Şarkımın tınısı havada bükülüp gemiye ulaştığı an, güvertedeki gemicilerin gözlerindeki ışık söndü. Hepsi birer kukla gibi, melodimin ritmiyle kayalıklara doğru yürümeye başladılar. Kai ile birlikte sudan yükseldik. Keskin dişlerimiz ve açlığımız, okyanusun en karanlık yasasını yerine getirmek için sabırsızlanıyordu. Avımız, ablamı vuranların soyundandı; bu yüzden merhamet kelimesi o an deniz köpüklerine karışıp yok oldu. Gemiciler neye uğradıklarını bile anlamadan, okyanusun derinliklerinden gelen bu iki yırtıcıya yem oldular. Karnımız doydukça, damarlarımda akan o ölümcül, yıkıcı gücün katlanarak arttığını hissettim.
"Şimdi, Kai," dedim, dudaklarımdaki kanı elimin tersiyle silerken. "Şimdi karaya çıkma vakti."
Kıyıdaki sığ kayalıklara doğru yüzdük. Su, sadece bellerimize kadar geliyordu. Gözlerimi kapattım ve içimdeki o devasa gücü serbest bıraktım. Mor pırıltılar bu kez suyollarına değil, doğrudan kendi bedenlerimize yöneldi.
Dönüşüm, acı verici bir mucize gibiydi.
İlk önce kuyruğumdaki pürüzsüz pulların derimin altına çekildiğini, etimin yarılarak ikiye ayrıldığını hissettim. Kemiklerim kırılıyor, yeniden şekilleniyor ve insan bacaklarına dönüşüyordu. Kai’nin acı dolu inlemesini duydum ama gözlerimi açamadım; çünkü benim de boğazımdan bir çığlık yükselmek üzereydi. Akciğerlerim genleşti, solungaçlarım kapandı ve tamamen kurak havaya mahkum kaldım.
Birkaç dakika sonra, acı yerini nabız gibi atan bir sıcaklığa bıraktı. Gözlerimi açtığımda, ıslak kumların üzerinde iki ayağımın üstünde duruyordum. Kai de hemen yanımda, yeni doğmuş bir canlı gibi bacaklarına bakıyordu. Mavi saçlarımız ve gözlerimiz hala buradaydı ama artık okyanusa ait birer canavar değil, insanların arasına sızmaya hazır iki yabancıydık. Ablamı tutsak eden dünyaya ilk adımımızı atmıştık.