تخطٍ إلى المحتوى

PRİMORA

الفصل 2 · قراءة 6 دقيقة

PRİMORA

الفصل 2

Bölüm 1- Taş Tepeler

Sessizlik vardı.

Ama bildiğim bir sessizlik değildi bu; sesin yokluğu değil, sesin henüz doğmamış hâliydi. Ne karanlıktı ne aydınlık. Her şey apaçık ortada ama aynı zamanda gölgede kalmış gibiydi.Bir boşluk değildi ama bir şeylerle dolu da sayılmazdı. Bedenimin olup olmadığını bilmiyordum. Yere basmıyordum, fakat düşmüyordum da. Zaman akmıyor, beklemiyor, yalnızca duruyordu.

Sonra hissettim.

Görmeden, duymadan… yedi ayrı titreşim geçti içimden. Birisi ılıktı; varlığıyla içimi genişletiyordu. Bir diğeri soğuk değildi ama serin; dokunduğu yeri görünmez kılıyordu. Bir üçüncüsü nabız gibiydi, düzenli ve yorucu. Bir başkası içe doğru çekiyor, ağırlık bırakıyordu. Keskin bir bilinç kıvılcımı geçti ardından; sonra dinginlik ve en sonda sürekli yer değiştiren, tutunamayan bir dalga.

Uzaklardan bir ses geldi. Saat sesi gibiydi ama saat yoktu. Tiktak değildi; daha çok zamanın kendisinin zorlandığı bir gıcırtıydı. Ardından bir fısıltı dolandı boşluğun içinde. Kime ait olduğu, ne dediği belli değildi; ama bana söylendiği kesindi.

Boşluk dağıldı.

Taşların arasında duruyordum artık. Dairesel dizilmiş, göğe uzanan dev taşlar… Üzerlerinde bildiğim hiçbir simge yoktu. Hayvan yoktu, insan yoktu. Sadece anlamı unutulmuş çizgiler. Binlerce yıl önce kazınmış ama sanki dün bırakılmış gibi keskin, sert kanallar.

Taşı tanıyordum. Daha önce fiziken hiç görmemiştim ama hücrelerimin bir hafızası varmış gibi onu tanıyordum. Elimi uzattım. Parmaklarımın ucunda taşın soğukluğunu değil, sanki bir canlının derisini hissettim.

Parmaklarım taşa değdiği anda yer sarsıldı. Taş bana doğru değil, benden uzaklaşarak devrildi. Gök gürlemesi yoktu ama zihnimin içinde bir fırtına kopuyordu. Çığlıklar yoktu ama binlerce insan bilmediğim bir dilde, aynı anda fısıldıyordu.

Gölgelerin arasında, yalnızca gözlerini görebildiğim bir silüet belirdi karşımda.

Bir çift yeşil göz.

Ama sıradan bir yeşil değildi bu. Güneşte parlayan açık bir ton da değildi, ormanın koyu gölgesini andıran bir renk de… Daha derindi. Sanki taşın içinden süzülen, yosun tutmuş eski bir suyun rengi gibi. Baktıkça derinleşen, insanı içine çeken bir yeşil.

O gözler bana bakıyordu.

Tanıdık bir bakıştı ama nereden tanıdığımı bilmiyordum. İçimde bir şey o bakışı yıllardır biliyormuş gibi sızladı.

Nabzım hızlandı, nefes alışım düzensizleşti. Acı çekiyordum. Karşımdaki silüet de acı çekiyordu. Nedenini bilmiyordum ama acı çekmesine sebep olanın ben olduğumu biliyordum.

Bu o kadar yoğun bir acıydı ki kalbim parçalanıyor gibi hissediyordum. Karşımdakinin benden daha fazla acı çektiğinin de farkındaydım ama hiçbir şey yapamıyordum.

Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Hissettiğim şey benim acımdan çok, yeşil gözlü silüetin acısıydı. Bu dayanılmaz acıyı yaşamasına sebep olduğumun bilinciyle özür dilemeye başladım.

“Özür dilerim…” diye mırıldandım.

Ama sesimi ben bile duyamadım.

Nefes alamadığımı hissettim. Hem kalbimdeki ağrıdan hem de nefesimin daralmasından daha fazla ağlamaya başladım. Yapabildiğim tek şey acizce özür dilemekti.

“Özür dilerim…”

Silüetin gözleri bir an daha üzerimde kaldı. O derin yeşilin içinde kırılmış bir şey vardı. Sanki bana kızgın değildi; sadece çok yorgundu. Dudakları kıpırdadı, sanki bir şeyler söylüyordu ama ne dediğini duymuyordum. Bir adım atıp yaklaşmak istedim. O sırada sanki yer yerinden oynadı.

Taşların arasındaki sessizlik çatladı. Ayaklarımın altındaki zemin ince bir titreşimle dalgalandı; dairesel dizilmiş dev taşlar ağır ağır devrildi. Havada görünmeyen bir gerilim geriliyor, her şey kırılacak bir cam gibi ince bir çizgide tutuluyordu.

Yeşil gözler bir an daha bana tutundu.

Sonra her şey parçalandı.

İrkilerek uyandım.

Bir an nerede olduğumu anlayamadım. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken bilgisayar ekranının solgun mavi ışığı odanın köşelerine vuruyordu.

Birkaç saniye sonra bilgisayar başında uyuyakaldığımı fark ettim. Kalbim maraton koşmuş gibi hızlı atıyordu.Ama beni asıl irkilten şey başka bir şeydi. Yanaklarım ıslaktı. Elimi yüzüme götürdüm. Parmaklarım gözyaşına değdi.

Gerçekten ağlamıştım.

Boğazım yanıyordu; sanki uzun süre konuşmuşum gibi kuru ve ağrılıydı. Nefesimi düzenlemeye çalışırken dudaklarımın hâlâ istemsizce kıpırdadığını fark ettim.O an farkına vardım.Rüyada mırıldandığımı sandığım sözleri gerçekten söylemiş olmalıydım.

“Özür dilerim…”

Kelime dudaklarımdan yine, çok kısık bir sesle döküldü.
Odayı dinledim.Sessizlik vardı.Ama bu kez az önceki boşluğun sessizliği değildi. Duvarları, bilgisayarın fan sesi ve geceye ait olan gerçek bir sessizlikti.
Göğsümde garip bir sıcaklık vardı. Rüyanın bıraktığı bir huzursuzluk değildi bu; sanki içeride bir yerde küçük bir kor parçası unutulmuş gibiydi.Elimi göğsüme bastırdım.Kalbim hâlâ hızlı atıyordu.Ve nedense, o yeşil gözlerin bana hâlâ baktığını hissediyordum.
Yerimden kalkıp sendeleyerek pencereye gittim. Kanadı hızla çekip açtım. Sokaktan gelen uzak korna sesleri ve alt kattaki komşunun televizyon gürültüsü, az önceki o “doğmamış sessizliği” bıçak gibi kesti. Güneş batmak üzereydi. Gökyüzü soluk bir gece için hazırlanıyordu. Ama odamın bir köşesi hâlâ aydınlıktı

Yıllardır ara ara aynı tuhaf rüyalar görüyordum. Her defasında farklı bir ortam, farklı bir fısıltı... Ama o dairesel taşlar hep oradaydı. Bir zamandan sonra bu tuhaf rüyaya anlam aramaktan vazgeçmiştim. Bilimsel bir zihinle kendimi telkin ediyordum: “Sadece okuduğun makalelerin bilinçaltındaki yansıması, Yıldız. Hepsi bu.”
Ama bu yeşil gözlü adam ilkti. Daha önce gördüğümü sanmıyorum. Aslında rüyada gördüğüm silüetin cinsiyetini ayırt edememiştim ama nedense o gözlerin bir erkeğe ait olduğunu biliyormuş gibi hissediyordum.
“Harika,” diye mırıldandım kendi kendime. “Şimdi de bilinçaltım bana gizemli yeşil gözlü adamlar üretmeye başladı. Kesinlikle daha az makale okumalıyım.”

Derin bir nefes alıp pencereyi kapattım ve çalışma masama döndüm. Literatür taraması yaparken açtığım onlarca sekmeyi kapatmaya başladım. Tam o sırada, sağ alt köşede bir bildirim belirdi. Yeni bir mail.

Konu başlığını gördüğüm an, göğsümdeki o kor parçasının parladığını hissettim.

Konu: Taş Tepeler Projesi – Araştırma Ekibi Katılımınız Hakkında

Sayın Yıldız ÇINAR

Tarafımıza iletmiş olduğunuz başvuru dosyanız ve halen yürütmekte olduğunuz prehistorya yüksek lisans çalışmanız, Taş Tepeler Projesi bilim kurulu tarafından incelenmiştir. Erken Neolitik dönem ritüel alanları üzerine odaklanan araştırma konunuzun, Göbeklitepe ve çevresindeki taş yapıların yorumlanmasına katkı sağlayabileceği değerlendirilmiştir...

Mailin son satırlarını okurken dünya etrafımda yavaşladı. “Araştırmacı statüsüyle katılımınız uygun bulunmuştur.” Cümlesini defalarca, kelime kelime kontrol ettim. Bir yanlışlık, bir isim benzerliği, bir tarih hatası aradım. Yoktu.

Gelen sevinç dalgası öyle aniydi ki, bilgisayarı kucağıma alıp ayağa kalkmaya çalışırken sandalyeyi arkaya doğru devirdim. Gürültüyle birlikte odanın kapısı hızla açıldı. Ev arkadaşım Ezgi, elinde bir mutfak havlusuyla içeri daldı.

“Yıldız! İyi misin? Bir şey mi oldu?”

Cevap veremedim. Sadece titreyen ellerimle bilgisayarın ekranını ona doğru çevirdim. Ezgi, kaşlarını çatarak satırları sessizce okudu. Gözleri büyüdü.

“Oha! Taş Tepeler mi? Ciddi misin sen?”

“Evet,” dedim, sesimdeki şaşkınlık yavaş yavaş bir kabullenişe bırakıyordu yerini. “Kabul edilmişim. Gerçekten gitmemi istiyorlar.”

Ezgi bir an bana baktı sonra çığlık atıp boynuma sarıldı. “Biliyordum kızım! Sana dedim, o kadar çalıştın, o kadar makale taradın. Senden iyisini mi bulacaklar? Şuna bak, Necmi Karul bizzat yazmış!”

“Ben... benden ümidimi kesmiştim Ezgi,” diye mırıldandım, hala ekrana bakarken. “Üç ay oldu. Diğerleri çoktan gitti.”

“Demek ki en iyisini sona saklamışlar. Ay hadi, yemeğe çağıracaktım seni zaten, şimdi bu kutlanır! Gel, içeride detayları anlatırsın.”

Ezgi saçlarını savurarak neşeyle odadan çıktı ama ben yerimden kıpırdayamadım. Rehberden danışmanım Mürsel Hoca’nın numarasını buldum. Telefon ikinci çalışta açıldı. Haberi verdiğimde, o her zamanki ağırbaşlı ve ölçülü tonuyla konuştu ama cümlenin arasındaki o babaç gülümsemeyi duydum.

“Bekliyordum,” dedi Mürsel Hoca. “Bu konu seni oraya zaten götürecekti Yıldız. Bazı çalışmalar masada tamamlanmaz. Taşın sesini duyman gerekir.”

Lojistik detaylardan, kendisinin de kısa süre sonra sahada olacağından bahsettikten sonra kapattık. Son olarak babama kısa bir mesaj attım: “Baba, kazı onayı geldi. Urfa yolu göründü bana.”

Telefon ekranını kapattığımda odanın sessizliği yeniden üzerime çöktü. Ama bu kez rüyadaki gibi tekinsiz değildi; yaşayan, genişleyen bir sessizlikti.

Göbeklitepe.

Bu kelime benim için hiçbir zaman sadece bir koordinat ya da bir “mekan” olmamıştı. Okuduğum ilk makaleden, gördüğüm ilk fotoğraftan beri orası bir “hal” gibiydi. Taşlar bana hiçbir zaman sadece mimari birer yapı gibi görünmemişti. Daha çok bekleyen şeyler gibi... Söylenmiş ama yarım bırakılmış, binlerce yıllık bir suskunluk.

Bilgisayarın başına tekrar oturduğumda ekranın köşesinde açık kalan makaleye baktım: “PPN-A Döneminde Sembolizm ve Stilistik Aktarım.” Az önce rüyamda dokunduğum o “anlamı unutulmuş çizgiler” sanki makaledeki teknik çizimlerin arasından bana göz kırpıyordu.

“Kısa süreli,” diye fısıldadım kendi kendime. Sadece bir saha deneyimi. Kendimi buna inandırmam gerekiyordu.

Ama kalbimdeki o garip tanıdıklık hissi, daha önce hiç gitmediğim o toprakların beni çoktan tanıdığını söylüyordu. Not defterimi açtım ve yeni, bembeyaz bir sayfaya o maddeyi ekledim:

— Göbeklitepe saha sezonu hazırlıkları.

Altına başka hiçbir şey yazmadım. Şimdilik bu yeterliydi.

نهاية الفصل

0 تعليق

لا توجد تعليقات على هذا الفصل بعد. اكتب أول تعليق.