تخطٍ إلى المحتوى

Pudra

الفصل 2 · قراءة 8 دقيقة

Pudra

الفصل 2

Bölüm 2: Kendine İyi Bak

"Bunu okuyabiliyorsan başını hareket ettir."

Kaşlarımın az çok kımıldadığını biliyordum ama gönlümce çatamıyor ve vermek istediğim tepkiyi tam veremiyordum. Asırlık bir uykudan uyanmıştım sanki. Bedenimi hissedemiyordum, kullanamıyordum. Mumyaların gerçekten de sonradan dirildikleri doğruysa eğer, böyle hissediyor olmalıydılar. Başka bir benzetme yakışmazdı içinde bulunduğum duruma. Yalnızca suratıma suratıma tutulan telefondaki yazıyı kabul ettim va başımı hafifçe sola doğru çevirdim.

Bu yazı translate yardımıyla Yunancadan Türkçeye çevrilmişti.

Ama anlamıyordum, bunlar kimdi? Benden ne istiyorlardı? Niçin bağlıydım ve etraf neden bu kadar aydınlık? İnsanların ne kadar aydınlık ışıkta kör olduklarına dair yapılan bir deneye mi kurban gidiyordum?

Hayır, bunlar organ mafyaları olmalıydı. İç organlarımı hissedemiyordum, onları almışlar!

Burdan kalkmalıyım, terketmeliyim yatağı hemen! Ama yapamıyorum, elim kolum bağlı! Ellerimi ve dahi ağzımı bile açamıyorum tam olarak.

Burdan kaçmamı öylesine imkansız hale getirmişler ki, kalp atışlarım daha da yaşayacağım şeylerin korkusuyla hızlanmaya başlamıştı.

Bekle!

Kalp atışlarım..

Kalbim yerinde olmalıydı! Onu almamışlar. Şükürler olsun, hala atıyor.

Peki ne zamandan beri buradayım? En son neredeydim ve dahası hangi yılda olduğumu biliyor muyum?

Hayır, hiçbirini bilmiyordum bunların. Adımı hatırlayamıyorum ve hatta cinsiyetim hakkında yalnızca tahminde bulunabilirim.

Kafam çok dağılıyor.. Her saniye daha da deliriyorum..

Kalbim yerindeydi belki ama beynimi aldıkları kesin olmalıydı.

Tekrar mı uykuya dalıyordum..?

***

Yunanca birşeyler mırıldanarak açtım gözlerimi tekrar. Yanımda beyazlara bürünmüş birisi duruyordu ve birşeylerle ilgileniyordu ki sesimi duyup bakışlarını bana çevirdi. Kıkırdayışına kilitlenmiş kalmıştım. Dillerini bilmemle ve ettiği küfürü duymuş olma ihtimalimle alakalı aptalca birşeyler söylediğinde uzaklardan karşılık olarak bir kıkırdama sesi daha işittim. Düşünebiliyordum, sinir olabiliyordum, acıyı hissedebiliyordum ve cinsiyetimi hatırlayabiliyordum.

Pars Bozoğlu. Annemin 15 Temmuz'da şehit olmasının ardından babam akciğer kanserine yakalandı. Acı verici ölümünden sonra bana kucak açan kişi dayım olmuştu.

Yengem ve dayımdan tek tük anılar var kafamda. Kırıntı yarışması yaptığımızı, yengemin yaptığı menemeni ve dayımla şahit olduğum o diyalogları..

"O çocuğun yaşadığını mı zannediyorsun Kenan! Yürüyen ölü resmen! Sen de farklı değilsin, vicdansız! Nasıl düşünebilirsin böyle birşeyi!? Avuç içi kadar çocuğun neler yaşadığını bilmiyor musun!?"

"Sus, bağırma! Dellendirme adamı! Çok mu istekli görünüyorum kardeşimin oğlunu ele vermeye oradan bakınca!? Yürüyen bir ölüye sen mi iyi geleceksin!?"

"Yeğenin o senin! Şehit oğlu, şehit!! Altında ezilecek olsak bile başımızın üstü onun yeri! Daha fazla ısrar etme. Yanında istemiyorsan çocuğu, söyle bana! Alırım onu da, diğer oğlumu da yanıma, çeker giderim!.."

Benden iki yaş büyük kuzenim Faris'la kardeş gibiydik. Fakat her geçen yıl yengemin daha da geç saatlere kadar ağlamasına neden olmaya başlamıştı. Sigaraya on beş yaşında başlamıştı ve sabah üçten önce eve dönmüyordu. Her dönüşünde bir başka yara izi karşılıyordu bizi suratında. Onun 17 yaşındaki kavgalarından birine tanık olmuştum. Tabii pek kavga sayılmazdı. (Kazar olmuş olmasını diiyorum) omurgasını kırdığı bir çocuğun abisi, arkadaşları yanında değilken bulmuştu Faris'i. Birkaç arkadaşını almıştı ama yanına. Tekme tokat dövmüşlerdi onu. Canımı dişime takıp engel olmaya çalıştığımı hatırlıyorum da, beni ittiklerinde başımı taş duvara vurmuştum. Suratımın yarısı kandan görünmüyordu.

İşte ilk defa o günün akşamı o kadar büyük çaplı bir kavga yaşanmıştı aile içerisinde. Faris defolup gideceğini uzun zamandır söylüyordu bana fakat o gece o sözlerini gerçeğe dönüştürmüştü. Hırs ve öfke dolu şekilde çantasını hazırlarken izledim onu. Tek kelime etmedim. Hastanedeymiş gibi hissediyordum kendimi hala. İyileşince yaralarım, herşey düzelecekmiş gibiydi. Ama öyle olmadı.

Çarpıp çıkıyordu ki durdu ansızın. Bir süre yere bakmış ama sonra hemen bana dönmüştü. Çantasını yere bırakıp yanıma geldiğini hatırlıyorum. Bandajıma eliyle hafif hafif dokunup burnunu çekmişti ve ağlamasına engel olmak için bastırdığı ses tonuyla mırıldanırcasına konuşmuştu.

"Gerizekalı. Ne diye karıştın ki zaten, hepsi senin yüzünden.. Aynısından bir de başının bu yanına yapacağım. O zamana kadar kendine iyi bak.."

Alt dudağı titremeye başlayınca hızla başını çevirmiş bir daha da ardına bakmamıştı. Gecenin sessizliğinde, kimsenin haberi olmadan, kimselere görünmeden uzaklaştı..

Yengemi daha da kimse ayıltamazdı. Gözünü hüzün bürümüştü. Oğlu bulunamıyordu.

Haliyle beni vermeye razı oldu.

Ah yenge.

Bir yanım 'aptal' diyor ama diğer yanım yanıp yanıp tutuşuyor. Özlemden kavruluyor yüreğimin bir köşesi..

Ben de terkedersem onu, ne yapardı o zaman..? Öz oğlu bile kin beslemiş ona, dolmuş dolmuş terketmiş yuvasını. Ben de gidersem ne olurdu halimiz?

Çok düşünmüş üzerine, razı olmuş ondan kopmama.

Çok acı çektim yengem. Sen ne yaptın? Yaksaydın beni de savursaydın küllerimi okuanuslara. Bana bunları yaşatmasaydın buralarda işim ne olurdu yenge? Oğlunu bulabilir miydim? Oğlun beni bulabilir miydi yenge?

Az daha ölüyordum senin yüzünden..

***

Nasıl hayatta kaldığımı anlattıklarında bana şok olmuştum. Bir an inanmak istemedim, Türk olduğumdan dolayı dalga geçmek istediklerini düşündüm. Fakat haberlere bile çıkmıştı..

Biri engel olmak istemiş bana, hayatımı kurtarmak istemiş.. Engel olmaya çalışmış.

Artık bunu öğrendiğim günlerdeki kadar düşünmüyor ve garipsemiyordum. Ama ayaklanmaya başladıkça o kişinin sağlığının ne durumda olduğunu merak etmeye, ziyaret etmem gerekip gerekmediğini düşünmeye başlamıştım. Sonuçta hayatımı kurtarmak için kendisini tehlikeye atmıştı.

Haberlerde de kendisi hakkında bilgi verilmiyordu, görüntüleri sansürlüyorlardı. 'Bir vatandaş' diye hitap ediliyor ve üzerinde asla durulmuyordu. O kişiyi tanımak istiyordum ama beni umursayıp da sorularıma doğru düzgün cevap verecek kimse yoktu etrafımda. Soktuğumun hastanesinde hapsolmuştum. Ayağa kalkmam henüz mümkün değildi. Yırtık kaslardan ve dahasından haberdar edilmiştim fakat asıl duymak istediklerim söylenmiyordu..

Aynı hastanede yatıyor olmamıza rağmen.

Aradan günler geçmişti de sonunda az çok yürüyebiliyor vaziyetteydim. Hiç de istemiyordum aslında iyileşmeyi. Dışarı çıkmak istemiyordum. Sonsuza kadar burda kalmak varken neden oraya çıkıp eziyet çekmeliydim ki?

Sanki bir kafes istiyordum.. Beni oraya tıksınlar ve bir daha asla çıkarmasınlar. İnsanlar için parmaklıklar, özgürlüklerini kısıtlayan şeylerdi. Fakat benim için bir kalkan görevi görebilirdi belki de. Hayatın acımasız tarafından beni korumasını çok isterdim.

Hatta..

Hatta bu mümkün! Neden olmasın!? Sonuçta kimsenin kimseye işkence edemediği, sessiz ve (işlediğin suça göre) güvenliği sağlanan yerlerdi. Yemek sıkıntım veya kira faturam olmadan yaşayabilirdim. Tanıdıklarım olurdu; gerçek dertleri olan, cezalandırılan ve beni anlayan..

Bunlar bu kadar basit elde edilebilir miydi bilmiyorum. Mutlaka bir aksaklık çıkabilirdi, planım işlemeyebilirdi, olmayabilirdi. Sürünebilirdim. Huzur arayışındayken asıl işkenceyi bulabilirdim ve dahası..

Risk almak artık benim için çok da zor değildi.

Herşeyden önce hayatımı borçlu olduğum kişiyi görmeliydim. Teşekkür etmeli, elini sıkmalı, varımla(!) yoğumla yanı da olmalıydım. Oda numarasını öğrenmem yeterli olurdu ama kimden öğrenebilirdim bu numarayı bilmiyorum, yalnızlığın dibine vurmuştum burda.

İntihar etmeyi nasıl aklımdan geçirebildim bilmiyorum. Böylesine güzel bir yüzü olabildiğince yaşatmalıydım..

Hayır, haricinde yaşamak için hala bir nedenim yok. Nefes almak ve gece olunca uyumak yaşamak oluyorsa eğer, intihar etmemi haksızlık ilan edebilirdim ama değil. Yalnızca hayatta kalmak bazı şeyler için yeterli olmuyor. İyileştikten ve buradan çıktıktan sonra birkaç yıl yatabileceğim ağarından bir suç işlemeliydim. Çok sürmeyecekti. Suç işlemek eğlencelidir, ve şimdi eğlenceyi birkez olsun dibe vurma fırsatı avuçlarımın arasındaydı..

***

Hayatımı kurtaran kişinin oda numarasını bilip bilmediğini sordum bu haftaki temizlik görevlisi yaşlı adama. O ise tıpkı diğerleri gibi bir tepki verdi ve bakmayı bile gerek görmeden başından savdı beni. Ne sorumu cevaplamıştı ne de biraz olsun umurunda olabilmiştim.

Gerçekten bunlara sırf ırkımdan dolayı mı maruz kalıyordum? Böyle düşünmek kafamı attırıyor! Yakıp yıkasım geliyor bu hastaneyi. Kimse lanet bir sayıyı söylemek istemiyor ve bana itici itici bakışlar atıyordu.

Sabrım tükenmeye başlamıştı.

Sözlerim sertleşmiş, araya uygunsuz kelimeler girmeye başlamıştı. Artık görevlinin dikkatini çekebiliyordum ve beni dinlemesine neden olabiliyordum. Utanmasam tehtid edecektim buracıkta da aralandı dudakları sakince. Gözlerinin bana acır gibi bakması kanıma dokunsa da, cevap alabilme umuduyla susmaya karar vermiştim. Pür dikkat kesilmiştim fakat sanki çok da umrumda da değilmiş gibi çatık kaşlarla adamı seyretmeye koyulmuştum.

Frekans ayarları bozuk sesiyle öldüğünü söyledi bana. Yazık etmişim. İkimiz de gencecikmişiz ve ben kendi hayatımı sonlandırmaya çalışıp başkasının canını aldığımdan dolayı zavallı konumuna düşmüşüm. Hastanede hep benim dedikodularım dolaşıyormuş. İçi cız ettiğinde kapıma yemek bıraktığı bile oluyormuş kızcağızın. Bense herşeyden habersiz atlayıvermişim. Nankörmüşüm, yiyip yiyip yalnızca faydasını gördüğüm kıza hayatımı da borçluymuşum fakat bir teşekkür bile edemeden kıymışım ona. Şimdi ise yüzsüz gibi oda numarasını öğrenmek istiyormuşum. Fakat herşeye rağmen genç kızın ailesi hastane masraflarımı karşılayacakmış. Kırılan gözlüğümü bile ben uyanmadan öncesinde yenilemişler de bunu sorgulamamışım bile. Kızları boşuna ölmüş olmasın diye çırpınıp durmalarına yol açmışım. Kimisi benden nefret ediyormuş, kimisi de halime acıyormuş. Gencecikmişiz ikimiz de.

Yazık olmuş..

Yazık etmişiz.

Hadi ben iyi olacakmışımda o kız veda etmiş yaşamına, bunun bedelini nasıl ödeyecekmişim? Beni ikinci bir şansa layık görmüş de kendinden vazgeçmiş, vicdanım kaldırabilecek miymiş bu kadarını? Gururuma yedirebilmiş miyim? Nefes almak zor gelmiyor muymuş!?

Daha ne kadar batabilir mişim...?

Hızla tersledim adamı. Bir ayağı çukurda olan zavallının asıl kendisi olduğunu ve bana böyle sözler söyleme hakkını neresinden çıkardığını sordum. Böyle konuşmadan önce defolup insanların basıp geçtiği yerleri silmesi gerektiğini söyledim. Bakımsız suratını ayağımla ezsem herkese fazlasıyla yararımın dokunabileceğini de ekledim. Onun aksine yaşadığım hayat boyunca kime yararımın, kime zararımın dokunduğunu biliyor ve yaşamayı hakedip haketmediğimi beynimi kullanarak anlayabiliyordum. Sözde kalıp 'intihar edeceğim' demektense cesaret edip eyleme geçebilmemle övündüm karşısında. Onun gibi sefil bir hayat yaşamaktansa ölmeyi yeğlediğimi kabul ettiğimi çünkü annemden doğduğum günden beri böyle acınası bir yaşamı haketmediğimi bildiğimi anlattım. Talihsizliklerin, bazen hiç de haketmeyen insanları bulabildiğine ve hayatlarını bataklığa çevirebildiklerine tanık olduğumu, kendisininse oturduğu yerden onu bunu yargıladığını çarptım suratına hakaret eder gibi. Ki zaten dakikalardır demediğimi bırakmamama rağmen hala susmak istemiyordum. Bağırmaya, kızmaya devam ettim. Yaslandığım yerden kendimi almıştım ve tüm gayretimle kendimi savunuyordum. Ben bunları haketmemiştim gerçekten de. Sonuma kadar arkamdaydım. Kimlerin laf ettiği umurumda değil, aşağılamaya ve kendimi korumaya devam edecektim.

Nasılsa ustası olduğum harika alanlardı..

Ağzım birşeyler söylüyor, çabalar sarfediyordu fakat kalbim şoku hala atlatamıyordu. İntihar denememin bir cana mal olması canımı yakmıştı evet ama bunun için önümdeki kuru ihtiyara hesap vermek zorunda değildim. Acıdan nefes almamın zorlaştığını ve vicdanımın gerçekten de bu kadarını kaldıramadığını söylemedim moruğa, çünkü bir başka hemşire aramıza girip engel olmuştu devam etmeme. 'temizlikçi' ye, hatta 'çöpçü' ihtiyara hemen odayı terketmesi gerektiğini söylemişti. Sıskanın uzaklaştığını görür görmez elime ne geçtiyse fırlattım ona doğru. Son birkaç kez daha bağırdım gözden kaybolduğu kapıya doğru. Hastane koridorundaki meraklı insanlar ise içeriyi görebilecek bir konuma doluşmuşlardı. Gözlerine baktıkça ve hakkımda "intihar etmeye çalışıp gencecik kızın canına kıyan çocuk" diye konuştuklarını düşündükçe çıldırıyordum. Üzerimdeki yorganı parçalarcasına hırpalayıp kapıya doğru savurduğumda ise omuzumdaki inanılmaz acı yüzümü buruşturmama neden olmuştu.

Hemşirenin serumuma şırınga vurduğunu görmüştüm. Ense kökümde bir uyuşukluk sezmeye başlamıştım. Çatık kaşlarım gevşiyor ve ifade içermeyen konumuna dönüyor gibi oluyordu.

Başımdaki şiddetli ağrı ise yatakla buluştuğumda son buldu.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.