Birkaç saat süren yoldan sonra en sonunda orman evine varmıştım. Yolda arkadaşlarıma ve aileme ulaşmaya çalışmıştım ancak ben yolun daha en başlarındayken bu salgına dair videolar, fotoğraflar ve haberler zaten yayılmaya başlamıştı ve çok geçmeden de hatlar kesilmişti. Tahminimce kargaşa olmaması için hükümet hatları kesmişti ama her şey çoktan yayıldığı için çok geç kaldıklarını da tahmin etmek de zor değildi.
Önce Luna’yı evin içine sokup sonra valizlerimi içeri aldım ve Glenn’in bana daha önce gösterdiği şekilde güvenlik sistemini devreye soktum. Bir anda camlar ve kapı kepenklerle kapandı ve salondaki televizyona evin her tarafındaki kameraların görüntüsü geldi. Sakince koltuğun karşısına oturup kameraları izlemeye başladım. Glenn geldiğinde onu görüp kapıyı ona açmak için… Ama orada saatlerce durup hiçbir şey yapmadan kameraları izlememe rağmen o gelmedi. Ne kadar beklediysem, ne kadar ağladıysam da hiç fark etmedi…
Ertesi gün aynı koltukta uyandım. Gece kameraları izlerken uyuya kalmıştım. Uyanınca da bir şey yapmadan kameraları izlemeye devam ettim. Karnım guruldamaya başlayana kadar kameraları izledikten sonra kendimi güçlükle koltuktan kaldırdım ve ayaklarımı zorlayarak mutfağa gittim. Dünden beri ağladığım için gözlerim kurumuştu, bu görüşümü bulanıklaştırıyor, bir yandan da belki Glenn veya arkadaşlarımdan başka biri gelir diye ekranın başından ayrılmak istemiyordum. Ama bu kadar süre ekrana baktığım için olsa gerek gözlerim acımaya başlamıştı…
Kendimi zorla mutfağa sürdükten sonra dolabı açıp ne yiyebileceğime baktım. Aslında salon ve mutfak birleşikti hatta evin ön kapısı da buraya açılıyordu. Ayakkabılık ve askılık da vardı ama yine de şu birkaç adım ardımda kalan koltuktan kalkıp buraya, mutfağa gelmek bana nedense kilometrelerce yürümüşüm gibi gelmişti. Yine de bu düşüncelerden kurtulmaya çalışıp mutfağı araştırmaya başladım. En sonunda son kullanma tarihi henüz geçmemiş bir sütle mısır gevreğinden yemeye karar verdim. Sonuçta bir süre sonra ortalıkta sağlam süt kalmayacaktı ve bir yudum süt bile çok bulunmaz olacaktı. Bulmuşken içmek lazımdı…
Mısır gevreğimi kâseye koyup sütle ıslattıktan sonra kaşığımı alıp yeniden ekranın karşısına geçtim. Her ne kadar karnım guruldamaya devam etse de hiçbir arkadaşımdan, ailemden ve Glenn’den haber alamıyor olmanın yüreğimde sebep olduğu sızlama lokmalarımın boğazımda düğümlenmesine sebep oluyordu. Yine de kendimi zorlaya zorlaya biraz mısır gevreği yedikten sonra kâseyi kenara koyup yeniden ekranı izlemeye başladım. O sırada odanın köşesindeki koltukta oturan Luna gözüme ilişti. O da dünden beri hiçbir şey yememişti ve şu anda olanlara da bir anlam veremiyordu. Dünden beri ben ağlarken yanıma gelip sevgi gösterileri yaparak beni neşelendirmeye çalışıyordu ama şu ana kadar süregelen başarısızlığından olsa gerek yüzü düşmüş, koltukta sanki bitkin gibi oturuyordu. ‘Sevgili yoldaşım en azından çabalarının karşılığı olarak bir şeyler yemeği hak ediyor,’ diye düşünüp koltuktan kalkıp salondan çıkıp koridora geldim. Aslında koridor çok da uzun değildi. Zaten evin girişi de salona açıldığı için koridorda sadece dört kapı vardı. Birisi tuvalet ve banyo kapısı, birisi yatak odası kapısı, birisi garaja açılan kapıydı. Son kapı ise bodruma inen merdivenlere açılıyordu. Bu kapılar koridora karşılıklı şekilde yerleşmişlerdi. Koridorun sonunda ise çatıya çıkmak için kapalı bir merdiven ve dışarı açılan bir pencere vardı. Tabii şu anda pencere kepenkle kapanmış durumdaydı ve pencereden girip etrafı aydınlatması gereken güneş ışınları yerini tavandaki lambalardan yayılan yapay ışınlara bırakmıştı…
Bodrum merdivenlerine açılan kapıyı açıp bodrumun ışıklarını açtım bodruma indim. Glenn tam bir hayatta kalma hayranı olduğu için burayı bir sığınak haline çevirmişti. Zaten evin pencerelerinin ve kapısının kepenkle kapanması burayı dışarıdan korumaya yetiyordu. Bunun yanı sıra elektrik için bodrumda jeneratör, jeneratör için de birkaç bidon benzin vardı. Tabii buranın asıl elektrik kaynağı çatıdaki güneş panelleriydi ama panellere bir şey olması durumunda kullanılmak üzere bu jeneratör de burada duruyordu. Bunun yanı sıra burada çeşit çeşit dayanıklı gıdalar vardı. Bakliyat tarzı şeyler. Ve tabii köpek maması da vardı. Bana bu evden ilk bahsettiğinde ona gülmüştüm. “Eğer hayatta kalacaksak Luna’da yanımızda olacak. Onu da düşünmelisin,” dediğimde beni ciddiye alıp buraya köpek maması da getirmişti…
İstemsizce gülümsedikten sonra köpek mamalarından birini açıp Luna’ya götürmek istedim. Ama yanıma bir kâse almadığımı fark edince ağır adımlarla mutfağa dönüp bir kâse aldım. Mutfaktan geçerken de tabii ekranı kontrol etmeyi ihmal etmedim. Aşağı geri dönüp kâseye mama aldıktan sonra merdivene yöneldim. O sırada bodrumun köşesindeki bir dolap dikkatimi çekti. O dolabın içindekilere hiçbir zaman ihtiyacım olmamasını dileyip yukarı çıktım ve bodrumun ışığı ile kapısını kapatıp salona döndüm. Luna hala neşesiz bir şekilde koltukta yatıyordu. “Hey! Kalk ayağa!” diye bağırmak için kendimi biraz zorladım. Amacım Luna’yı neşelendirmekti aslında. Ki öyle de oldu. Benim sesimi duyması bile neşelenmesi için yetmiş gibi bir anda ayağa kalkıp etrafımda dönmeye, üzerime zıplamaya başladı. “Tamam tamam, sakin ol,” diyerek bir elimle onu biraz sevdikten sonra kasesini yere bıraktım. Ben daha kâseyi bırakmadan kâseye atılıp mamasını yemeye başlamıştı zaten…
O mamasını yemeye koyulduğunda ben de ekranın başına geri dönmek yerine kendime gelmeye çalışmayı tercih ettim. Ama bunu nasıl yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Önce şarkı açıp dans etmeyi denedim ama içimde dans etmek için en bir heves ne de enerji bulamayınca kapatıp yatak odasına gittim. Komidinin üzerindeki kitaplardan birini alıp salona döndüm ve yeniden ekranın karşısına oturdum. Ama bu sefer ekranı izlemek yerine elimdeki kitabı okumaya koyuldum…
Sonraki birkaç günüm hemen hemen böyle geçti. Arada sırada evin deposundaki suyla duş almakla, bazen evdeki küveti doldurup küvette kitap okumakla… Tek farklı ve heyecanlı olay bir gün güvenlik sistemini devre dışı bırakıp arabamı garaja koymam ve sonrasında hemen eve geri girip güvenlik sistemini yeniden devreye sokmam oldu. Her geçen gün durumu biraz daha kabullenmeye başladım. Her geçen gün evdeki başka bir kitabı okumaya başladım. Glenn böyle bir durumda burada kalanların çok sıkılacağını düşündüğü için kitaplar da dahil olmak üzere buraya zaman geçirmeyi sağlayacak pek çok şey bırakmıştı. Günlerim onun bıraktığı şeylerle zaman geçirmeye çalışmakla ve onu, arkadaşlarımı ve ailemi düşünmekle geçiyordu. Ama dediğim gibi, her geçen gün durumu biraz daha kabullenip biraz daha iyi olmaya başladım. Şarkılar açıp söyledim, dans ettim, eğlendim, kitaplar okudum… Ama yine de düşünmeden edemiyordum… Her gün telefonumu kontrol ediyordum. Her gün saatlerce kameralara bakıyordum. Her gün evin farklı köşelerinde telefonun sinyalinin çekip çekmeyeceğini deniyordum…
Her gün saati takip edip günleri sayıyordum. Her günüm böyle monoton ve sıkıcı şekillerde geçiyordu. Her ne kadar eğlenmem için çeşitli araçlar olsa da Luna yanımda olup beni neşelendirmeye çalışsa da yine de günün sonunda yaşadığım pişmanlıklar vardı. Mesela evet, arkadaşlarıma videoları iletip olayları anlatmıştım ama hiçbirini benimle gelmesi için zorlamamıştım. Zorlamayı bırak, hiçbirine böyle bir teklifte bile bulunmamıştım. Belki de söylesem, ısrar etsem…
Günlerim böyle düşüncelerle geçiyordu. Tabii günün sonunda hiçbirini ikna edemeyeceğimi biliyordum. Ama yine de bu düşünce sık sık içimi kemiriyordu. Yine bir gün bu düşünceyle boğuşurken bir yandan da şarkı söyleyerek dans ederken gözüm bir an ekrana takıldı. Her ne kadar her an bakmasam da yine de ekranı her zaman açık tutuyordum.
Gözüme ekranda hareket eden bir şey takılınca şarkıyı durdurup ekranın karşısına geçtim. Gördüğüm şey şimdiye kadar gördüğüm şeyler arasında en iğrenç ve en korkunç olan şeydi. Birkaç gün önce videolardan ve fotoğraflardan gördüğümde kafayı sıyıracak gibi hissedip buraya kaçmama sebep olan şeylerden biriydi… Bir ölüydü!
Üzerindeki kıyafetler yer yer yırtılmış, her tarafı morarmış, gözlerinin rengi gitmiş ve vücudunun pek çok yerinde kan lekeleri olan, iğrenç bir ölüydü. Açıkçası gizlice tıp fakültesinin derslerine girdiğimde morgda da ölüler görmüştüm ama hiçbiri böyle değildi. En azından hiçbiri hareket etmiyordu…
O ölü bir süre evin etrafında dolaştı. Zaten gözüme çarptığında evle arasında daha mesafe vardı. Etrafta öylesine dolaşıyor gibiydi. Dolaşmaya da devam ediyordu. Ben ise istemsizce nefesimi tutmuş, kılımı bile kıpırdatmadan onu izliyordum. Luna da yanımda oturmuş, ağzı kapalı gözleri kocaman bir şekilde ekrana bakıyordu.
Ne kadar süre orada öylece o ölüyü izlediğimizi bilmiyorum. Ama ekrandan o ölünün hırıltılarını duyarak uzunca bir süre onu izledik. Etrafta birkaç adım attı, kendi etrafında turladı, hatta bir ara evin duvarının dibine kadar gelip doğrudan duvara baktı ve sonra arkasını döndü. Bir süre daha orada öylece dolanıp durdu. Ardından sanki bir şey duymuş gibi arkasını döndü. O sırada ağaçların yanındaki çalılardan birisi çıktı. Elinde bir pala olan, yüzünü kafasındaki şapka örtüyordu. Üzerinde bir kazak, onun üstünde de bir yelek, ayaklarında kirlenmiş, hatta eskimiş bir çift bot vardı. Pantolonu ise siyah bir yırtık kottu. Adam gevşek ama seri bir yürüyüşle ölüye yaklaşıp elindeki palayı ölünün kafasına doğru savurduğunda ben de olduğum yerde sıçradım. Ölünün kafası ikiye bölünürken bedeni yere doğru düştü. Kafasından fırlayan parçalar ise evin duvarlarına, kepenklerine bulaştı. Ardından adam kendinden emin adımlarla eve doğru yaklaşıp kafasını kaldırdı. Kafasını kaldırınca kahverengi gözleri, kumral saçları ve kirli sakalı uzun burnuyla birlikte çok net bir şekilde göründü. Belli ki 35-36 yaşlarında bir adamdı.
Adam yavaş adımlarla eve yaklaşıp elindeki palayı evin duvarlarına sürterek evi incelemeye başladı. Bir tam tur attıktan sonra kameralardan birine döndü. Önceden yarı açık duran ağzının yerini ürkünç bir gülümseme alınca sarı dişleri göründü. Palasını kameraya doğrultmuş halde kameraya doğru birkaç adım geldi ve ağzı hareket etmeye başladı. “Orada bekle. Geri geleceğim,” deyip ürkünç bir kahkaha attı ve hızlı adımlarla geldiği çalılıklara doğru döndü. O görüşten çıkana kadar donmuş bir vaziyette onu izledim. O adam görüşümden çıktıktan bir süre sonra ne kadardır tuttuğumu fark etmediğim bir nefesi verip büyük bir rahatlama hissettim. Ancak tuttuğum nefesi vermemle birlikte panik atak geçirmeye başladım. Nefes alışverişimi kontrol edemeyip titremeye başladım. Zihnim korkuyla dolup taşıyordu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Hatta öyle bir noktaya gelmiştim ki orada korkudan öleceğimi sanıyordum…
Ancak neyse ki Luna bu konuda eğitimli bir köpekti. Ben fenalaşmaya başladığım anda beni sakinleştirmek için çalışmaya başladı. Başarılı da oldu. Adamın kayboluşunun ardından birkaç dakika süren bu sorunlu sürecin ardından nefes alışverişimi düzenlemeyi başardım ve hızlıca ne yapacağımı düşünmeye geçtim. Glenn burada olsa kesinlikle böyle bir durum için bir planı, yapacağı bir şeyi olurdu. Ya da babam burada olsaydı silahını çekip bu adam geri döndüğünde, geri dönerse eğer, onu vururdu. İşte bu!
Hızlıca evin anahtarını alıp bodruma indim ve köşede duran dolaba yöneldim. Dolabı açan anahtarı dolaba sokup çevirince dolap açıldı. Açılmasıyla birlikte önüme ne olduğunu ya da nasıl kullanacağımı bilmediğim sayısız silahın olduğu bir oda açıldı. ‘Demek ki dolap değil, odaymış,’ diye düşündüm içinden. Bir yandan Glenn’in bu kadar silahı nereden ve nasıl bulduğunu da o an merak etsem de hayatta kalma içgüdüsü mü yoksa adrenalin mi bilmiyorum ama normalde çok korktuğum, görünce bile içimin ürperdiği o silahlardan birine doğru uzandım. Elim kullanabileceğimi düşündüğüm bir tabancaya doğru titreyerek ilerlerken zihnimin boşaldığını hissettim. Sanki kendimi yönetmiyormuş, bedenimin kontrolü bende değilmiş gibi geliyordu. Bana çok uzun gibi gelen bir sürenin ardından elim silaha ulaşıp silahı aldı. Ondan sonra içgüdüsel olarak filmlerde gördüğüm gibi diğer elimi de silaha götürdüm ve üst kısmını kendime doğru çektim. Sonra deneme amacıyla silahı bodrumun daha uzak bir tarafına çevirip tetiği çektim. Aslında bütün bu süreç tamamen içgüdülerim sonucunda meydana gelmiş bir süreçti. Bu sürecin hiçbir aşamasında kendimi kontrol ettiğimi hissetmiyordum. Zaten tetiği çektikten sonra silahı da yere attım. Kalbim hızla atmaya, nefes alışverişim hızlanmaya başlarken ise silahın hiç ateşlenmediğimi fark ettim…
Ben korkuyla birkaç adım gerilerken yere attığım silahın üstü çekilmiş halde kalmış, yerde duruyordu. Birkaç saniye ona baktıktan sonra korkuyla eğilip silaha bakarak sorunun ne olduğunu anlamaya çalıştım. Bir süre silaha öyle baktıktan sonra ürkek hareketlerle elime alıp doğrulup incelemeye başladım. Biraz inceledikten sonra sorunun silahın içinde mermi olmaması olduğuna karar verdim ve silah dolabına döndüm ama orada o kadar çok mermi ve şarjör vardı ki hangisinin bu silaha ait olduğunu anlamama imkân yoktu. Ben de orada duran bir çantaya oradaki bütün mermilerden ve şarjörlerden biraz koydum ve hızlı adımlarla yukarı çıktım. Eşyalarımı çok fazla dağıtmadığıma şükrederek her şeyimi arabama hızlıca geri yükledim. Ardından bütün bu süreç boyunca beni meraklı gözlerle takip eden Luna’yı arabama bindirdim. Sonrasında arabaya koyabildiğim bütün yiyecekleri koyduktan sonra ekrana baktım. Henüz o adamdan ya da bir başkasından bir işaret yoktu. Ama işimi şansa bırakmayıp onlar gelmeden gitmeye niyetliydim. Evin ne kadar dayanacağını bilmiyordum ama şayet ev dayansa bile onlar dışarıda beni beklerken burada esir kalmış olacaktım.
Evden alabileceğim son şeyleri de aldığıma hızlıca emin olduktan sonra derin bir nefes vererek kendimi sakinleştirdim ve korkuyla güvenlik sistemini kaldırdım ve garajın kapısını açıp gaza bastım…