde bana hediye eden Konsey'i buradan bile hissedebiliyordum. İçimdeki karıncalanan kaslarımı umursamadan, kanımın damarlarımın içindeki dansının bir parçası olmadan gözlerimi sakince açtım.

Adımımı göz kapaklarımı açtığım gibi atmaya başladım, upuzun uzanan ışıldaklı yürüme geçidine girerken aslında Konsey'in çok daha büyük olduğunu o zaman fark edebildim ve dayanılmaz olan çekici özelliği kalbimi yerinden sökecekti.

Hem sağımda hem de solumda olan Lopus halkına bakmamak, onlarla bir temasta bulunmamak için gözlerimi yere eğmiş sakince yürüyordum. Ölüm sessizliği ile parıldayan elmaslar, her yerden fışkıran ışıklar ile altın çizgiler Konsey kolonlarını kuşatmıştı.

Ama bu manzara, belki de en korkunç manzaraydı. Belki de ilk defa bir ışığın bu kadar sönmesini, bir parıltının gömülmesini ve altınların çürüyüp gitmesini istemiştim. Bu isteklerimin hepsi de sadece var olmaktan bir işe yaramıyordu, kalıcı bir şeye bile sahip değildi.

Her bir yanımdan uzanan kolonların yanında iki tane kocaman melek heykelleri vardı, ikisi de birbirinden güzeldi ve küçük ellerinin tuttuğu kovayı usulca yere uzatıyorlardı. Döktükleri su, elmaslara dökülüyor; elmasların üstündeki parıltıları büyütüyordu, beyazlıklara eşlik etmek onların göreviydi sanki. Meleklerin bedenine sarılı taş elbise, sağa ve sola uçuşuyordu.

Belki kovanın içindeki pırıltılar, içime zevk verirdi; ama korkumun ışıldamasına yardımcı oluyordu yalnızca.

Ellerimi sıkarak hızlanınca saniyeler içerisinde Konsey'in kurulduğu özel yere geldim, tüm halkın gözleri benim üzerimdeydi ve nefes alışverişlerimi bile şüpheyle gözlemliyorlardı.

Onları umursamayaraktan başımı sonunda kaldırdım ve beyazın hakim olduğu sütunların üstüne bakınca tamı tamına altı Konsey Üyesini gördüm. Hangi göz bu altı kişiye baksa beyaz bile arkalarında sönük kalacaktı, çünkü yüzleri parıltılarla doluydu, soyut parıltılarla. Gözlerindeki şefkat, yumuşak mimikleri ve nazik el hareketleri mayıştırıyordu. Ve şu anda da beyazın dostu olan altınla kaplanmış elbiselerini giyen Konsey Yan Üylerine gözlerim gitti, hepsini korkuyla süzdü.

Sonra da Alonzo'da takıldı. Bana şefkat ve hayranlıkla bakan gri gözleriyle buluşmak, hafızama yerleşen en hususi görüntülerden biri olacaktı. Alonzo'nun üstündeki beyaz elbise, uzun sakalıyla uyum sağlıyordu, bembeyaz saçları onu tamamen güneş gibi görünmesine ve istediği zaman da güneşten faydalanacak olan aya dönüşecek olmasına vesile oluyordu.

Yan Üyeler'in hepsi, Alonzo'nun arkasındaki sütunların üstündeki kamaştırıcı sandalyelerde oturuyorlardı, hepsi de mesafeliydi. Alonzo, ciddi bir edayla yaşlılığının gösterdiği eylemle yavaş yavaş kalktı. O sırada Yan Üyeler de onunla senkronize bir şekilde kalktı, Alonzo ile beraber bana saygı anlamda eğilmeye başlayınca ben de onlarla beraber eğildim.

Kalbim ağzımdaydı. Sanki Konsey'de beni izleyen tüm Lopus halkı, Lopus Konsey Kralı ve Yan Üyeleri yokmuş gibiydi. Sadece ben ve ruhum.

Ruhumla baş başa kalmak, uçurumdan gözü kapalı atlamak demekti. Ama şu an her bir karışımı kanla boyatarak atlamak seçmekte özgür olabileceğim son seçenekti. Ve bu seçenek, elimde bile yoktu.

Alonzo'nun yüzündeki kırışıklıklar ayrı bir endam, ayrı bir görüntü katıyordu ve tek kırışıklığın yakıştığı Vageloon'du. Burnunun üstündeki çiller, beyaz noktalar yüzünden kapanıyordu. Ama ben yine de buradan da görebiliyordum.

Önümdeki mahkeme duruşmalarında olan kahverengi kürsüler gibi olan bir zemine adım attım, onun üstüne çıktım ve Alonzo ile aramızdaki mesafenin hiç değişmemesi adına ellerimi sınır demirlere koydum. Avuç içlerimdeki terler, hemenden de demirlere yapışmış bir hale gelmişti.

Sessizliği bozan Alonzo, yani Konsey Kralı, ellerini kırmızı beyaz koltuğun dayanaklarına yerleştirdi ve kısık sesiyle Lopus halkına ithafen konuştu.

"Tam bir lin önce." diye başladı onun
o sakin sesi. Kafasını sağa döndürdü, kolonların arasındaki her bir boşlukta oturup da Konsey'e katılan halka baktı teker teker. Sonra da devam etti. "Bir lin önce, Lopus Krallığı bir karar aldı. Ve bu karar, neredeyse her şeyi etkileyecek düzeydeydi."

Alonzo, bu sefer de sol tarafına bakınca yüzüne tebessüm yerleşti. "Ama hepimiz de biliyoruz ki, Lopus bu kararı almadan önce de aldıktan sonra da en iyi şekilde halkına hizmet etti. Ve diğer Krallıklara bakıldığında en özen gösteren, en çok gayret eden Krallık Lopus oldu."

Başımı hafiften onaylayarak sallamıştım, yandan kalem ile kağıt seslerinin gelmesi ile tuş seslerine aldırış etmeden Alonzo'ya baktım tekrardan. İçimdeki heyecanlanan molekülleri zapt etmek zor oluyordu, ama saniyeler geçtikçe azalıyordu.

Alonzo, Karen'a bakmadan, daha doğrusu onu hiçe sayaraktan herkese teker teker baktı. Karen'in umrunda değildi zaten, ki bunu da ayrıyeten Punagalak'a yerleştireceğinden şüphem yoktu.

Alonzo boğazını temizledikten sonra da devam etti. "Lopus, bu kararın neredeyse asayişi değiştireceğinin de bihaberindeydi. Ama bunu yapması, önümüzdeki gerçekleşebilen her olasılığa karşı tetikte olmamızı öğretecekti." Alonzo'nun birden çift gri gözlerini üzerimde hissedince herkesin gözü tekrardan benim üzerime geldiğini hissettim.

Başımı hafif kaldırınca Alonzo, gülümseyerek bana baktı ve, "Ve tam da karşımda olan Robin ise bize bunun öğreteceğini kanıtladı." dedi, yüzündeki gülümseme daha da büyüdü. Gururla halka dönünce sıcağın gövdemden boynuma doğru beni hapsettiğini fark ettim.

"Tam da beklediğim gibi de oldu. Robin Aulfdor, sadece bu kararın alınmasından bir lin sonra... bu eylemin gerçekleşmesinde önrol olmak için gönüllü oldu." diye sesini bağırarak herkese duyurunca çoğu kişiden uğultu yükselmeye başladı.

İçimdeki kan iyice çekilirken başımı utancımdan ve karnımın içindeki ayrı medeniyette gerçekleşen sancılardan dolayı kaldıramıyordum. Hem sağımdan hem de solumdan gelen şaşkınlık nidaları ile fısıltılar kulağımın zarını delmekle uğraşılıyordu sanki.

Alonzo, birden elini havaya kaldırınca Konsey halkı şaşırdı, çünkü ben de bu hareketi beklemiyordum. Konsey sustu. O elini aşağı çekene kadar da kimse ne konuştu ne de bir mesaj vermek isteyen eylemde bulunmuştu. Yüzü tek bir hale girmişti ve bakışlarındaki aralanan duygu, korkunçtu.

Ben ise, içimdeki heyecan ve korku yüzünden nefeslerimi kontrol etmeye çalışıyordum. Dalağımın yerinde olduğunu anlayıp da normal organlarım gibi çalıştığını fark edince de göz ucuyla ilk defa sol tarafımdaki halkın olduğu parıldayan bölmeye baktım, altın sarısı kolonların hemen yanında Simon'ın sakin gözleri ile buluştu gözlerim hemen. O an biraz içim rahatlamıştı. En azından onun varlığını somutsal olarak da hissedebilmek, benim için büyük bir şeydi.

Kimse daha bir şey anlamadan da gözlerimi hemen çektim ve Alonzo'ya baktım. Tam da o sırada, elini sakince indirdi. Konsey, yine ölüm sessizliğine gömülmüştü ve bu ürpertiyordu beni.

Parmaklarını, yerle temas halinde olan sakallarının içinde gezdirmeye başladı. Derin bir nefes aldı ve, "Bu tarihte bir ilk oldu. Çünkü bir lin çok kısa bir süre ipliği içerisinde ve bu kadar kısa süre içerisinde böyle bir eylemde gönüllü olarak bulunmak... çok cesurca." dedi ve gurur dolu bakan gözleri tekrardan benim üzerime geldi.

Hiçbir hareket sergilemeden nefes alabilmenin derdindeydim, yoksa düşüp aklımı kaybedebilirdim. O an gönüllü olmak isteyen Robin ile bu kararın açıklandığı andaki Robin arasında dağlar kadar fark vardı. Ve bu umrumda bile değildi.

Alonzo, bana doğru eğildi önündeki demirlerden. "Bu cesurca eyleminden dolayı da Robin Aulfdor'a gelen istisna durumu açıklamak için buradayız."

Kafamı şaşkınlıkla kaldırınca bir uğultu daha gelecekti ki Alonzo'nun elini kaldırması ile uğultu gelmeden gitmesi bir oldu. Şaşkınca etrafa bakmak ve onlarla bu halimi paylaşmak için can atan kanlarımın durmasını beklemek zorunda kaldım.

Alonzo, gözünü sağ tarafındaki Konsey Halkından ayırmadan tek düze halde bakıyordu. Elini indirince de, "Konsey'lerin kurulma amacını herkes bilir zaten. Yalnızca Lopus'ta gerçekleşen özel durumların varlığını bildirir. Yani... bu da demek oluyor ki, Robin'e gelen istisnai durumun olduğunu bilmeniz yeterli olacak, Sevgili Lopus." dedi. Kaşlarım havaya kalkmakta ısrarcı oldu, cesaretimi toplayabilip yan tarafa bakınca da çoğu kişinin benim gibi şaşkınlıkları yüzünden okunabiliyordu. Tüm gözler, birbirine bakıyor ve Alonzo'ya gidiyordu en sonunda.

Alonzo, arka tarafına yavaşça döndü ve Yan Üyeler'e bakınca aralarındaki tek kadın olan Flan, yanına geldi, Alonzo'nun üstündeki özel maddenin aynısından bir parıltılı bukleler vardı siyah saçlarının üstünde. O buklenin bir tanesini düzeltip Alonzo'nun kulağına bir şeyler fısıldamasına izin verdi. Alonzo, dediği şeyi bitirince de Flan, önce siyah gözlerini üstüme getirdi, sonra da her iki tarafa baktı.

Ellerini kenetledi ve asla bozmadığı ciddiyetiyle konuştu. "Sayın Lopus ve halkı, maalesef durumun bildirgesi sona ermiştir. İstisnai durumun olduğu açıklandığı ve diğer tüm ayrıntıların yalnızca Robin Aulfdor ve Alonzo Glian'a özelleştirilmesiyle Konsey burada son çizgisine ulaşmıştır. Şimdilik, kendinizi sevin ve iyi bakın."

Bir şey demeden yalnızca kürsüye benzer zeminin üstünde beklerken Alonzo'nun bakışlarını tam da gözlerimde hissedebiliyordum, ama ben ne yapacağımı bilememiş bir hale bürünmüştüm.

Hiçbir cevabı bilmemeksizin önüme sorular sezilmişti. Bu hoşuma gitmiyordu.

Alonzo, elini kaldırdı ve parmaklarını birbirine yaklaştırınca sessiz, sakin yerlerinden kalkmaya başlayan halka doğru doğrulttu. Tırnaklarının ucundan beyaz bir amblem sıçradı, bu amblem benim uzağımda ve her bir yanımda olan Vageloon'lara gidince amblemle beraber teker teker kayboldular.

Etrafa sonunda bakabilince o kadar sandalyenin ve yukarı çıkan her oturağın bomboş olduğunu gördüm. Ağzım bu sefer de kapandı, o bile ne yapacağını ve nasıl bir tepki vereceğini bilemiyordu.

Önüme bakma gereği duyunca da Alonzo'yla baş başa kaldığımı gördüm. Göz yuvalarımın büyümemesi için kirpiklerimi kırpıştırdım. Arka tarafa bakınca Yan Üyeler'inin de hiçbirisinin yerinde olmadığını ve Konsey kolonlarının üstündeki elmaslarının ışıklarının biraz söndüğünü fark ettim.

O elmaslar, ortam ne kadar güzelleşirse, kalpler ne kadar ısınıp dışarı çıkılmasına izin verilirse senkronize bir şekilde parlıyordu. Elmas parladıkça da neşe artardı, ve neşe arttıkça elmaslar aydınlanırdı.

Ve elmaslar sönüktü şu an.

Alonzo, içimi okurcasına gülümsedi hafifçe. "Biraz erkek erkeğe kalalım ve konuşalım istedim." dedi gür ve kusursuz sesiyle. İlk defa onunla göz göze gelmeye çekinmeden kafamı kaldırdım. Ellerimi sıkmaktan ve içlerini terletmekten bıkmıştım, rahat bıraktım ve önümdeki demire yaslandım hafifçe. Alonzo da bana doğru yürümeye başladı, üstündeki beyaz elbise yere doğru dökülüyordu ve her an sakalı ayağına dolaşacakmış gibi görünüyordu. Onun bu hali çok tatlıydı. Ayrı bir görünüş ve asilik katıyordu.

Bana doğru geldi, benim gibi demire yaslandı ve önümdeki onun koltuğunun yanına serpiştirilmiş küçük elmaslara baktı. Sonra da konuştu. "Robin... emin ol, Konsey'i toplamak zorundaydım. Bu tarz şeyleri sevmediğini de biliyorum. Fakat, ancak Konsey toplanınca bir konu hakkında konuşabiliyoruz. Bu seçeneği görmezden gelemezdim." Kafasını bana çevirince ona aciz olan irislerimi bahşetmek adına ben de ona baktım.

Mimiğini zorunluluktan olduğunu belirtecek bir hale soktu. "Biliyorsun, Lopus Anayasaları işte." dedi ve yüzümü incelemek adına başını çevirdi. Eğdi başını, merakla, "Suskunsun." dedi.

"Düşünüyorum." dedim ilk defa konuşarak. Alonzo, başını salladı.

Bu kararı almak adına düşünüyordum ama bana yardımcı olmuyordu. Ne konu hakkımda düşünmem gerektiğini bile bilmiyordum, bu yüzden bu eylemden vazgeçtim hemen.

Bekledik. Durduk öylece ve sessizce parıltıları izledik. Alonzo, beklemediğim bir an konuştu. "Bizim neredeyse ışık hızıyla bile hesaplayamayacağımız kadar uzakta olan bir evrende, bambaşka bir hayatta yaşamaktan bahsettik biz, Robin. Hiç bilmediğimiz, araştırma imkânımızın olmadığı, oralarda neler yaşandığı hakkında bir fikrimizin dahi olmadığı bir Galaksi'den bahsediyoruz. Ve bu Galaksi içerisinde mücadele etmek bizim hedefimiz oldu. Lopus Krallığı'nın hedefi oldu." Derin bir nefes aldı. Gözlerim aşağı zemindeydi bu sefer.

Sonra da devam etti. "Lopus, her şeyin en incesini, en iyisini ve en kusursuzunu ister hem halkı hem Tarihi hem de kendisi için. Ve bize yapılan tüm saldırılar büyük kayıplara sebep oldu. Bir şekilde... kendimizi tamamiyen korumak için bilmediğimiz ve her an her şeyin olabileceği bir evreni bile test etmek istiyoruz. Ama..." Alonzo, hüzünle bana bakınca biraz bekledi, sadece gözlerime bakmak istedi.

Biliyordum. Olumsuz cevap verebileceğimi, biraz daha düşünüp taşınabileceğimi ve upuzun bir vaktimin olduğunu göstermek istiyordu. Ama yüzüm bile kararlılığımı gösterebiliyordu.

Ruhumun somut hali, yüzüm ve irislerimin arkasına saklanan soyutluktu.

Alonzo endişeyle, "Robin, bak, bu sadece bir lin önce alınmış bir karar... İnsan ırkı, bizim en büyük düşmanımız oldu, onlar ruhlarımızı bedenlerimizden ebediyen koparmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Her büyüyü, her sihri, her yasayı ve her ceza yaptırımını uyguladılar. Yetmezmiş gibi kendi ırklarını çoğaltıp yalan yanlış şeylerle başka bir hayat kurdular, tam tersi bir Tarih yazıp kendilerini yanlışlarla tanıttılar. Bu kadar zalim... bir ırkın yanında hayat vermeye ve mücadele etmeye çalısacaksın, Robin. Hem de bizden hiç haber alamadan, bizle nadir anlarla iletişim kurarak, kendi güçlerinin hepsini yitirerek ve her an ölebilme, canına kıyılabilme ihtimaliyle beraber orada bulunacaksın." diye boşaltınca titreyerek içimde dolaşıp biten tüm umutsuzluğumu kanıtlamak isteyen ellerime hakim olmak için küfretmeye başlamıştım içimden.

Alonzo, elini omzuma yerleştirince dolmamak için elimden geleni yapan bakışlarım onun eline ve sonra da onun beni düşünen, benim için kendini yıpratan koca Kral'a, Alonzo'nun yüzüne gitti. "Bunları bilmek... seni hiç korkutmuyor mu?" diye fısıldayınca içimde sanki beni yöneten ses yükseldi.

Toparlanamaz olan ruhum, korkmak gibi bana aykırı duyguya müsaade etmemişti. Her türlü kirliğe bulanan, her dikenin üstüne yerleşen bu küçük parçam, korkunun kendisine esir olmuştu. Hissedebilmek ve bunu aşılayabilmek zor değildi, en azından korkmaktan daha kolaydı.

Ve bunları dudaklarımın arasına yollamak kadar cesaretli olamamıştım o an, ezberlediklerimi aktarabilmek için araladım ağzımı. "Ben bu zamana kadar, ailem olmadan, Simon olmadan ve başkaları olmadan da ayakta kalabildim. Ve her şeyi bana ait olan, benden sonraki nesillere ait olacak Krallık için yaparım. Lopus için bile tüm ihtimalleri göze alırım."

Bunu söylemenin beni rahatlatacağını düşünmüştüm fakat gözlerim bu sefer dolabildi, çenem titremeye başlayınca da Alonzo'nun gözleri grilikten okyanus maviliğine döndü, bu ağlamanın eşiğinde olduğunu gösteriyordu. Kafamı olumsuz anlamda salladım. Titrek sesimle, "Ben bu durumdan değil... kendimden korkuyorum." diye fısıldadım, herkesin yanında titreme ihtimalini göz önünde bulundurabilirdim ama Alonzo'nun yanında...

Alonzo, elini omzuma attı ve desteklemek adına sıktı. Ama benim içim titriyordu aynı zamanda.

Asla kendimi bulamayacağım, bedenimle beraber bir kuyuya atlayacağım ve belki de kaybetmekten sonra en çok özleyeceğim olan aklımla baş başa kalacaktım. Bu sonu olmayan tehlikenin içinde zihnim beni kurtaramayacaktı belki, ve belki de ben zihnimin içinde tehlikenin içine sürüklenecektim.

Beni en çok korkutan şey buydu. Tek korkutan şey.

Başımı delicene sallamak dışında bir şey bilmiyordum, yapabildiğim tek hareketti.

Omzumu gittikçe sıvazlarken kulaklarım, ilk defa duyduğum tonu, mırıltıyı Alonzo'dan duydu. "Robin, senin bu... yaklaşımın... bu korkun, belki de nesiller boyunca kazınacak. Ve bundan dolayı senle gurur duyuyorum." Dedi, ve yaşayabileceğim, yüzüme oturacak olan en büyük ama bir o kadar da gizlenmek isteyen şaşkınlık oturdu.

Alonzo, beni görmemiş gibi davrandı, sanki konuşmaktan nefret edeceği bir konuyu içinde hazırlıyormuş gibi sıkıntılı bir nefes verdi. Hiçbir Vageloon onu bu halde göremezdi ve gittikçe değişik hissetmeme yardımcı oluyordu.

Alonzo, bana baktığı gibi konuştu. Ve kafamı karıştırıp büyük poliniğe girmeme sebep olabilecek şeyleri ağzından döktü. "Evet, adın altın harflerle yazılacak belki de, ama biliyor musun, kitaplar sadece senin taşıdığın ismi yazar. Senin içindeki izi, korkuyu değil; senin düştüğün bataklığı asla resmetmeyecek. İçindeki gölgeliği asla karanlıktan çekmeyecek, senin içini hiçbir zaman aydınlatmayacak. Yalnızca... birkaç harf. Ama belki de o harfler... bunları yapacaktır. Bu sadece sana bağlı, Robin."

Ve tekrardan elini omzuma attı. Ona sadece bakıyordum, o kadar minnet duyuyordum ki, ama bunu gösterememek içimdeki yangınları büyütüyordu ve her yerim küle dönüşmek için zevkle boğuluyordu.

Başımı olumsuz anlamda salladım. Eğer birazdan bu kulaklarım daha fazla bu konu ile ilgili bir şey duyarsa işlevini bırakacaktı, benimle bir işbirliği yapmak istemeyecekti. O yüzden dolmaya yüz tutan gözlerime lanet okuyarak, "Ben... ne diyeceğimi bilemiyorum ve daha fazla aptal gibi kalmak istemiyorum, o yüzde rica ediyorum ki konuyu kapatalım." dedim serice, Alonzo kahkaha attı. Hemenden, "Tamam tamam, veda konuşmasına benzedi, hak veriyorum." dedi, hatta daha da güldü. Onun gülmesi bulaşıcı olduğu için benim de yüzümde bir tebessüm ayrıyeten belirmişti.

Omzumdaki elini hiç çekmedi, biraz daha sıvazladı. Tebessümümü hiç bozmadan içimi yiyip bitirmesine vesile olan soruyu artık ruhumla baş başa olmasından kurtarırcasına Alonzo'ya yönelttim. "Hem... konu kapandığına göre, siz bana istisna durumu söyleyecektiniz."

Birden aklına geldi bu konu, kafasını oynattı yavaş yavaş. "Ah, evet, o konu..." diye mırıldandı, dikkatle ona bakıyordum, her bir tepkisine, çünkü içgüdülerime güveniyordum ve bunun önemli olduğunu söylüyordu. Alonzo, beklemediğim bir şekilde yüzündeki şefkatle bana dönünce hiç korkunun ya da endişenin süzülmediğini gördüm kırışıklıklarının arasında.

"Bu seni sevindirir mi bilemem ama... Samanyolu Galaksi'sine, orada bulunan Dünya gezegenine tek başına gitmeme gibi... bir seçeneğin var." dedi, teker teker.

İnanmadım tabii ki. Alonzo'nun her zamanki şakalarından bir tanesi olduğunu idrak edebiliyordum.

"Bu... bu imkânsız." dedim alayla, ciddi ve inanmamakta ısrarcı olan yüzümle ona döndüm. Ama onun gayet ciddi bir tavır takındığını görmüştüm.

"Ciddisiniz." dedim şaşkın ses tonumla. Alonzo başını salladı gülümseyerek. Ben de güldüm. İçime bir mutluluk dolmuştu nedense.

Artık yalnız olmayacaksın, diyordu hücrelerim.

Ama bu mutluluk bir hiçti, çünkü Alonzo birden, "Ve biz karar verdik ki, Yan Üyelerle... yanında gelebilecek en iyi kişi Simon olacaktır." dedi gülümsemesi büyüyerek.

Ellerim aşağıya düştü şaşkınlıkla, kahkaha atarak ayağa kalktım. Bağırdım mutlulukla. "Ne?"

Gülmeye başladım. Kafam bir o yana bir bu yana sallanıyordu, neşeyle gülüyordum.

Gülerek Alonzo'ya dönünce o da en az benim gibi mutlu mutlu çevirdi başını bana doğru. Nefesimi dizginlemeye çalışarak, "Ne yani... Simon... Simon benimle gelebilecek mi?" diye kendime olamadan bağırdım.

Alonzo, gülerek başını salladı ve sakalı daha da titreyince ellerimle ağzımı kapattım sahip olduğum bu sevinçten dolayı.

İçime dolan bu mutluluk, bana hiç tanıdık gelmemişti. Radarlarıma yabancıydı ama yalnızca hoşuma gittiği için rahatsız olmamayı seçiyordum.

Alonzo, boğazını temizleyince yeterince aptal konumuna geldiğimi fark edebilmiştim sonunda, hiçbir şekilde yapmayacağım çocuksu hareketler sergilemiştim ama bu da beni mutlu etmişti. Bir kereliğine bile olsa, çocuk gibi olmak güzel hissettiriyordu.

Ama bu çocuksu ruh hali şimdiden olumsuz etkilemeye başlamıştı. Ansızın durup düşününce... o tehlikeli, ölüm riskinin, gaddarlıkla dolu olan ırkın içinde kendi renklerimizi söndürme zorunluluğuna girebileceğimiz o ayrı evrende Simon'ı da tehlikeye atmış olacaktım.

Onu da yiyip bitirecektim bu korkunun içinde.

Cazibeli gelmemeye başlamıştı bu fikir, yüzüm sönünce dalgın dalgın Alonzo'nun yanına geçtim tekrardan. Ve o da benim gibi dalgındı, gözleri yerdeyken başka alemlere dalış yapmıştı ve onun içinde yüzüyordu. Kafamdaki düşünceleri biraz kenara itmeme sebep olan Alonzo'nun sesi oldu. Ve eğer o konuşmasaydı, aklımı yitirecek kadar karanlık fikirler de yerleşebilirdi, bundan eminim.

Alonzo, sıkıntıyla nefes verdi. "Ama Robin... Simon'ı seçtiğimiz için de, Konsey'de halkı dağıtırken Lopus askerleri onu aldılar. Kural buydu."

Kafam allak bullaktı. Kaşlarım çatıldı. Askerlerle ne ilgisi vardı bunun ve ne almasından bahsediyordu?

Ona soru işaretle dolu olan gözlerle bakınca Alonzo yüzüme bir türlü bakmıyordu. Yüzü çöktü, o anki yaşlılığı ile buruşmuş hali sanki yüz katına çıkmıştı, her yeri sarkmıştı dalgınlıktan.

Ağzını aralayınca kalbim ağzımdaydı. "Simon'a şu anda Rila uygulanıyor, Robin."

Elim, kendinden bağımsız titreme moduna geçerken benim kalbim durmuştu. Seğrelmek için üstün çaba sarf eden göz kapaklarım bir yana, ciğerlerime oksijen gitmeyi durulduran soluk borularım bir yana... Hiçbir şey umrumda olmamıştı o an.

Ne ağzımı oynatabildim ne de yaşla dolu bir manzara görebildi bu gözlerim. Ruhum askıya alındı, çünkü ona kalıcı olarak bağlanan tüm anıları gidecekti. Simon'ın tüm kalıcılığı yitirilecekti.

Ayaklarım nasıl beni ayağa kaldırabilecek gücü bulabilmişti, nasıl saniyeler içerisinde Simon'ın nerede olduğunu bilmeden bir yere varabilmiştim ve nasıl gözlerim gözyaşları dışında başka bir perdeye sahip olmasına rağmen rehberlik edebilmişti bilemiyordum. Ama, bir şekilde bir pusula misali kalbim, ruhuma ve ayakta zor duran bedebime yön vermişti, Alonzo'yu orada tek bırakmıştı bir de.

Koridorları gözyaşlarımla beraber geçerken hıçkırmamak ve her an birisi bu çaresizlik kokan ruhumu koklayabilip onun peşinden sürüklenmesin diye elimin algıladığı her deriyi kanatmaya başlamıştı. Titrerken içim isyan çıkarıyordu.

Bir oda karşıma çıktığı gibi sessizce ağlayan kendimin umrunda olmadan, kapıyı itekleyerek açtım. O an içimdeki bir yabancı ses, orada olduğunu ve tam da karşımda yattığını söyleyerekten içeri girmiştim.

Bulanık perde ilk defa ihanet etmedi bana. Şiddetle gözlerimden yaş akıyordu. Yatıyordu. Tam karşımdaydı.

Şakaklarına yerleştirdikleri her bir Hafıza Rilası Tüpleri, sallanıyordu. Simon'a titreyerek yaklaşınca hıçkırıklarımı içimde tutmaya çalışarak elimi onun yanağına götürdüm, ellerimdeki titreme benden kopamıyordu.

"Niye..." diye fısıldadım ağlamamak için kendimi zorlayarak, ellerim onun yanağını okşadı. "Niye... i - izin verdin zihninin alıkoyulmasına, Simon?"

İçim ağlamak istiyordu. Bu kez inlemek ve hıçkıra hıçkıra haykırmak istiyordu.

Hayır. Onun karşısında bu haldeyken asla ağlayamam. Onu kaybetmişken... kendi yaşlarımı da kaybetmeme izin veremem.

Bir daha alamayacağımı biliyordum çünkü, bir daha sahip olamayacağımı.

Her yeri dağıtmak, tüm bu şakaklarına bağlanan Tüp kablolarını sökmek ve onları alevler içerisinde kendi güçlerimle, kendi ellerimle yok etmek istiyordum. Ama geçti. Tübün içindeki tüm sıvının bittiğini görünce bir nida kaçtı ağzımdan ve gözlerim yerine ruhum ağladı orada.

Ellerim daha da okşadı, ağzımdan iniltiler sessizce kaçıyordu.

Az önce. Az önce onun gözlerinin içine bakmıştım, o Konsey'de. Ama nereden bilebilirdim ki oranın bizim son kez ruhlarımızın bağlı kalacağı saniyeler olacağını?

Nereden bilebilirdim Simon'ın aklının intihar edeceğini?

Simon, bir daha beni hatırlamayacaktı. Zihninde bir daha ben olmayacaktım, onu sonsuza dek yalnız bırakacaktım o karanlıkta, yalnızca yabancı olacaktım onun için. Bana ait olan ruhu, ben istemesem de hep benden kopacaktı.

Sırf beni o tehlikeli dünyada yalnız bırakmamak için.

Hem de bile bile. Kendi kalıcı anılarını, tüm yaşantısını ve benliğini; benim ruhumu gömecekti usulca kendisiyle beraber.

Yok olacaktım onun için.

Başımı sallıyordum delice, her saniyede. Saniyeler geçtikçe mırıltılar kaçıyordu dudaklarımın arasından. "Niye yaptın... niye izin verdin... niye zihninin sana ihanet etmesine izin verdin... n - niye?"

Kalbim üşüdü.

Belki de saatlerce orada Simon'ın yanında kendime eziyet etmiş ve hep sormuştum onun beni tanımayan ruhuna. Niye.
Ellerim saatlerce onun yanağında hissizce asılı kalmıştı.

Simon'ın ruhu da ölmüştü, zihni de, çocukluk anılarımız da ve onda barınan küçük Robin ile küçük Simon da can vermişti. Denizlerde yelken açmıştı ölüm fısıltılarıyla. Gölgelerle kaplı hayallere dalacaktı Simon.

Bensiz.

Nemli gözlerimle onun yanına uzandığımı ve burnumu çekerek onun yanında uyuyakaldığımı hatırlıyordum sadece. Gerisini aklımda barındırmama gerek kalmamıştı zaten.

Simon da yitirmişti, neden ben de bencilce kendimde bulundurmayı seçme hakkımı kullanayım ki?

Tek dostumu da kaybetmenin acısıyla beraber uyumuştum. Ve bir daha çocuk oldum.

Çünkü uyuyunca geçecek, uyandığımda Simon eski Simon olacak ve onunla beraber savaşacağız dedim.

Ama biliyordum da. Uyuyunca geçmeyecekti.

🌟



Herkese merhaba!

THE RİVAL'a, içindeki tüm karakterlerin tek tek zihnine, hissettikleri bağlara ve bu karmakarışık kurguya hoşgeldiniz!

Bu kurguya adım attıysanız en büyük incelik sabır olacaktır. Hem de çoğu konuda.

Ufacık sorularıma geçmeden önce, birkaç şey söylemek istiyorum bu ilk kurgum hakkında.

THE RİVAL, bazen benim bile anlamadığım tonlara, olay kurgusuna hatta karakterlerin içlerine hitap eden bir kurgu. Bu kurgum, her şeyi temsil ediyor. Ben THE RİVAL'ı asla, Fantastik olarak sınırlandırmıyorum yazar olarak. Çünkü... her şeyi anlatıyor. Fantastikliğin içindeki acıyı, oyunbozanlığı, zamansızlığı, komplo karışıklıkları...

Çok zor bir yapısı var ve bizzat ben, tek bir açıyla bakamıyorum THE RIVAL'a. Ve sizin de şimdiden bakmayacağınızı bilmek, çok mutlu ediyor.

Bu zorluklara rağmen herkese minnettarım!

Bölüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Kurgunun sizi cezbeden veya sevdirmemesini sağlayan yerler var mıydı?

Robin'i sevdiniz mi?

Robin'e yerleştirilen karar... gönüllülük ve Lopus'tan ayrılışı... ne düşündürdü size?

Peki ya Lopus ve Dünya?

Ve son sahne...

Merak etmeyin, her bir bölümde çoğu şey daha da açıklığa kavuşacak ve yeni köşeler aralanacak.

Bir sonraki karmakarışık bölümlerde görüşmek üzere! ❤

نهاية الفصل

3 تعليق

  • Bu bölümü okurken çok güzel duygulara kapılmıştım. Umarım hak ettiğini bulursun Pelinim

    1الردود