تخطٍ إلى المحتوى

Tanday

الفصل 2 · قراءة 9 دقيقة

Tanday

الفصل 2

Hani Gökbörü!

Türük bodunug tėrip el tutsıkıñın bunta urtum yañılıp ölsikinin (yeme) bunt(a urtu)m.

Türk halkını bir araya getirip ülke kuracağını buraya kazdım(yazdım). Yanılıp öleceğini de buraya kazdım(yazdım)(Prof. Dr. Erhan Aydın-Orhon Yazıtları sf. 77)

Bilge Kağan Kuzey Yüzü

5 Haziran 2079

Gün, Türk’ün kubbem altında bir olduğu gündür; çağ, kurdun itten ayrıldığı çağdır. Batıya kalkan Anadolu’mdan doğuya Hakan Türkistan’ıma kadar halkım; var oluşundan bu yana ilk kez huzurla uyur huzurla uyanır oldu. Esaretin ve zulmün kokusu hala genizlerinde olsa da Kaşgar kızı özgürlüğe, Kırım Tatar’ı hükmetmeye, Kerkük yiğidi emretmeye, ata mirası olduğundan, tez kavuştu.

Gün batımlarına hüzün yükleyen kimdi, asla bilinmeyecekti. Fakat ona en tatlı hislerini bahşedenler de vardı: Tegin Ailesi. Onlara bunu, ailenin en kocamışı olan Bumin Ata; sakin akşamlarda anlattığı Kazak destanlarından biriyle öğretmişti. Bu kızıllık, bu azalan umudun mavisi, bana gitmeyi değil yeniden dönmenin vaadini hatırlıyor, derdi. “Tan yeniden ağaracak, gün yeniden gösterecek yazgının gizlediklerini.” Var oluşumdan bu yana atalar sözünün boşa çıktığını görmemiştim. Bu da hepsine bedel bir bilgelik taşıyordu. Kırk yıl önce batmıştı Türklüğün güneşi fakat bilmeseler de bu karanlık onlara bir olmanın tılsımını verecekti. Şimdi ise hem tüm Türk dünyası hem de Tegin ailesi acıları unutmuş azimle çalışmaya devam ediyorlardı. Savaşın gömdüğü, oğullarının ise yeniden can suyu verdiği Anıl; hayatının son on yılını yer kürenin sakladığı tarihi ortaya çıkarmak için adamıştı. Toprak onun dünyayla ve geçmişle olan bağının özüydü. Oğulları (oğul kadim Türkçede evlat demektir) ise can özüm dediği eşinden, Aça’dan, birer parçaydı onun için.

Her sene Birliğin en görkemli şehirlerinden biri olan Bakü’den ayrılıp, uçsuz bucaksız bozkırlara gittikleri günler, bu aile için yılın en gözde zamanlarıydı. Yazın ilk aylarını toprağın yumuşak olması için özellikle seçerlerdi. Büyüklerin peşinden, şehrin hareketli ama stresli halinden kurtulmak isteyen Bahadır ve Gökçen de bu diyarları adım adım dolaşırdı. Anneleri Aça da savaş bittiğinde kendini anıtlara, yazıtlara, çözülememiş kitapların sırrını gün yüzüne çıkarmaya adamıştı. Bu toprakların zulmü bitse de bu iki eski savaşçının mücadelesi henüz başlıyordu. Savaşla kurulan devleti akıl ve bilimle ayakta tutmak... Bilgiye olan açlıklarından kara gözleri parlayan iki genç çocuk ise böylesine gelişmiş bir ülkede bozkırlar neden öylece el değmeden bırakılmış, hep merak ederlerdi. Babaları ise ısrarla anlatmaz kendilerinin öğrenmesini beklerdi. Bozkırın insanlar gibi anlatılmaya da ihtiyacı yoktu üstelik. O, rüzgarıyla gözlere savurduğu tozda yaşlılığını; soğuk esintiler arasından tene değen güneşinde şefkatini; kara kışlarda vuran fırtınasında hışmını göstermeyi iyi bilirdi.

- İşte geldiik, ah o Serhat yok mu, bu mağaranın yerini söylememek için neredeyse canını verecekti.

Bahadır atıldı:

- Neden baba, ne önemi var ki bu mağaranın?

Gökçen’in merakı ise farklıydı:

- Sen neden bu kadar ısrar ettin peki baba? Mağaralarla ilgilenmezdin ki sen, onlar annemin işi değil mi?

Kadim Türkler balaların doğumunda kız mı erkek mi diye sormak yerine “Tülkü mü togdı azu börü mü” (tilki mi doğdu azı börü mü) derlermiş. Gökçen de bu deyişe layık bir kız çocuğuydu. Tilki kadar keskin zekasıyla Bahadır’ın aklından geçirdiğini o çoktan söylemiş olurdu.

Anneleri Aça Anıl’ın yerine cevapladı oğullarının (kadim Türkçede oğul evlat demektir) sorularını:

- Hani dedeniz hep der ya, korkularınız birer kurttur, onu börüye çevirmezseniz içinizi kemire kemire tüketir sizi diye. İşte biz de bu yöre halkının korkusunu yenmeye geldik.

Anıl aldı sözü bu kez:

- Oturun bakalım yanıma hep merak ettiğiniz günlerden birini daha anlatayım size.

Günün son ışıklarının kayalara yansıyan kızıllığına çocukların aydınlık yüzü eşlik ediyordu. Toprak esintinin etkisiyle hafif hafif tenlerine değiyor, terlerine bulaşıp emeğin rengine boyuyordu her birini. Mağara iki ayrı kasabayı gören hâkim bir tepedeydi. Fakat onlar ne gün batımını ne de modern kasabaların akşam seyrini merak ediyorlardı. Tek düşündükleri atalarından miras kalacak bir hikâye daha dinlemekti. Mağaranın girişine sırtını yaslayan Anıl’ın etrafına bağdaş kurdular. Yüzyıllar olmuştu böylesine sıcak, böylesine kudretli bir ailenin sunduğu güzelliği seyretmeyeli. Birliğin bütün çocukları gibi Bahadır ve Gökçen de birer kağan edasıyla yetiştiriliyordu. Oturuşlarında dahi kağanların ihtişamı khatunların görkemi vardı. Gençliğe doğru sağlam adımlarla ilerlerken yüzlerinin bir yanı yetişkin diğer yanı ise hala çocuksuydu.

- Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Savaş her zaman kanlı olmaz mı demeyin oğullarım. Türk var oluşundan bu yana her daim önce zekasını sonra kutsal silahını kullandı. Sahip olunan gücü yönetmek en az onu kullanmak kadar us ve ustalık gerektirir. Fakat çağ sözün yetmediği, Türk’ün acısının yitmediği çağdı. Kandan geriye kalan demir kokusu genizlerden hiç gitmedi. Canlardan kopan uzuvlar yıllar yılı hiç dönmedi. Ata yurdunu kurtarmak için anayurdundan uzak düşmüş bizler son günlerde vatan bildiğimiz insanları da bir bir uğurlamak zorunda kalıyorduk. Annenizin bölüğü tanıştığımız alaydan çekilip Kafkaslara sevk edilmişti. Bense kazanılan bölgeyi, Doğu Türkistan’ı korumak için kalan Bartu Bölüğü’ndeydim. Karşıda gördüğünüz iki kasabanın tam ortasına, ovaya hâkim tepeye kuruldu karakol. Savaş planlanırken Kaşgar'a sevk edilen 7. Alay’ın içindeydik. Bütün alay burada kalmak üzere yerleştirilmişken savaşın tabiatının bir anda değişmesi ile 7. Alay’ın neredeyse yarısı yeni açılan cepheye, Kerkük’e sevk edildi. Yağının mert olanı Türk’e nasip olmazmış oğullarım. Son yıllarda sindirilmiş olan PKK ve DAEŞ savaşı fırsat bilip Kafkaslarda sıkışan Rusya’dan, dahası onun müttefiki Çin’den teçhizat dilendi. Güneyde kalan son Türk yurtlarını da yok etmekti niyetleri. Başta ne kuzeyden ne doğudan ulaşamadılar kin dolu emellerine. Sonradan duyduk ki Çin yıllar yılı Afrika’ya yığdığı silahları İsrail üzerinden Suriye’ye dolayısıyla da bu örgütlere yönlendirmiş.

Gökçen, çekik gözlerini daha da kısmış babasının kaşları arasında beliren çizgiye bakışlarını sabitlemişti. Başını sağa eğdiğinde savaşın acılarından, ellerini hızla savururken cephelerin durumundan bahsediyordu Anıl. Dinlediği kişinin her hareketi, anlatılanı usuna kazımak için birer ipucuydu ona. Saçlarının kendiliğinden kısalmış perçemleri, yüzüne yasladığı eliyle kirpikleri arasına sıkışıp dikkatini dağıtıyordu. Onları başlığının içine toplayıp duruşunu dikleştirdi. Anlamıştı ki babası bu mağarayla ilgili kısmı anlatmaya başlayacaktı.

- İşte oğullarım, içinde olduğumuz durum bir yandan bu kadar zor diğer yandan da bir o kadar umut vericiydi. Biz o umudun içinde zorluğun uzağında sanıyorduk kendimizi. Türkün en büyük düşmanı uykudur derler. Biz de o gün bir olduğumuz günlerin hayaliyle uykuya dalmıştık. Bir yanımız Kerkük için yansa da diğer yanımız Doğu Türkistan için sevinç doluydu. Başarmıştık. Kaşgar kızı, Aksu yiğidi özgürlüğe kavuşmuştu. Sü uyur düşman uyumaz da demiş görklü atalar. Türk askeri olan bizler uyurken düşman Çin tüm bıçaklarını bileyip kapımıza dayanmıştı.

Bahadır, duyduğu uğultuları bastırmaya çalışıyor kafasını iki yana sallıyordu. Sesler yaşı büyüdükçe netleşmeye başlasa da hala yalnızca kelimeleri seçebiliyordu. Bu kez “geç kaldınız” diyordu o ses, “geç kaldınız”. Kurdun keskin zekasına uğultuların bilgeliği ekleniyor, Bahadır gün geçtikçe daha sezgili hale geliyordu. O farkında olmadan bu seslere aldırmayarak babası her soluklandığında hikâyeyi hızla kendisi kurgulayıp tamamlıyordu. Ona göre hikâyenin sonu yine her şeye rağmen utkuyla(zaferle) sonuçlanacak, buradan da bir efsane daha çıkacaktı.

- Karşıdaki iki dağın tam ortasında, karargahtaydım. Cephaneliğe düşen füzenin sesiyle bağırışlar birbirine karışmıştı. Düşman önce siber saldırıyla koruma kalkanını etkisiz hale getirmiş. Füze nöbetteki iki askerimizi şehit düşürmüştü. Yakında olanlar ise yaralar içinde oradan oraya koşturuyordu. Patlamaların ardı arkası kesilmiyor yaralananlar da her saniye artıyordu. Vücutlarındaki nanorobotlar açılan yaraları kapatabilecek kadar güçlü değildi. Kişioğlunun küçük kıyameti kendi ölümüdür. Gün oydu ki bu hepimiz için kurulmuş bir küçük kıyametti. Yaralıları çekip kurtarmak isteyenler de ağır yaralar alıyordu. Yangını söndürmek için ne yaptıysak olmadı. Belli ki düşman da vakit geçtikçe yaklaşıyordu. Tüm yaralılara tek tek baksak da Yüzbaşını bulamadık. En yakındaki karakola durumu bildirip savunma düzeni aldık. Patlamalar bittiğinden bir tuhaf sessizlik yaralıların iniltilerine zemin oluyordu. Ayaz gökten inmemiş de sanki göğe çıkmışçasına yıldızları çevrelemiş demirkazığı da alabildiğine parlatmıştı. Bir Türk yıldız olsa idi oğullarım demirkazık gibi olurdu. Vatanının bağrına saplanmış bir demirkazık gibi yeryüzünde dolaşıp dursa da gittiği yeri vatan yapıp daima kişioğullarına yol gösterirdi. Göğü yaratana sığınıp vatanımı korumak için, onu bir daha asla terk etmemek için başımı indirip etrafıma bakındım. Bölüğün doktorlarından biri de Serhat’tı ama onu da ne yaralıların arasında ne de onların başında görememiştim. Yine sonradan öğrendim ki o gece gözetleme yapan Kargu dronelarından gelen şüpheli sinyaller için burayı yani Şahan tepeyi taramaya çıkmışlar. Sinyaller doğruydu. Ne var ki tedbir almak için çok geçti. Biz daha ne olup bittiğini anlayamadan dört bir yandan düşman karakola sızmaya başlamıştı.

Gökçen atıldı:

- Yüzbaşı neredeymiş peki baba?

- Ona da geliyorum oğul sabret biraz. O gecenin sabahına yakın gelen yardım sayesinde düşmanı alt etmiştik. Aldığımız esirlerden biri yüzbaşı için akla hayale sığmayacak yalanlar söylüyordu. Gün aydınlanmaya başladığında Serhat ve Yüzbaşı ufuktaki tepede belirdiler. Başta onlar olduğunu anlayamadık. Serhat, yüzbaşının omzundaydı. Kara saçlarından, ak parmaklarından kızıl kanlar damlıyordu. Sabaha dek kan içinde yüzsek de onu o halde görmek içime ateş düşürmüştü. Daha da yaklaştığında anladım ki bir kolu kopmuş, diğer elinin ise parmakları parçalanmıştı. O herkesin yarasını saran dev gibi yiğit iki büklüm yaralar içindeydi. Günlerce hiç konuşmadı. O gecenin de bu mağaranın da hikayesini bana yıllar sonra anlattı. Ne var ki o gece olup biteni gören esirlerden biri olayın en can alıcı yerini askerlerin arasında yayılıp halka yansıyacak bir zamanda anlatmıştı. Bu nedenle halk hala bu mağarayı savaş iyeleriyle anar ve asla yaklaşmaz. Annenizin yenmemiz gerekiyor dediği korku da bu oğullarım.

Aça her ne kadar hikâyeyi defalarca dinlemiş olsa da her seferinde sırrı çözmek için yeni ipuçları yakalamaya çalışıyor dikkatini arttırarak kendini hikâyeye veriyordu. Anıl bunu bildiği ve can özünün o halini seyretmeyi sevdiği için bu kısmı ona bakarak anlatmaya başladı:

- Düşman sınıra dayanmadan hemen önce Serhat yanındaki dört askerden komutanın emriyle ayrılmış. Bu mağaranın arkasına geldiğinde ise bir düşman timinin yaklaştığını fark edip mağaranın içine girmiş. Serhat da benim gibi bir keskin nişancıydı. Onun için görülmemek ve hissedilmemek can alıcıydı. Hedefinin ölümden önceki son salisesinde duyduğu ıslık sesi ise Serhat’ın imzası olurdu. O gece de öyleydi. Timdeki dört askeri onlar daha yaklaşmadan kızıl tamuya göndermişti. Dört askerin küçük kıyameti gelse de kalan bir asker Serhat’ın hayat ışığını ve kollarını ondan koparmaya yetmişti. Mağaraya yaklaştığı anda harekât saati geldiği için vakit kaybetmeden el bombası atıp karakola doğru yol almış. Serhat ise bombanın etkisiyle baygınlık geçirmiş. Uyandığında kendini mağaranın içindeki bir oyukta bulmuş. Dışarıda kopan gürültüler bizim üzerimize akın akın çığlıklarla gelen Çin askerlerinin sesiydi. Haber vermek için telsizini arasa da bulamamış. Bileğine gömülü yedek telsizi ise parmaklarını parçalayan bombanın etkisiyle çalışamaz hale gelmiş. Sürüklenerek mağaranın onu götürdüğü yere ilerlemiş. Yıllar sonra bana anlatırken “Yeniden ayıldığımda,” dedi. “Başımda kara bir kurt dişlerini yaralarıma geçirmek üzere ağzını açmış hırlayarak bana bakıyordu. Gözlerinden akan kan benim kanım mıydı yoksa o da mı yaralıydı anlayamadım. Gördüğüm şeyin gerçekliğinden bile emin değildim. Beni sürüklemeye başladığında yardım ediyor sandım. Ama gittikçe ışığa yaklaşıyorduk. Ayın hareleriyle gözlerim açılmaya başladı. Anladım ki hem düşmana hem ölüme adım adım değil etlerim döküle döküle yaklaşıyordum. Her şey bulanık olsa da zihnime kazınan, içime işleyen bir ses duydum. “Geç kaldınız!” diyordu ve tekrarlıyordu “Geç kaldınız!”. Nerden geldiğini bilmesem de kulaklarımdan içime doğru adeta ruhumu yırtarak sızan bu söz uzun zaman susmama neden oldu. Bu hem benim hem de Kaşgar’da Urumçi’de ölüme terk ettiğimiz kandaşlarımızın acısını kulak ardı eden tüm Türklerin cezasıydı.”

Bahadır bir anda donup kaldı. Kendini bildiğinden beri duyduğu sesler ilk defa bu kadar anlam kazanmıştı. Kara gözleriyle etrafa bakındı. Kurt yeniden gelmiş olabilir miydi?

نهاية الفصل

26 تعليق